İki Farklı Yol

Donald Trump’ın LeBron James için yaptığı açıklamalar ve Michael Jordan’ın başkana cevabı, iki büyük efsanenin sosyal konularda çizdiği farklı rotayı yeniden ortaya koydu.

14 Ağustos 2018

Fotoğraflar: Getty Images

* Bu yazının orijinali, ilk olarak GQ’da yayımlandı.


Geçenlerde Donald Trump, LeBron James hakkında bir tweet attı; ki bu yeni bir şey değildi. Fakat bu sefer asla eskimeyen bir tartışmanın içine dahil olarak, onu Michael Jordan ile kıyasladı. Yaşını ve “kaybedenleri” dile getirmeye meyilli yapısını göz önünde bulundurunca, Trump’ın Jordan’ın ismini gündeme getirmesi, onun daha tanıdık bir yüz ve kazanmak için yaratılmış birisi olmasıyla açıklanabilir. Belki de onu çok daha saygı duyulası bir siyahi olarak görüyordur. Elbette, bunların hepsi birer seçenek.

Geçtiğimiz Cumartesi günü, Jordan sözcüsü aracılığıyla bir açıklama yaptı. Başkan ile muhatap olmamayı ve onun sözleri hakkında yorum yapmamayı seçtiği basit bir açıklamaydı. “L.J.’i destekliyorum. Toplum için inanılmaz işler çıkartıyor.” Öte yandan bu açıklama, birçok insan için fazla yüzeyseldi. Bu açıklama, onun yıllardır ortaya koyduğu apolitik tarafının başka bir yansımasıydı. Hem de taraf olmanın her şeyden ve daha önceden hiç olmadığı kadar önemli olduğu bir zamanda.

Ve bir anda, Trump tek hedef olmaktan çıktı. En eski Jordan şakaları, gün yüzüne çıktı. LeBron – Jordan karşılaştırmasının yeni bir bölümü başladı. Bu sefer konu, kişiseldi.

Jordan, kariyeri boyunca sosyal sorunlar hakkındaki ilgisizliği sebebiyle aktivistlerin ve sporcuların eleştirisine maruz kaldı. Kendi takım arkadaşlarından biri de bu insanlar içindeydi. Onların rahatsızlığını kısa ve güvenilir bir alıntı özetliyor: “Cumhuriyetçiler de spor ayakkabı alabilir.”

Bu alıntının üzerinden otuz yıl geçti. Jordan da üçüncü kişiler tarafından verilen bu ifadeyi söylediğini reddetti. Los Angeles’taki eylemler ve NBA’in siyahi koçlardan yoksunluğundan, çocukların onun ismini taşıyan marka ayakkabıları için birilerini öldürmesi ve başka çocukların bu ayakkabıları üretemesine kadar uzanan konularda onun sessizliği ve aksiyonsuzluğunu göz önüne alınca, ruhsuz bir kapitalist imajı gözlerde çok rahat canlanıyor. Özellikle de parkede gösterdiği acımasızlığını da işin içine katarsak.

Bunların hepsi LeBron’un tam zıttında kalıyor. Trayvon Martin anısına giydiği “hoodie”den, Eric Garner için giydiği “I Can’t Breathe” (Nefes Alamıyorum) tişörtü ve son olarak Birleşik Devletler Başkanı’nı bir ahmak olarak nitelendirmesi, başlıca örnekler. Sessizlik, onun özelliklerinden birisi değil. Fakat onun sosyal eşitlik için yaptığı en anlamlı ve kalıcı katkı, geçtiğimiz hafta açılışını yaptığı “I Promise” okulu olacak; ki bu hareketi herkesten büyük takdir topladı.

Jordan burada sadece büyük bir farkla kaybetmedi; aynı zamanda halkın gözünde bu rekabet başlamadan çok yıllar önce yuhalanıp sahanın dışına itildi.

Ten rengi ve para mevzubahis olduğunda, tarih boyunca ruhsuz siyahi bir kapitalist hakkında çok daha çirkin ve iğrenç şeyler görüldü. Doğru veya değil; bu sadece belli prensiplerin değil, aynı zamanda insanların ve daha mütevazı başlangıçlara dair derslerin terk edilişini simgeliyor. Eğer bu firariler eğlence sektöründeyse, bu kaçış alçakça bir şeye dönüşüyor. Çünkü bir siyahi insan, beyazları eğlendirerek ve onların gülümsemesini sağlayarak büyük bir servete ve üne sahipse; öte yandan kendi insanlarının savunduklarını reddediyorsa…

Amerika, böyle bir adama aşina; ki bunu yine kısa bir alıntıyla özetleyebiliriz, “Ben siyahi değilim, ben O.J.’im.”

