Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolHepimiz Kardeşiz

Kalidou Koulibaly, Saint-Die'den Senegal günlerine, Napoli günlerinden kendisine karşı yapılan ilk ırkçı saldırıya kadar yaşadıklarını The Players' Tribune için kaleme aldı...

Bu yazının orijinali ilk olarak, Kalidou Koulibaly imzasıyla The Players’ Tribune’de yayınlandı.


Bence çocuklar dünyayı yetişkinlerden daha iyi anlıyor. Özellikle de konu insanlara nasıl davranılması gerektiği ise. Bazen insanlar röportajlarda bana şu soruyu soruyorlar ve inanın ki, bunu cevaplaması çok güç. “Kouli insanlar sana ırkçı tezahüratlarda bulunduklarında nasıl hissediyorsun? Bu durum canını sıkıyor mu? Bu konu hakkında neler yapılmalı?”

Bana sorarsanız bu anı yaşayana kadar nasıl bir şey olduğunu anlayamazsınız. O kadar çirkin o kadar konuşması zor bir şey ki… Ancak şimdi bunun nasıl bir şey olduğunu açıklamaya çalışacağım, çünkü bu yazıyı okuyan her çocuğun anlamasını istediğim bir mesaj var.

Fakat ilk önce nefret hakkında konuşmamız gerekli.

Futbolda yaşadığım ilk ırkçılık anı, birkaç sezon önce Lazio’ya karşıydı. Topu her aldığımda taraftarlar bazı sesler çıkarıyordu. Ancak bundan emin olamamıştım. Top dışarı çıktığında arkadaşlarıma dönüp, “Bunu top sadece bendeyken mi yapıyorlar?” diye sormuştum.

Maç devam etti ve sonradan fark ettim ki, topa ne zaman dokunsam Lazio’lu taraftarlar maymun sesleri çıkarıyordu. Böyle bir anda ne yapabileceğiniz konusunda en ufak bir fikriniz olmuyor. Bir farkındalık yaratmak için maçtan çıkmak istedim ancak sonradan düşündüm ki onların istedikleri tam olarak da bu. Kendi kendime şunu sorduğumu hatırlıyorum: “Bunu neden yapıyorlar? Siyahiyim diye mi? Bu dünyada siyahi bir adam olmak normal bir şey değil mi?”

Sadece sevdiğin oyunu oynuyorsun, bundan önce binlerce kez yaptığın gibi. İncinmiş hissediyorsun. Onurunun kırıldığını. İnanın bana öyle bir noktaya geliyor ki, kendinden bile utanıyorsun.

Birkaç dakika sonra hakem, Bay Irrati, maçı durdurdu. Bana doğru koşarak geldi ve şunları söyledi, “Kalidou, senin arkandayım, sakın endişelenme. Hadi şu tezahüratları susturalım. Eğer maçı bitirmek istemezsen bana haber ver.”

Yaptığı çok onurlu ve cesur bir hareketti. Ancak ona maçı bitirmek istediğimi söyledim. Taraftarlara bir anons geçildi ve üç dakika sonra oynamaya devam ettik. Fakat tezahüratlar durmamıştı.

“İnanın bana, öyle bir noktaya geliyor ki, kendinden bile utanıyorsun.”

Son düdük çaldığında soyunma odasına doğru yürüdüm ve çok sinirliydim. Ancak sonrasında önemli bir şeyi hatırladım. Maçtan önce, benimle birlikte sahaya yürüyen ve elime tutan bir çocuk vardı. Formamı verip veremeyeceğimi sormuştu. Maçın sonunda ona formamı vereceğime söz vermiştim. Bu yüzden formamı vermek için sahaya geri döndüm. Tribünlerde onu buldum ve formamı verdim. Ve tahmin edin söylediği ilk şey ne oldu?

“Yaşananlardan dolayı çok üzgünüm.”

Bu beni çok fazla etkilemişti. Küçücük bir çocuk, sayısını bilmediğim onlarca yetişkin insanın yerine özür diliyordu. Ve düşündüğü ilk şey, benim nasıl hissettiğimdi.

Ona, “Önemli değil, teşekkür ederim. Görüşürüz.” dedim.

Bu, küçük bir çocuğun ruhudur. Dünyada eksikliğini hissettiğimiz şey bu. Biliyorum ki, bu tarz olayalar sadece ten renklerinden dolayı yaşanmıyor. Bazı sözüm ona taraftarların takım arkadaşlarıma başka şeyler dediğini de duydum. Sırp oyunculara “çingene”, hatta Lorenzo Insigne gibi İtalyan oyunculara bile “Napolili b*k” dediklerini bile duydum.

