Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

Genelİlham Perisi

Eda Erdem Dündar, Avrupa ikincisi milli takımın kaptanı, yıldızı ve ateşleyici gücüydü. Gururlu ve hırslı şekilde yeni sezona hazırlanan tecrübeli isim, Socrates'e konuşmuştu.

Bu yazı ilk olarak Socrates’in Ekim 2019 sayısında yayımlandı. Tüm sayılarımıza bu adresten ulaşabilirsiniz.


Kalamış’ta yağmurlu bir sabah. Fenerbahçe Opet ile yeni sezon hazırlıklarına başlayan Eda Erdem Dündar, kocaman gülümsemesiyle karşımızda. Socrates’e verdiği son söyleşiden bu yana değişen çok şey oldu. Eda, Türkiye’nin gümüş madalyayla tamamladığı 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda ‘En İyi Orta Oyuncu’ seçildi, Ankara’daki şampiyonanın en özel performanslarından birini ortaya koydu, tribündeki ve ekran başındaki milyonlarca insana ilham verdi. Değişmeyen şeyler de vardı: İçtenliği, nezaketi ve heyecanı…

Kamptan başlayalım. Turnuva öncesi neler konuşuyordunuz? Hedefler neydi?

Ankara’da oynayacağımız için heyecanlıydık. Gruptaki en zorlu rakip olarak Sırbistan’ı görüyorduk. Amacımız seyircilere güzel bir voleybol izletmekti. Hedef madalyaydı ama hazırlık döneminde iyi bir voleybol oynamıyorduk. O yüzden öncelik takım voleybolunu geliştirmekti. Turnuva yaklaştıkça heyecan arttı, “Başlasın artık, çok kamp yaptık” demeye başladı herkes.

Bu takıma hep jenerasyon geçişi takımı dendi. İlk günden itibaren lider olacağınız konuşuluyordu. Daha farklı bir sorumluluk hissettiniz mi?

İki senedir yeni bir jenerasyonla oynuyoruz. Dolayısıyla bana büyük sorumluluk düşüyor. Ama bu işi keyifle yaptığım için şikâyet etmiyorum. Kızlar zaten yetenekliler, başarıya açlar. Adaptasyonda zorlanmadık. Antrenörümüz Giovanni (Guidetti) de oyuncularını sonuna kadar zorlamayı seven bir isim. Kızları da en iyiye ulaşmaları için zorladı.

Sıçrama yapmak istiyorsanız milli takım en önemli arena. Genç arkadaşlarımız da bunun değerini anladı. Yani nesil geçişinde zorlanmadık. Sadece kritik yerlerde sıkıntı çektik. Zira stresle başa çıkabilmek, o dakikalarda en üst seviyede performans verebilmek birçoğu için endişe kaynağıydı. Normal bir şey bu, çoğu genç arkadaşım kulüp takımında süre bulamıyor. Ama oynadıkça, motive oldukça, tecrübeli takım arkadaşlarını dinledikçe değişmeye başladılar.

Şampiyonada bizim için kilit ifadelerden biri buydu, takım voleybolu. Her maç başka bir oyuncu öne çıktı ve geniş kadrodan katkı aldık.

Bence biz turnuva içerisinde takım olmayı başardık. Bir şansımız da kuraydı. Kolay bir takvimle, Yunanistan maçıyla başladık. Gruptaki son maçımız olan Sırbistan’a gelene kadar oyun ritmimizi oturttuk. Bir gün bir oyuncumuz öne çıktı, diğer gün başkası…

Guidetti de geniş rotasyon kullandı bu serüven içerisinde.

O da ideal altıyı bulmaya çalışırken zorlandı. Birçok pozisyonda kararsızlık hissetti. Ama bana göre dönüm noktası Hırvatistan maçıydı. Kaybetseydik yıkılırdık ki setlerde 2-1 geriye düştük, o anki duygularımı anlatamam. Üç sene önce Fenerbahçe formasıyla Eczacıbaşı karşısında altın set oynamıştık, aynı duyguları hissettim. Birçok soru dolaşıyordu kafamda, “Nasıl bakabiliriz bu seyircinin yüzüne” gibi… Ama toparladık, iyi sayı alan biri gelip morali bozuk olan arkadaşına omuz verdi. Herkes “Belki bugün hücum yapamıyorum ama manşetimle, defansımla yardımcı olabilirim” demeye başladı. Tie-break ile 3-2 kazanınca da gerisi geldi…

Çeyrek finalde Hollanda karşısına çıktık. Hırvatistan sonrası takım arkadaşlarımda ciddi bir özgüven gördüm. Turnuva başında rastlamadığım türden bir özgüven. Bir yandan herkes o kadar dikkatliydi ki… O maçı 3-0 alacağımızdan emindim. Evet, Hollanda son iki Avrupa şampiyonasında final oynamıştı, harika bir kadroya sahipti ama yenebiliriz diyorduk. Akabinde son dörde kaldık ve Polonya ile eşleştik. İlk saniyeden itibaren seyircinin onları etkilediğini gördüm, oyunumuz da Polonya’yı ritimden çıkardı.

Ters gelmesi beklenen takımlardan biriydi Polonya…

Aynen öyle. Pasörleri çok iyi, hızlılar, pasör çaprazları kuvvetli, ortaları iyi, köşede de etkililer. Çok ciddiye aldığımız bir ekipti. Bir klişe vardır ya rakip seçmek diye, biz eskiden öyleydik. Lakin bu turnuva herkesi ciddiye aldık. Yunanistan, Finlandiya, Bulgaristan… Nitekim Polonya. Ama iyi başlayınca gerisi geldi. Çok güçlü servis attık, savunmamızı iyi kurduk. Mesela pasör çaprazları top öldüremedi, kızı oyuna sokmadık.

Hollanda’ya geri dönersek… Onların da rakip olması bekleniyordu ama çok hata yaptılar. Guidetti etkisi olabilir mi?

Eski takımı ve oyuncuları. Eski koçunuza, özellikle de Giovanni gibi birine karşı oynadığınızda stres olabiliyorsunuz. Ritim bulmalarına izin vermedik. Her şey kuvvetli servislerimizle başladı, akıllı hücumlar yaptık. Kilit neydi? Plaselerimiz… O maça hazırlanırken taktiğimiz buydu, köşe oyuncularımıza plase atmaları söylenmişti.

Ki voleybolumuzda az tercih edilir…

Neden az tercih ediliyor, ben de anlamıyorum. Çünkü plase, bazı anlarda çözüm getirir size.

Tekrar serüvene dönelim. Final maçı öncesi atmosfer nasıldı?

“Vay be, final oynuyoruz!” demeye başladık uyanınca. 16 seneden sonra bir ilk. O sabah kızları hiç stresli görmedim. Onlara çok da fazla bir şey demek istemedim. Bazen havayı koklamanız gerekir. Çünkü kimi zaman bir şey söylediğinizde gençlerin ritmini bozarsınız, bir anda “Büyük sorumluluğum var. Ne yapmalıyım?” demeye, gerilmeye başlarlar. İyi idman yaptık, ısınma ânından itibaren herkeste hoş bir hava vardı.

İlk seti kazanmamız da bu havayı katladı ama maalesef ikinci ve üçüncü sette bocaladık. Neyse ki dördüncü seti müthiş bir geri dönüşle aldık. Son sette maç o kadar bize geldi ki… Defalarca… Ama işte spor basit hataya izin vermiyor. Hele ki Sırbistan’a karşı oynuyorsanız. 9-6’da sahamıza düşen topla ben bizdeki şansın filenin öbür tarafına gittiğini düşünüyorum.

O an aklınızdan neler geçti?

“Bu hata burada olmamalıydı” dedim. 9-7 oldu evet, yine şansımız vardı. Ama rakip Sırbistan. Harika servisler attılar, iyi manşet alamadık, oyunumuzu kuramadık. Maçtan sonra kahrolduk. Ama bir yandan ne kadar önemli bir iş başardığımızı biliyorduk. Şampiyona biteli çok oldu ama öyle geri dönüşler alıyoruz ki. “Bizim için kazandınız” diyenler, çocuklarına örnek olduğumuzdan söz edenler, Türk kadınını ne kadar iyi temsil ettiğimizi belirtenler… Bunlar da kaçan altın madalyanın tesellisi. Reytinglerde birinci çıkmamız mesela, voleybol adına müthiş gurur. Markete gidiyorum, “Sizi izledik” diyorlar.

Peki sonra finali tekrar izlediniz mi?

Tie-break’i izledim. 9-6’yı… Ama ancak maçtan iki gün sonra. Garip bir his zira zamanı geri alamıyorsunuz. Seyrederken kendinizle konuşuyorsunuz. Keşke bunu yapmasaydım, şunu yapmalıydım ama nafile. Her şey geçmişte kaldı.

Soyunma odasında neler konuşuldu? Karşılaşma öncesi pek bir şey söylemediğinizden bahsetmiştiniz.

Peki ya sonrasında?

Kızlara “Helal olsun, harika mücadele verdiniz” dedim ve şunu ekledim: “Biliyorum, üzgünsünüz ama ben 32 yaşındayım, sizin önünüzde uzun bir gelecek var. Altın madalyaya uzanacaksınız.” Giovanni de başarının beklentilerin üstünde olduğundan bahsetti. Favori gösterilmemek bir yandan da olumlu etki yapmıştı. İyi oynayabiliriz, neden olmasın düşüncesine girmiştik. Giovanni de “Turnuva öncesi insanlara Türkiye-Sırbistan finali olacak desek inanmazlardı. Yani üzülmeyin. Bir ay öncesine göre çok iyi voleybol oynayan bir Türkiye var ama işimiz bitmedi. Olimpiyat elemelerini geçmeliyiz” dedi.

Finale dair etkileyici taraflardan biri şuydu: Biz finallerde dağılmaya alışık bir ülkeyiz. 2-1’ken dördüncü sete Sırbistan iyi başlamıştı. Ama siz geri döndünüz. Belki insanlar son setin harareti yüzünden o bölümü unuttu ama geri dönüş de değerliydi…

Hatırlıyorum dördüncü seti. Gerideydik ama Giovanni değişiklikler yaptı, Ebrar’ı (Karakurt) aldı. Arada böyle bir değişiklik lazım oluyor. Sonuçta önceki hatana takılı kaldığın zaman bazen devamını getiremiyorsun. Genç bir takım olmanın bir başka eksi yanı da bu. Çok inişli çıkışlı voleybol oynuyoruz. Mesela rakiplerimiz… Bir çizgileri var, bunun altına inmiyorlar, bazen üstüne çıkıyorlar. Bizim de öyle olmamız lazım. İstikrar yakalamamız gerekiyor. O yüzden genç arkadaşların kulüplerinde oynaması değerli. En nihayetinde bu stresi oynaya oynaya aşarsınız. Mesela dördüncü set büyük tecrübeydi. Her maç bazı dönüm noktaları vardır. Biri kritik blok yapar, havayı değiştirir. Dördüncü sette de birkaç an vardı. Şeyma (Ercan) blok yaptı, ben yaptım, Ebrar girdi, art arda iyi şeyler geldiğinde rüzgâr bir anda arkanızdan esmeye başlıyor.

Bahsettiğiniz çizgi de kritik. Sırbistan’ı izlerken rollerin ne kadar iyi dağıldığını görüyoruz. Bizim ise o inişli çıkışlı olma hâlimiz turnuvadaki özetimizdi.

Sırbistan, Hollanda, Polonya, İtalya… Çizgileri belirli. Biz bunda biraz zorlandık. O yüzden de tüm takımı kullanmak avantaj oldu. Bazen sürekli değişiklik sizi zorlar. Ama bu turnuvada derinlik bizim gücümüz oldu. Oynayan her oyuncu farklı bir enerji ve katkı verdi. Neticede inanılmaz bir seyircinin önünde oynuyorsunuz, Avrupa voleybolunun en iyileriyle karşı karşıya gelmişsiniz. Herkes bunun bilincindeydi. O gün yedek kalan bir oyuncu bu tercihi motivasyon olarak kullandı ve idmanını ona göre yaptı.

Bireysel olarak performansınızı nasıl analiz edersiniz? Bir orta oyuncu olarak pozisyonunuza göre ciddi skor katkısı yaptınız, bir pasör çaprazı gibiydiniz…

Kariyerimdeki en iyi turnuva, açık ara. En keyif aldığım, en oyunda hissettiğim… Taktiksel avantajım şuydu: İyi toplar geldiğinde orta oyuncu ağırlıklı oynayan bir ekibiz. Bir de kamp döneminden itibaren şunu düşündüm: Ne yapmalıyım, takımın nerede bana ihtiyacı var? Çoğu maçta en skorer çıktım ama bunun sebebi bireysel hedeflerim değildi, ihtiyaçtı. Mutluyum çünkü takımıma yardımcı olabildim.

Fenerbahçe’ye geleli 11 yıl oldu, burada kaptan oldunuz, bir simge hâline geldiniz. Ve bireysel anlamda hep yeni özellikler kattınız kendinize. Şimdi pasör gibi pas atabiliyor, libero gibi top karşılayabiliyor, harika manşet alabiliyorsunuz. Bunu nasıl başardınız?

Voleybola başladığım yıllarda bizim takımda libero yoktu. O yüzden herkes defans yapıp manşet alıyordu. Her pozisyonda oynadığım bir altyapı sürecinden geçtim. Aslında dört numaraydım, köşe oyuncusuydum. Hâlâ sorsalar köşe oynamak isterim ama voleybol kariyerimi orta oyuncu olarak bitireceğim. Beni voleybolla tanıştıran antrenörüm İsmail Şahin, savunmaya ve manşete olan yeteneğimi fark etmişti. Sürekli oyunda kalıyordum. Ön turda hücum yapıyordum, arka turda manşet ve savunma… Zaten amacım hep komple bir oyuncu hâline gelmekti. Mesela antrenörüm “Eda bu maç seni köşe oynatacağım” dese hemen kabul ederim. Biraz da rahmetli Cengiz Göllü’nün etkisi var bu işte. A takıma çıktığım zaman beni pasör çaprazı ve köşe oynatıyordu. Beşiktaş’ta da pasör çaprazı oynuyordum, bunların hepsi bana katkı yaptı. Genel olarak da pas atmayı seviyorum. Bazen pasörler “Topuma karışıyorsun” diye kızıyorlar ama kendimi kaybediyorum.

Bu turnuvada oldu mu?

Yok, Giovanni ikinci topları liberonun atmasını istiyor. Ben de tamam diyorum. Hatta bir maçta önüme düşen topu atmadım, bana kızdı. “E ama onun atmasını istiyorsun” dedim, “Bu topta değil ama” dedi. Başka bir pozisyonda bu sefer pası attım, onda da “Bunu niye attın?” diye sordu. Sonra bıraktım. Ama kulüpte pasları genelde ben atıyorum. Hatta dün idmandaydık, Aylin (Sarıoğlu) alışmış libero olarak pasları atmaya… “Canım” dedim, “Burada pasları ben atıyorum.” Hemen “Tamam Eda Abla” dedi. Sadece hücum ve blok değil, bu sporun her şeyini seviyorum.

Şampiyonaya dönersek… Seyirciden bahsettiniz. Bu atmosfer bir yandan da baskı yaratmıyor mu?

Muhakkak ama ben dolu tribünlere oynamayı seviyorum. Rakip takım taraftarı ya da kendi vatandaşın olsun, fark etmez. Zaten duymuyorsunuz onları, maç içinde kulağınıza gelmiyor. Diğer taraftan enerjilerini hissediyorsunuz. Turnuva genelinde de iyi oynadığımız için rahatladık. Tabii ki genç arkadaşlarımız bu seviyede bir kalabalığın önünde oynamaya alışmadıkları için sorun yaşadılar. Fakat genelde baskıyı avantaja çevirdik. Kızlar hata da yapsa destekleyen bir seyirci söz konusuydu. Örneğin grupta kaybettiğimiz Sırbistan maçı sonrası birçok seyirci “Olsun, güzel iş çıkardınız, üzülmeyin” diyordu.

Psikolojik olarak en zor görünen şey şu: Final setindesiniz, servis kullanıyorsunuz; o servise milyonlarca insanın umut bağladığını bilmek nasıl bir his?

Orada duygular çok yoğun. Tarif etmek zor.

O anda smaç servis kullandığınız toplar da oldu. Ebrar, Hande, siz…

Benim klasik ritüelim var, topu aldığım andan yerime geçene kadar. Ama pozisyon pozisyon antrenör bize söylüyor atmamız gereken yeri. Mesela Sırbistan maçındaki hedeflerimizden biri Brankica Mihajlovic’ti, diğeri de Bianka Busa. Ama bir raddede işler değişiyor. Final setine geldiğinizde antrenör genelde sizi kendinizle baş başa bırakıyor. En iyi servisini at, nereye atarsan at durumu oluyor. Mesela 13-13, final setindesiniz. Orada servisi karşı sahaya atmak çok zor. Çünkü hata yaparsanız maç gidecek. Kolay atarsanız iyi karşılayıp kazanacaklar. Derin nefes alıyorsunuz, kendinize şunu söylüyorsunuz: Topa konsantre ol, kas hafızana güven, hayatın boyunca yaptığın şeyi yap.

Aklınızdan hiç “Ne olursa olsun, şu topu bir karşıya atayım” düşüncesi geçiyor mu?

Bazı anlarda evet, el yakan toplarda… Bu topu ben karşıya atayım, bir şekilde defans yaparız.

Başka pencereden bakalım. 2003’ün Türkiye’de yarattığı etki büyüktü. Takım arkadaşlarınıza bu turnuvanın yaratacağı etkiyi anlattınız mı? Bunun farkındalar mı?

Kazandıkça, seyirci ve medyanın ilgisi geldikçe kızlar gördükleri değeri fark ettiler. Hırvatistan ile Hollanda’yı geçip yarı finale kalınca oynadıkları turnuvanın değerini daha iyi anladılar. Hani neredeyiz, neleri başarabiliriz, madalya alırsak ne olur? Ben çok mutluyum şu an. Çünkü bu şampiyonayı büyük bir özgüvenle kapattık. Kızlar başarının, popülaritenin tadını aldı ve bunun yeni nesle olumlu yansıyacağını düşünüyorum.

Neslihan Demir’le 2003’ü konuşurken şöyle bir örnek vermişti. “Biz akşam ülkenin en büyük yıldızı oluyorduk, geceleri otelde çamaşır topluyorduk.” Sizin gençlerle iletişiminiz nasıldı?

Ben yaşça büyüklerle milli takımı tattım. Öyle olunca ne denilse en iyi şekilde yapmaya çabalıyorsunuz. Şimdiki jenerasyon daha rahat. Çok fazla para kazanabiliyorlar; olanaklar geniş, antrenöründen salonuna… Her şey 2003’e göre belki üç, belki beş kat daha iyi. Ben onlara da “Çok şanslısınız” diyorum. Öte yandan, bir abla olarak sert bir yapım yok ama gerektiği yerde müdahale ediyorum. Çünkü gençler o kadar kırılgan ve içe dönük ki… Bir şey söylediğiniz an onu orada bırakamıyorlar. Dolayısıyla o ince çizgiyi iyi idare ettiğimizi düşünüyorum. Ama bu onların davranışlarıyla alakalı. Ne kadar disiplinli ve saygılı olurlarsa biz o kadar samimi yaklaşırız.

Altını çizdiğiniz bir konu var. Gençler kulüplerinde fazla süre bulamıyor, sonra da bunun sorununu yaşıyorlar. Türkiye Ligi dünyanın en iyi liglerinden biri ama süre bulamayan genç yetenekler ne yapmalı?

Ben şanslıydım, onların yaşındayken süre bulabiliyordum, hem Türkiye hem de Avrupa şampiyonlukları yaşadım kulüp seviyesinde. Şimdikilere hep söylüyorum. Yedek kalmak yerine Türkiye’de ya da Avrupa’da başka bir takıma gidin. İtalya, Almanya… Gidin, ilk altı oynayın, o tecrübeyi alın. Çünkü ligimize büyük yatırım var ve her şey başarıya endeksli. Sponsorlar başarı istiyor, bunun için de hazır oyuncular oynatılıyor. Diğer taraftan iş biraz da oyuncuya düşüyor. İnat edip oynayacakları kulübe gitmek isteseler hâlihazırdaki takımları da izin verebilir. Sonuçta çizgimizi devam ettirmemiz mühim, olimpiyat elemelerinde kazanmak için kadronun maç temposunun yükselmesi şart. Yarı sezon forma bulamamış bir oyuncudan olimpiyat elemelerinde üst düzey performans beklemek doğru olmaz. Burada federasyona da iş düşüyor. Oyuncuların serbest kalma yaşının düşmesi gerek.

Kadın voleybolu en başarılı spor dalımız. İki yönden bakalım. Birincisi, bu jenerasyon geçişlerini nasıl iyi yapıyoruz? İkincisi, tablonun az önce bahsettiğiniz tarzda başka sorunları var mı?

Nesil geçişimiz neden sorunsuz oldu? Çünkü Türkiye Ligi’ndeki kalite inanılmaz. Gelen yabancı antrenörler, oyuncular… Onların kendi ekollerinde aldığı voleybol kültürü, bilgi birikimi, çalışma disiplini Türkiye’deki oyunculara geçiyor. Mesela Brankica Mihajlovic ile idman yapınca siz de gelişiyorsunuz. Çok iyi smaçör, ona karşı nasıl savunma yapmalıyım, blokta nasıl durmalıyım? Hep yeni bir şey öğreniyorsunuz. Negatif tarafı şu: Ne öğrenirseniz öğrenin, sporda her şey sahada ne kadar kaldığınızla alakalı.

Antrenörlerden söz ettiniz. Aslında finalde ilginç bir noktadaydınız. Kulüp antrenörünüz Zoran Terzic, Sırbistan’ın başındaydı. Zor bir deneyim miydi bu?

Sırbistan ile defalarca karşılaştık. Nasıl bir oyun stilleri var, planları ne, az çok biliyoruz. Sonuçta kulüpte de milli takıma yakın bir şey yapıyoruz. Dolayısıyla benim için bir artıydı. Hiç zorlanmadım. Sonuçta kendisi net bir antrenör, ne istediği belli. Aksine keyif aldım…

Maçta tansiyon yükseldi, Terzic öne çıktı. Hakemlerle diyaloğunu görünce neler düşündünüz?

Zoran bu. O kritik anları idare edip rakibi nasıl soğutması gerektiğini çok iyi biliyor. Çok tecrübeli, kaç final oynamış kariyerinde… Sahaya su şişesi attığı kaç maç bilirim. Mesela dördüncü setin sonunda rüzgârı arkamıza almış, gidiyoruz. Yine bir top için olay çıkardı, hakemlere itiraz etti. O sırada kenardaydım, kendisine baktım, takdir ettim. Çünkü sporun içinde bunlar da var. Maç içinde oyunu soğutmanız, rakibi kızdırmanız, bazen oyuncularınızı uyandırmanız gerekiyor. Terzic de onları yapıyor. Ben “Yine yapacağını yaptın” dedim. Arkadaşlarıma “Klasik Terzic. Hiç düşünmeyin” diye tavsiye verdim. Neticede, rakibi soğutmak bu sporda bir kültüre dönüştü.

Finalden sonra konuştunuz mu?

“Koç şu an senden nefret ediyorum” dedim, şakayla karışık. Sonra şunu ekledim. “Tebrik ediyorum, keşke biz kazansaydık ama güzel mücadele oldu.” O da beni tebrik etti. Akabinde kulüp sezonu da yaklaştığı için bir anda konu değişti, kaç gün izin alacağımı konuştuk. Hazır oradayken bu işi bitirmem lazımdı, sağ olsun, 10 gün izin verdi. Şimdi kulüpte ne zaman karşılaşsak “Demek benden nefret ediyorsun” diye takılıyor bana…

Sırbistan önemli bir ekol. Geçmiş sayılarımızdan birinde voleyboldaki ekol konusunu Esra Gümüş ile Gülden Kayalar’a sormuştuk. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Yetenekli oyuncular yetiştiriyoruz, ona ne şüphe. Ama ekol olmak istiyorsak devamlılık gerekiyor. Bir İtalya, Sırbistan ya da Çin olmak bizim için henüz söz konusu değil. Daha ilk altımızı bulamazken ekol olmak için zamana ihtiyaç var. Bunun için birbirine alışan, bu seviyede oynamayı bilen, süre bulan nesiller gerekiyor.

Aslında alt yaş gruplarında da hep başarılıyız. Orada bir süreklilik var.

Bahsettiğiniz yetenekler altyapılarda sürekli oynuyor. Ama mesele, 18-20 yaşlara geldiğinde de süre bulabilmek. Yabancı ülkelere baktığımızda oyuncular genç takım yaşını doldurduktan sonra oynayabilecekleri kulüplere gitmeyi tercih ediyor. Mesela İtalya’da Club Italia var. Genç yetenekleri profesyonel ligde oynatabilmek için kurulan bir takım. Oyuncular en iyi takımlara karşı oynuyorlar.

Meryem Boz bir örnek olabilir mi? Bu sezon Aydın Büyükşehir Belediyespor’da oynayacak.

Meryem hep “Ben süre bulabileceğim takımlara gitmek istiyorum” der. Yoksa onu büyük kulüpler de istiyor. 31 yaşında bunu düşünüyorsa gençlerin de aynısını yapması gerekiyor. O kendini geliştirmek için bunu yapıyor, belki daha az para kazanarak… Zaten çok yetenekli birisi. Harika bir karakter.

Bizde de vaktiyle Yeşilyurt yok muydu? Milli takımdaki birçok yıldız için ilk adımdı.

2003 jenerasyonu Yeşilyurt’ta, bir pilot takımda forma giyerek kendini geliştirdi. Bence Club Italia örneği bizim de işimize yarayabilir.

İşin fiziksel tarafından bahsettik. Oyuncular psikolojik olarak kendilerini nasıl geliştirmeli?

Milli takımda bir psikolog var, Seren Akıncı Özdurulmuş. Bize çok faydalı oldu. Psikolojik destek mühim. Bilhassa kritik anlarda kendinize kaçış noktası yaratmanız gerekiyor. Sakin kalabilmek kilit. Bunu süre bularak, oynamaya alışarak, mental olarak güçlenerek yapabilirsiniz. Sonuçta hepimiz hatalar yaptık. Mühim olan hatalara takılmamak.

2003 takımı birkaç nesli etkilemişti, birçok çocuk onlar sayesinde voleybola başladı. Şimdi siz de benzer noktadasınız.

Çok değerli şeyler yaşıyoruz, kıymetini bilmeliyiz. Mesela geçenlerde bir çift geldi yanıma, şöyle dedi: “Çocuğumuzun adını kız olursa Eda, erkek olursa Erdem koyacağız.” Sokakta yürürken aileler yanımıza geldi, “Gururumuz oldunuz” dediler. Mesela idman bitiminde bir sürü küçük erkek çocuğu yanımıza geldi, turnuvadan bahsettiler. Tamam, bunu kızlardan duymaya alışığız da erkek çocuklarına böyle bir etki yapmak harika. Herkes bana aynı şeyi söylüyor, “Çok hırslısınız.” Hırslıyım çünkü şansımın bilincindeyim. Ve şunu biliyorum: Bugünler çok uzun sürmeyecek. Tadını çıkarmalıyız.

Bir daha şansım olmayabilir diye düşünüyor musunuz?

Final sonrasındaki üzüntüm aslında buydu. Bir daha bu şansı yakalayabilir miyim? Evet, 2020 hedefim var. Olimpiyat başka bir şey çünkü, tarifi yok. Sporun en üstü. Bir yandan da 33 olacağım. Gençler “Bize yol ver” diyebilir. Ama federasyon başkanımız Akif Üstündağ, çok sevdiğim bir insan. Kendisini yüz üstü bırakmak istemem. Hedefim, vücudum elverdiği ölçüde destek olmak. Belki beş sene önce başka cevap verirdim ama şu an farklı bir vücuda sahibim. Daha iyiyim.

Belki Luis Scola gibi olursunuz…

39 yaşına kadar oynarsam müthiş olur. Onun yaptığı gerçekten harikaydı. Zaten çevremdekiler de bana sürekli bu gazı veriyor. Lütfen siz de aynısını yapmayın…

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Yanan Ev

Yanan Ev

4 gün önce
Yenilmez II

Yenilmez II

2 hafta önce
Halef

Halef

2 hafta önce