İkisini birbirine bağlamak oldukça kolay. MJ, geçmişteki oyuncularla karşılaştırılırdı; Bill Russell, Oscar Robertson, Jim Brown, Kareem Abdul-Jabbar ve gelmiş geçmiş en iyisi, Muhammad Ali. Tüm bu isimler, kendi platformlarını içinde bulundukları topluluklar dikkate alınmamaya başlandığında sivil haklara dikkat çekmek için kullandılar. Bu isimler, O.J.’in zamanındaydı. İlk önce o, bu isimlerle karşılaştırılıyordu. Hatta bir zamanlar, o hepsinden çok daha başarılı birisi olarak gözüküyordu. Elbette, hitap ettiği kitlesi daha büyük olan Jordan hariç. Ve kazandıkları da. Ve bu maalesef bir seçim illüzyonunu doğuruyor: Prensipler veya kâr. Çünkü ikisi de sessiz kalmayı seçti.



Bu konulara ilgisi olan birisinin yapması gerektiği gibi, eğer Bill Russell’a sorarsanız, Jordan’a dair bu tip beklentilere girmenin haksızlık olduğunu belirtir. Onun takım otelinde iyi karşılanmadığını ya da takıma mali anlamda bir katkı sağladığında, ufak bir primden fazlasının ödendiğini düşünmüyor. Jordan, lig için yeni bir soluk ve dünyadaki en ünlü insan olmuştu. Geçmişin standartları içinde değerlendirilemezdi. Aynı zamanda böyle bir başarı, günümüzün standartlarıyla da açıklanamazdı.

Bir anlığına, Michael Jordan’ın kapladığı alanı ciddi bir şekilde irdelemek oldukça önemli. Dünyadaki en ünlü adam siyahiydi. O, kendi ırkını ve ülkesini de temsil ediyordu. Her smacı, kırmızı, beyaz ve mavi renkler altındaydı. Herhangi bir yanlış adımı, onun gibi görünen biri için, ona verilmiş bir fırsatı tamamen batırmak olurdu.

Bunlar, saygıyla alakalı politikalar değildi. Evrensel gerçeklerdi. Siyahi topluluklar tarafından zor öğrenilmiş ve her seferinde zorlanmış gerçekler. ‘Vitiligo’suz hiçbir siyahiye böylesine evrensel bir kabullenme bahşedilmemişti. Bir siyahiyi güvenilir yapan tüm özellikler; yakışıklı, dürüst, dost canlısı, kendisinden öncekilerin istediklerinden ibaretti. Bu stereotipi yok et. Bizi gururlandır.

Öte yandan, apolitik olmakla kayıtsız kalmak arasında büyük bir fark var. Kayıtsızlığı kabul ettirmek, ciddi bir geçmişi dikkate almamak olur. Roland Lazenby’ın yazdığı biyografi Michael Jordan: The Life’da detaylı açıkladığı gibi, güneydeki iç savaşın küllerinden doğan North Carolina’daki Jordan ailesi, sessiz bir itibar kazanmış ve nesiller boyunca ekonomik açıdan güçlenmeyi amaçlamıştı. İki tarlacı büyükbaba ve işçi sınıfından ebeveynler, bir şeyler üretmek için önce sahip olunması fikrini içselleştirmişlerdi. En ufak detayları unutmayan bir adamın bir anda nereden geldiğini unutması oldukça şüpheli gözüküyor.

Fakat bir şekilde unutmuş olsa bile, Jerry Reinsdorf ve Abe Pollin ona hatırlatmak için oradalar: Bir oyuncu olarak ne kadar etkili olursan ol, bu başarını takım sahipliğiyle aynı kefeye koyamazsın.

Jordan’ın Charlotte Hornets’ın sahibi olarak yaptıkları arasında, hayatındaki en içten ve sert açıklama da var. Donald Sterling’in yaklaşımının, “mide bulandırıcı” ve “saldırgan” olduğunu söylemeden önce oldukça “öfkelendiğini” belirtmesi? Bu adam da kim? Sterling’e karşı yaptığı bu açıklamalar neden Trump’a cevabından daha kuvvetli? Çünkü biri, kendi yaptığı işi ilgilendirirken, diğer tarafta böyle bir şey söz konusu değil.

NBA’in gelmiş geçmiş en iyilerinden birisi, takım sahibi ve dünyadaki en ünlü siyahi adam olarak onun yorumları, tartışmaların tonunu belirleyebilirdi; siyahi her sporcu için bir kalkan olurken, her beyaz takım sahibinden destek talep edebilirdi. Politik sorunları irdelemek, büyük toplulukların geçici heveslerini kontrol etmekten mahrumsa kimseye bir yararı olmaz. Sahip olduğu platform ne kadar büyük olursa olsun, bu ya kilisedeki kalabalığa seslenilen bir kürsü ya da değiştiremeyeceği kalplerin ve düşüncelerin ona saldırdığı bir hapishane olabilir. Fakat NBA sınırları içerisinde, Jordan’ın sözleri bir imparatorluğun fermanına çok yakın. Onun sözleri, aksiyonu da beraberinde getirirdi.

Yaptığı açıklama, Jordan’ın sadece konuşmaya isteksizliğini göstermiyor; kontrolü bırakmak konusunda da isteksizliğini gösteriyor olabilir. Eğer kontrol elindeyse, tek ve kesin bir amaçla hareket ediyor. Aynı Nike’a bağlı Jordan markası için çalışan en üst düzey siyahi yöneticiler ve NBA’in tek COO’su Fred Whitfield’ı da içeren, tüm spor alanlarındaki kulüpleri değerlendirince en fazla siyahi çalışan bulunduran Hornets’in çalışanlarının yaptığı gibi.

Arkadaşlarıyla ve ailesiyle ilgilenmek için bu kelimeleri ve cümleleri ortaya atması, onlar için bir ihanet anlamına da geliyor. Deloris Jordan’ın bir “ihanet” için çalıştığı ve James Jordan’ın üzerinde ismi bulunan vakfının hiçbir şey yapmamış olduğunu söylemek gibi. Onun yönettiği vakıfların yaptığı milyonlarca dolarlık bursların hiçbir şeyi etkilememesini belirtmek gibi. Bu tip kuruluşlarının hepsi yaşam kalitesi düşük olan siyahi ve latin kökenli ailelerin hayat kalitesini artırmaya yönelik çalışmalarının gözden kaçmasına sebep oluyor. Onun programları içindeki “S.T.E.A.M. takviminin”, şirket sponsorluklarının etkili bir şekilde değerlendirilmemesinin ve bu kuruluşların LeBron’un “I Promise” okuluyla çarpıcı benzerliklerinin dikkate alınmamasına neden oluyor.

Öyle gözüküyor ki; LeBron ve Michael, bunların hiçbirini aralarında konuşmamışlar. Kendi insanlarının güçlenmesini isteyen ve bunu farklı yollardan yapan iki adam olduklarını yani. LeBron, Jordan’ın evrimleşmiş hâli, tam olarak zıttı değil. Aynı Jordan gibi, kendisinden öncekilerle aynı seçimleri yapması gibi bir zorunluluğu yoktu. Ün, size liderlik vasfını vermez. Halka açık bir şekilde konuşmanız, sizin bir şeylerin cevabını verdiğiniz anlamına da gelmez. Fakat sessiz veya değil; zenginliğinizi doğru hedeflere yönlendirirseniz, değişimi daima kesinleştirirsiniz.

O.J.’in alıntısını bize aktaran sosyolog Harry Edwards, yıllar sonra bunu detaylandıracaktı. “O.J. şöyle diyordu: ‘Deri rengimle yargılanmak istemiyorum, sahip olduğum karakter ve kabiliyetlerimin kalibresine göre yargılanmak istiyorum. Bence bu ülkenin gördüğü en iyi Amerikan futbolcusuydum. Sadece buna göre yargılanmak istiyorum. Sakın siyahi olduğum için burada yargılandığımı söylemeyin.’”

Gerçek şu ki; O.J. haklıydı. En çalkantılı zamanlarda bile ne kadar yoldan sapmış olursa olsun, olay bu noktaya geldiğinde, haklıydı. Mecbur bırakılmadıkça kimse sesini yükseltmek veya gözle görülür bir şeyler yapmak zorunda olmamalı. Fedakarlıklarımızı ince eleyip sık dokuyoruz, çünkü hepsi birer seçim.

Bazen bu seçimler, sadece icraatlarla konuşmayı da kapsıyor.

Çeviri: Gökhan Önder Aksu

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN