Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolKendimin Şarkısı

Brittney Griner'ın karakteri onu kadın basketbolunun en önemli figürlerinden biri yapıyor.

Dün gece ya da ondan öncekinde -hangi gece olduğunu söylemeyeceğim- bir basketbolcuyla tanıştım -hangi basketbolcu olduğunu söylemeyeceğim-. Sevdiği kadınla dokuz yıl önce evlenmişlerdi; memleketlerinde -ülkenin adını kasten saklı tutacağım-, sade bir nikah töreniyle. Dört yıl önce Türkiye’den bir takımla sözleşme imzaladığında, bir web sitesi -hangi web sitesi olduğunu söylemeye iznim yok- bu transferin ‘toplum için oldukça aykırı bir durum olduğunu’ ve ‘genç kızlarımızı ve basketbolumuzu bunlardan korumamız gerektiğini’ yazmıştı.

Dün gece ya da ondan öncekinde -hangi gece olduğunu söylemeyeceğim- eski bir basketbolcuyla tanıştım -hangi basketbolcu olduğunu söylemeyeceğim-. Basketbolu bırakmıştı; çünkü içinde bulunduğu topluluğun ve yaşadığı kampüsün –üniversitenin adını sizinle paylaşmayacağım- onu hiçbir zaman olduğu gibi kabul etmeyeceğini fark etmişti. Kimliğinin bir parçası olarak basketbolu da suçlamış, diğerleriyle birlikte sevdiğini düşündüğü oyundan da uzaklaşmaya karar vermişti. Yaşam öyküsünü kaleme alan koçu -koçun adını söyleyemem- oyuncusu için daima üzüntü duyacağını yazmıştı.

Dün gece ya da ondan öncekinde -hangi gece olduğunu söylemeyeceğim- eski bir basketbolcuyla tanıştım -hangi basketbolcu olduğunu söylemeyeceğim-. Basketbolu bırakmıştı; çünkü belirtilerini gösterdiği hastalık -hastalığın adını kendime saklayacağım- NBA’in tıbbi standartlarına göre ligde oynamasına izin vermiyordu. Üniversitedeyken hikâyesini arkadaşlarıyla paylaşmak istediğinde, asistan koçlardan biri -asistan koçun adını dışarıda tutacağım- ‘kendisi için üzülmeye her gün beş saniye ayırabileceğini’ söylemişti: “Yalnızca beş! Sonra işe koyulma vakti.”

“Sorma, söylemesinler. Söyleme, sormasınlar.”

Amerika’da kadın basketbolunun lise düzeyinde en çok konuşulan ismi olmayı başarmış 2.03’lük Brittney Griner’ın üniversite yıllarını geçirmeyi seçtiği okulun ‘kişisel’ hikâyelere yönelik politikası buydu. Griner ise Baylor Üniversitesi’nin Waco’daki kampüsünden içeri adım attığı gibi ‘kendinin şarkısını’ mırıldanmaya başladı. Neyi söyleyeceğine, kime söyleyeceğine, ne zaman ya da nerede söyleyeceğine kendisi karar verecekti.

Ne var ki ilk sözü Dallas Mavericks’in sahibi Mark Cuban aldı  -alışkanlık edindiği üzere. Çaylak sezonunda bir maçta iki smaç vurarak tarihe geçen, üçüncü sınıftayken tek başına kolej basketbolu coğrafyasındaki takımların her birinden daha fazla blok yapan Griner için draft haklarından birini kullanmayı düşünebileceğini söyledi. Cuban’ın son halkla ilişkiler hamlesi, kadın basketbolunu baştan aşağı değiştirmenin vaatleriyle parlayan büyük bir yıldıza NBA adlı erkek eğlencesinde bir ‘sirk hayvanı’ rolünü teklif ediyordu aslında. Cuban mikrofonların önünde kadınlara sözde fırsat eşitliği sunduğu için caka satacak, diğer yandan Amerikan toplumunun yerleşik cinsiyet kodlarına uymadığı için ilk günden beri öfkeyle (bilinmeyene duyulan öfke) karşılanan Griner’a yaptığı teklifteki açık tahkirle kalabalıkları eğlendirecekti. Kaybetmesi mümkün olmayan bir oyuna girdiğini düşünüyordu.

Aynı gün içinde ESPN’in popüler programlarından birinin Twitter hesabı, izleyicilerini #GrinerNBA etiketinde buluşmaya çağırdı. Birkaç saat içinde burasının insanlığın en karanlık dehlizlerinin bir temsiline dönüşmesi kaçınılmazdı; bolca mizojini (kadın nefreti), yanına biraz transfobi (Londra’da Caster Semenya için hazırlanan şakalar yeniden görücüye çıkmıştı) ve elbette bir tutam ırkçılık.

Testosteron üzerine kurulu Amerikan spor kültürünün içinde bir kadın nasıl soluk alabilirdi? ‘Erkeğin değili’ olarak tanımlandığı toplumun stadyumlarında veya salonlarında, kadının ancak erkeğin evvelden işgal etmediği yerlerde barınabilmesi mümkündü elbette.

Ronda Rousey gibi eyvallahı olmayan, müdanasız, kısaca ‘delikanlı’ kadınların bir şansı olabilirdi belki. Babalar, çocuklarının odalarında böyle kadınların posterlerini görmeye katlanabilirdi. Ama onlar daha ziyade Anna Kournikova gibilerini tercih ederdi; yani bir kadının spor yapma kararına meşruiyet kazandıracak tek özelliği haiz olanlara.

Bu iki makbul kadın sporcu profilini belli ölçülerde harmanlamayı becerebilen Lolo Jones gibi tek boynuzlu atlar ise sponsorlar tarafından gül bahçelerine bir anahtarla ödüllendiriliyorlardı.

‘Erkekleşen kadınlar’dan şikâyet edenler sadece Amerika’da yaşamıyordu elbette; gazetedeki köşelerinden “Kadınlık, olimpiyat oyunlarında ölüyor” diyerek dünyadaki tüm kadın hakları aktivistlerini ayağa kalkmaya çağıran erkekler her yerdeydi. Neden sonra Griner da sohbete katılmaya karar verdi: “Sanırım başımın çaresine bakabilirim. Deneme idmanları ne zaman?”

Bu tepkiyle birlikte anlatının yönü de değişti. Yukarıdaki soruları merkeze alan makaleler peşi sıra gelmeye başladı. Erkeklerin ciddiye almaya değer bulmadıkları ‘sporda cinsiyet ayrımı’ tartışmalarında ‘erkeğin fiziksel üstünlüğü’ hipotezlerini çürütüp çevresel faktörlerin rolünü vurgulayan bilimsel verilerin güçlendiği fark edildi. İnsanlık henüz karanlık dehlizlerden tamamıyla kurtulamamıştı ama elinde bir ışıkla onları dışarı çağıranların sayısı hiç de az değildi. Ortaya çıkmaları için Griner’ın bir şarkı mırıldanması yeterli olmuştu.

Bu okulda basketbolcuların kendileri için üzüntü duymalarına gerek yoktu. Çünkü bu da koçların görevleri arasındaydı. Brittney Griner, Waco’daki dört yılı boyunca koçluğunu yapacak Kim Mulkey ile ilk görüşmesinde eşcinsel olduğunu söylemiş, bunun bir sorun yaratmayacağını duyduğunda rahatlamıştı. Griner kendini kampüse geri dönüşü olmaksızın bağladığında, Mulkey de ilk görüşmelerinde koyduğu virgülün devamını getirebilirdi: “Yine de bunu kendine saklasan iyi edersin.”

Amerikan taşrasındayız. Sizi “Kilise için, Teksas için” sözleriyle karşılayan Baptist bir üniversite. Griner, içeride onu bekleyenin ne olduğunu gözden kaçıracak kadar iyimser olamazdı; farklılıkların kutlanmadığı, bilakis lanetlendiği bir topluluk. Her ne olursa olsun, çevresindekilere karşı ilk günden itibaren dürüst olacaktı. 2010’da saha içinde rakibine attığı gaddar bir yumruktan ya da 2015’te yolunda gitmeyen bir evlilikten sonra yaptığı gibi, şayet kendini savunmak zorunda hissetmiyorsa kendini savunmayacaktı.

2013’te, cinsel kimliğini dünyayla da paylaşma zamanının geldiğine karar verdi. #GrinerNBA etiketinin yerini, sadece birkaç hafta sonra #GrinerOut etiketi almıştı.

Ülkenin bir numaralı kolej basketbolcusunun, WNBA seçmelerinin birinci sırasının müstakbel sahibinin açılması büyük bir haber olmalıydı. Tepkiler, bunun haber değeri taşımadığını düşündürse de… Griner’ın eşcinselliğinin gökyüzünün maviliği kadar açık ve berrak olduğunu söylediler. Sahi, kadın basketbolcuların yüzde kaçı eşcinseldi? Bunu açıklamasına gerek var mıydı? “Biz sahada yaptıklarınla ilgileniyoruz” korosu da çok geçmeden olay yerindeydi.

Jason Collins açılmışken, hiçbir derginin ya da gazetenin #GrinerOut haberine ilgi göstereceği yoktu. Sporunun zirvesindeyken açılan bir kadın, emeklilik eşiğinde 12. oyuncu olarak iş bulmaya çalışan bir erkeğin açılmasının gölgesinde kalmalıydı. Eşcinsel bir erkeğin cesareti, ayakkabının içine kaçan taş gibi rahatsız edebilirdi toplumun dinamiklerini.

Eşcinsel bir kadının hikâyesinden ise bir devrim çıkmazdı.

Griner’ın açılma kararından itibaren mücadelesini yeni bir platforma taşıdığını, artık homofobiyle baş ettiğini düşünebilirdiniz. Gelgelelim eski düşmanı mizojini hâlâ yanı başındaydı. Elindeki megafonu büyütmeye çalışıyor, henüz 23 yaşında bir biyografi yazıyordu. Kitap boyunca neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğine onun yerine karar veren, mahremiyet çizgilerini kırmızı kalemle çeken ‘toplumsal tiplerin’ basmakalıp yargıları ile modern bir Holden Caulfield cüreti göstererek dalga geçiyor gibiydi. Kolej kariyeri boyunca homofobik bir ortamda, homofobik bir koçla yaşadığını söylüyor ama eklemeden duramıyordu: “Seni sandığından daha fazla seviyorum, Kim.”

Isaiah Austin, Marfan Sendromu nedeniyle NBA hayaline veda etti ve yeni bir hayal kurdu. Bunu Baylor Üniversitesi’nin basketbol operasyonlarından sorumlu asistan koçu Tim Maloney’ye karşı gelerek hikâyesini herkesle paylaştığı gün başarmıştı belki. Birkaç gün sonra kendisi gibi sağ gözü görme yetisini yitirmiş, beş yaşındaki Carter’la tanıştı. Carter’a, insanların yaklaşımının normal olduğunu, ilk günlerde aynısının onun da başına geldiğini anlattı. Ve dünyada milyonlarca Carter olduğunu fark edip eline bir megafon geçirdi.

Emily Nkosi’nin yolu da aynı okuldan geçmişti. Eski koçu Kim Mulkey’nin yaşam öyküsünde “Emily için daima üzüntü duyacağım” satırlarına rastladığında, onu haksız çıkarmak için harekete geçti ve OutSports.com’da yeni hayatıyla ilgili bir mektup yayınladı. Tek pişmanlığının LGBTİ topluluğunun Waco’daki kahramanı olabilecekken susmayı tercih etmesi olduğunu söylüyordu: “Brittney ile gurur duyuyorum. Eşcinsel intiharlarının bu kadar yoğun olduğu bir toplumda birilerine yalnız olmadıklarını hissettirmek inanılmaz derecede cesur bir şey.”

Ve Ann Wauters… 2012’de Galatasaray’a transferi sonrasında, basketfaul.com adlı bir web sitesinde, eşi Lot Wielfaert ile beş yıllık evliliği bir nefret suçuna konu edilmişti. Wauters, geçenlerde Galatasaray ile yeni bir sözleşme imzaladı. Aşklarını tarif etmeye çalışırken korkusundan dili bağlanan ve iki kadının birbirini sevmesini ancak ‘doğa dışı organizasyonlar’ şeklinde tanımlayabilenlerin memleketine geri döndü ve hikâyesini yazmaya, şarkısını mırıldanmaya devam edecek.

1998 yılında Billy Bragg ve Wilco grubu, Woody Guthrie’nin yayınlanmayan şarkı sözlerini birer besteye dönüştürdüler ve Mermaid Avenue albümünde topladılar. Guthrie’nin yalnızca çağdaşı olan insanın acılarını, düştüğü durumları ayrıntılandıran bir sanatçı olmadığını, bununla birlikte kendi içinde olan biteni aydınlatan ‘kendinin şarkılarını’ da yazdığını hatırlatma amacındaki albümü, Walt Whitman’ın Yeğeni adlı bir parça açıyordu. Eduardo Galeano’nun deyişiyle, ışıltılı çıplaklığa şarkılar söyleyen büyük şair Walt Whitman’ın yeğeni. Hangi yeğeni olduğunu size söyleyemeyeceğim; çünkü Guthrie de bilmiyor.

“…Ama geri kalan şiirlerinde, hatta özel günlüklerinde ‘his’ diye geçen kısımları ‘her’ olarak düzeltti, bir erkeği düşündüğünde onu kadın olarak kaleme aldı. (…) Hayatta kalabilmek için kendisini gizlemekten başka çaresi yoktu. Hiç olmadığı halde altı çocuğu varmış gibi yaptı, kadınlarla aslında asla yaşamadığı maceralar uydurdu ve kendisini, kusursuz genç kızlarla bakire çayırlardan bahsederek Amerika’nın erkekliğini cisimleştiren, sakallı sert adam olarak gösterdi.”

*Bu yazı ilk olarak Socrates’in Mart 2016 sayısında yayımlanmıştır. Eski sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler