Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

Diğer SporlarOlgunluk Çağı

Judd Trump yıllardır beklenen dünya şampiyonluğuna sonunda ulaştı. Üstelik bunu yaparken, snooker'ın nasıl daha da değişebileceğine dair fikirler verdi...

Bir yıldızın doğuşuna tanıklık etmek hep özeldir. İnsan istemsiz bir heyecana kapılır. Fikirler söylenir, tahminler yapılır, “Gelecekte şunları şunları kazanacak” denir. Tahminlerin bazıları tutar, bazıları ise karşılanamamış beklentiler olarak hafızanın derinliklerinde kaybolur. Fakat gelecek ne getirirse getirsin artık bir hikâyenin parçası olunmuştur. Ben de 2011 ilkbaharında Judd Trump’ın yolculuğuna tam bu şekilde dâhil oldum. 21 yaşındaki süper yetenek, sezonun dünya şampiyonası öncesi son durağı olan Çin Açık’ta yaptığı acayip işlerle hem beni hem de birçok snooker severi takipçisi hâline getirdi.

Marco Fu, Peter Ebdon, Shaun Murphy ve Mark Selby gibi kurt rakipler karşısında gelen ikna edici galibiyetler, üst düzeyde tecrübesiz Trump’ın Çin’den ilk sıralama turnuvası şampiyonluğuyla dönmesi demekti. Ama bu performansı muadil sayılabilecek diğer ilk zaferlerden ayıran bir detay vardı. Zira Trump, snooker masasının üzerinde, yıllar boyunca mesai harcayan profesyoneller tarafından belirlenmiş limitlerle alay edercesine oynuyordu. Mesafe tanımaksızın gördüğü en küçük pot fırsatını dahi deneyip çoğunda başarılı olmasının başka açıklaması yoktu. Bu, yepyeni bir yaklaşımdı.

Snooker, oyunun durağan yapısı nedeniyle heyecan verici figürlere diğer sporlardan biraz daha fazla ihtiyaç duyar. Dolayısıyla atak karakterli oyuncular hep daha göz önünde olur. Trump da bu kontenjanın en güncel üyesi olarak, epeyce beklentiyle birlikte 2011 Dünya Şampiyonası’na geldi. “Eğer burada iyi oynamazsam Çin’deki zaferim insanların gözünde sadece şanslı bir haftadan ibaret olur” açıklamasıyla kafasındakini anlatıyordu. Yine benzer bir snooker ortaya koyacak, yine limitleri sonuna kadar zorlayacaktı. Zaten ilk turda son şampiyon Neil Robertson’ı mağlup ettikten sonra da finale kadar arkasına bakmadı.

2011, Judd Trump’ın kariyerini tümüyle değiştiren sene oldu.

Judd artık birkaç ay önce hayalini dahi kuramayacağı yerde, Crucible Tiyatrosu’nda kupa maçındaydı. Karşısında ise dördüncü dünya şampiyonluğunu arayan John Higgins vardı. Birçok snooker otoritesi tarafından “Tarihin en iyi maç oyuncusu” olarak lanse edilen İskoç efsane, Trump’ın çılgın oyununu çabucak kontrol altına almayı başardı. Epey süre geriden takip ettiği maçı 18-15’le kazanırken, genç rakibine de uzun mücadeleleri nasıl oynaması gerektiği konusunda kıymetli bir ders veriyordu. Sonuca rağmen Trump’ın yüksek kapasitesi Higgins’i fazlasıyla etkilemişti. Karşılaşma sonunda; “Bu daha önce görmediğimiz türden bir snooker” diyerek ona hak ettiği payeyi verecekti.

***

Judd Trump’ın oynanabildiğini herkese gösterdiği seviye aslında snooker’ın yıllar içinde geçirdiği evrimin bir tezahürüydü. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, sonraları ‘oyunun babası’ olarak anılacak Joe Davis tarafından modern snooker’a dair ilk adımlar atıldı. Davis’in kaleme aldığı How I Play Snooker? isimli kitap, sporun gelecekte gideceği yöne dair önemli sırlar taşıyordu. Özellikle de hücum snooker’ı ve skor üretimi hususunda kalite sürekli olarak artış gösterdi. Yetmişlere gelindiğinde sporun en dominant figürü, çok iyi bir pot oyuncusu ve taktisyen olan Ray Reardon’dı. Fakat Galli Reardon hiçbir zaman gereğinden fazla riske girmez, seyircilere müthiş bir temaşa sunmazdı.

Bu atmosferde ortaya Kuzey İrlandalı Alex Higgins çıktı. Aynı dönemde vatandaşı George Best’in yeşil sahalarda gösterdiği asi tavrı birebir yeşil çuhanın üzerine taşımıştı. Karizmatikti, umursamazdı, çok yetenekliydi ve sadece canı istediğinde oynardı. Higgins’in snooker’a en büyük katkısı başlattığı algı değişimi oldu. Geçmişte pub oyunu olarak görülen bilardo türü, yavaş yavaş Britanya’yı popülaritesiyle kasıp kavuracak bir spora dönüşmekteydi. Seksenli yıllarda zirveye çıkan şöhretin sacayaklarından bir diğeri olan Steve Davis, “Alex bu oyunu hiç izlemeyecek birçok insanda merak uyandırdı ve spot ışıklarını üzerimize çevirdi” sözleriyle Higgins etkisini anlatacaktı. Oyun tarzı ise o döneme dek pek rastlanmamış ve hatta çılgınlık olarak yorumlanabilecek pot denemeleri içeriyordu. Gençler onu izleyecek, hayran olacak ve spektaküler oyununu kopyalamaya çalışacaktı.

Higgins tarzı snooker ekolünü takip edenlerin en ünlülerinden biri Jimmy White’tır. Hem becerisi hem de karizmasıyla idolünü aratmayacak olan solak yıldız, arkasından gelen jenerasyonları etkileme konusunda da ondan geri durmadı. White tıpkı Higgins gibi mükemmel potlar yapıyor ama bunun yanında isteka topunu daha iyi kontrol ederek skor kapasitesini arttırıyordu. Gençliğinde White’a gıpta eden ve sonraları o seviyenin de ötesine geçen Stephen Hendry ise seri inşası konusunda standartları maksimize eden isim oldu. Spor yazarı Ben Dirs; BBC için kaleme aldığı bir makalede, İskoç yıldızın sporuna olan etkisini Babe Ruth’un 1920’lerde beyzbolu nasıl değiştirdiğiyle kıyaslıyor. Öyle ki günümüzde oynanan, Ronnie O’Sullivan’ın sürati ve akıcılığıyla en üst düzeye erişmiş “tek ziyaret snookerı’nın” gelişimine Hendry’den fazla katkı veren olmadı.

***

Peki 2011’deki çıkışından başlayarak ortaya koyduklarıyla birlikte, Judd Trump bu tarihsel denklemin neresinde duruyor? Bu soruyu cevaplamadan önce Judd’ın kariyerini iki parça hâlinde değerlendirmemiz gerekli. 2005’te profesyonel olduktan sonra turda geçirdiği ilk 10 seneye baktığımızda, gözü kapalı şekilde her şeye hücum eden bir oyuncu profiliyle karşılaşıyoruz. “Yaramaz Snooker” olarak bizzat kendisi tarafından isimlendirilen bu oyun stili ona şampiyonluklar kazandırdı. Ancak hayalindeki en büyük kupanın, yani dünya şampiyonluğunun gelmesi yolunda hiçbir zaman yeterli olmadı. O da kendisini son birkaç yılda gayet sancılı ve başarıdan uzak geçen bir dönüşüm sürecine soktu. Eski oyunundaki güçlü yönleri elinde tutarak, bazen aşırıya kaçan cesaretini törpüledi. Bunu da “Artık bambaşka bir oyuncuyum, eski hâlimi bilenler muhtemelen beni tanıyamayacaktır” şeklinde anlattı.

Judd Trump’ı bir oyuncu profili olarak tarihsel referanslara dayanarak da değerlendirmek mümkün. Pot konusunda Alex Higgins kadar usta, Jimmy White benzeri bir isteka kuvvetine sahip, Stephen Hendry kadar agresif ve Ronnie O’Sullivan gibi seri inşa ediyor. Üstelik geçirdiği değişimin ardından, oyunun taktiksel tarafında da en iyilere kafa tutacak seviyeye ulaştı. Yani snooker stilinde tarihteki her büyük oyuncudan bazı izler bulmak mümkün. Onun amacı ise daha da ileri gitmek ve masa üzerinde kendisinden önce kimsenin çıkmadığı bir standarda ulaşmak. Bu konudaki en büyük rakibi idolü ve ilerleyen yaşına rağmen hâlâ dünyanın en iyi oyuncusu olan Ronnie O’Sullivan. Önündeki en ciddi engel de geçmişte belini büken istikrar problemleri.

Trump, dünya 1 numarası koltuğunu idolü Ronnie O’Sullivan’dan devraldı.

***

Kısa bir süre önce geride bıraktığımız 2018-19 snooker sezonu, Judd Trump’ın kariyerindeki en istikrarlı performanslar bütününe sahipti. Kuzey İrlanda Açık, Masters ve World Grand Prix turnuvalarında şampiyon olarak yaptığı dönüşümü artık tamamlamış olduğunu herkese gösterdi. Özellikle de Ronnie’yi 10-4’lük ezici bir skorla mağlup ettiği Masters finali, büyük rakibine karşı şimdiye dek oynadığı maçların en şaşaalısıydı. Tüm bu başarıların arka planına baktığımızda ise masada yapılan taktiksel değişikliklerin ötesinde bir şey daha görüyoruz.

Sık sık seyahat edilen bireysel sporların hemen hepsinde sporcunun yalnızlığı üzerine konuşulur. Bir ülkeden diğerine, otel odaları arasında mekik dokumak ilk anda kulağa keyifli gelse de zamanla cazibesini yitiren bir şey. Snooker oyuncuları da yılın birkaç ayını kapsayacak süreyi Uzakdoğu’da, kalan bölümün çoğunu da Britanya içinde dolaşarak ya da Avrupa’nın diğer bölgelerinde geçiriyor. Geçmişte bunun ne kadar yıpratıcı olduğunu bir başka snooker profesyoneli, Mark Allen’dan dinleme şansımız olmuştu. Allen, evden ve ailesinden uzakta geçirdiği günler sonunda depresyonla dahi mücadele etmişti. Ona göre, profesyonel bir snooker oyuncusu olmanın en zor yanı yalnızlıktı. Judd ise bu melankolik olabilecek ruh hâlinden akıllıca bir hamleyle sıyrıldı.

Ailesine olan düşkünlüğünü her fırsatta dile getiren yıldız, sezon boyunca eski bir snooker oyuncusu olan kardeşi Jack ile birlikte seyahat etti. Bu ekipleşme, onun daha çok antrenman yapmasını ve maçlar arasındaki vaktini daha verimli kullanmasını da sağladı. Masters şampiyonluğu sonrası BBC mikrofonlarına yaptığı açıklama zaten formülün ne kadar iyi işlediğinin bir göstergesiydi: “Antrenmanda topları Jack diziyor ve ona karışmıyorum. Bana kalsa tüm gün pot yaparım. Ancak o güvenli ve uzun vuruşlara da çalışmama olanak verecek dizilimler yapıyor. Bu sistem en iyi oyunumu ortaya çıkarttı.”

***

Yazının hemen başındaki ilk büyük zaferinden başlayarak, yıllar içinde en iyi oyununu oynayan bir Trump’ın ne denli güçlü olabileceğini parçalar hâlinde gördük. Ancak bu seviyeyi John Higgins’le karşılaştığı finalden beri Crucible sahnesine taşımayı başaramamıştı. 2011’den beri dünya şampiyonası karnesi hayal kırıklıklarıyla doluydu ama 2019 geri dönüş senesi olacaktı. Şampiyona öncesi gözlerin arka arkaya üç turnuva kazanan Neil Robertson ve dünya 1 numarası Ronnie O’Sullivan’ın üzerinde olması da ekmeğine yağ sürdü. Judd, kendisini çok baskı altında hissetmeden ve sadece ilk turda bir miktar zorlanarak tekrar finale yürüdü. Kaderin cilvesi, rakip yine tanıdık bir yüzdü. Son maç John Higgins’ten rövanşı almak anlamına gelebilirdi.

2019 Crucible finalinin senaryosu 2011’dekinden son derece farklı olacaktı.

Higgins cephesinden bakıldığında da durum bambaşkaydı. Sekiz yaş almıştı, en vasat sezonunu geride bırakmıştı ve Crucible’da düşe kalka finale gelirken fazlaca yorulmuştu. Üstüne üstlük rakibi artık geçmişte karşılaştığı her pota giden, ilginç saçlı toy çocuktan fazlasıydı. Olgunlaşmış, bu tip dev maçları oynama konusunda rüştünü herkese ispatlamıştı. Tüm bu bileşenler ortaya tek taraflı bir final çıkarttı ve Judd, 29 yaşında en büyük emeline ulaştı. Maçtaki seviyesi hakkında en ciddi fikri veren şey ise 18-9’luk skorla yenilen Higgins’in de fırsat bulduğunda gayet iyi oynamış oluşuydu.

Sonuç 2011’den farklıydı ama manzara değildi. Yine alkışlar ve övgüler Judd Trump’a gidiyordu, hatta bu kez yanlarında bir tane de kupa vardı. Yılların baskısı bitmiş, büyük beklentilerin içi sonunda dolmuştu. Bu hem onun hem de inişli çıkışlı hikâyesinin tüm takipçileri için tam anlamıyla bir mutlu sondu. Bir yandan da, günün birinde en büyükler arasına girme yolunda atılmış ilk adım…


*Bu yazı Socrates’in Haziran 2019 tarihli 51. sayısında yayımlanmıştı. Tüm sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

 

İlginizi çekebilecek diğer içerikler