Böyle konularda daha iyi olmak zorundayız. Tatsız bir olay yaşanıyor, kulüpler güzel bir açıklamaya yayınlıyor ve bu olaylar tekrar yaşanıyor. İngiltere’de olayların ne kadar değişebildiğini gördük. Bu olaylara karışan birisi, tespit edildiği andan itibaren stadyumlardan ömür boyu men cezası alıyor. Umuyorum ki bir gün bunu İtalya’da da görebiliriz. İnsanları nasıl değiştirebiliriz? Kalplerine nasıl dokunabiliriz?

Bunların hepsine bir cevabım yok. Tek yapabileceğim size hikayemi anlatmak.

İnsanlar bana bakıp belki sıradan bir futbolcu ya da siyahi bir futbolcu görüyor olabilir. Ancak ben bundan çok daha fazlasıyım. Yakın arkadaşlarıma her zaman şunu derim: “Eğer beni küçük Kouli ve bir arkadaşınız olarak değil de, bir futbolcu olarak görüyorsanız, o zaman ben hayatta başarısız olmuşum demektir.”

İçinde birçok göçmen bulunduran – Senegalli, Faslı, Türk – Fransa’nın Saint-Dié adlı bir kentinde büyüdüm. Benim ailem Senegal’den geliyor. İşin aslı, ilk başta oduncu olarak babam gelmiş. Evet, hakiki Fransız bir oduncu. Şaşırmayın, bu tarz insanlar yaşıyor. Ancak bu işe girmeden önce, Paris’e hiçbir resmi belgesi olmadan geldi ve bir tekstil fabrikasında çalıştı. Haftanın yedi günü. Ne cumartesi ne de pazar tatili olmadan. Bu işi, beş sene boyunca para biriktirip annemi yanına, Fransa’ya, alabilmek için yaptı. Ve sonunda, küçük Kalidou, Saint-Dié’de dünyaya geldi. (İsmim Kur’an’dan seçilmiş.)

Annem Senegal’e ilk kez döndüğümüz zamanki hikâyeyi anlatmayı çok sever. Altı yaşında, biraz korkmuş haldeydim. Dedelerim, ninelerim ve kuzenlerimle ilk kez tanışacaktım ve dünyanın öbür ucunda insanların ne şartlarda yaşadığını görmek beni şok etmişti. Tüm çocuklar ayakkabısız bir şekilde futbol oynamaya çalışıyordu ve bu durum, sanıyorum ki canımı çokça sıkmıştı.

Annemin ayaklarına kapanıp, “Tüm çocuklara ayakkabı alabilir miyiz?” diye sorduğumu söyler annem. Onlarla birlikte futbol oynayabilmek için.

Ancak annem, “Kalidou, sen de ayakkabılarını çıkar. Onlar nasıl oynuyorsa sen de öyle oyna.” demişti.

Ayakkabılarımı çıkarıp çıplak ayakla kuzenlerimle oynamaya koyulmuştum. Benim için futbol hikayesi işte böyle başladı. Fransa’ya döndüğümüzde, evimizin yakınındaki bir parkta her gün futbol oynamaya başladım. Mahallemizde o kadar çok göçmen vardı ki, hepsiyle farklı farklı maçlar yapabiliyorduk: Senegal-Fas, Türkiye-Fransa, Türkiye-Senegal.

Her gün yeni bir Dünya Kupası gibiydi.

Mahallemiz öyle bir mahalleydi ki, nasıl söylesem size… Eğer annenizin bir şeye ihtiyacı olursa, ilk olarak markete gitmezdiniz. İlk olarak komşularınıza sorardınız. Hiçbir kapı size kapanmazdı, anlatabildim mi? Bir arkadaşımın evine gidip, “Merhaba, Muhammed evde mi?” diye sorduğumda annesi, “Hayır dışarıda. Ama gelip PlayStation oynamak ister misin?” derdi.

Evimde PlayStation’ım yoktu. Ancak ayakkabılarımı çıkarıp kendi evimmiş gibi oyun oynayabilirdim. Tamamen hoş karşılanırdım.

Eğer bana, “Kalidou, markete gidip bize biraz ekmek al.” derse kendi annem istemiş gibi gider onlara ekmek alırdım.

Böyle bir çevrede büyüdüğünüz zaman, herkesi kardeşiniz gibi görüyorsunuz. Hepimiz siyahiyiz, beyazız, Arap’ız, Afrikalıyız, Müslümanız, Hristiyanız. Evet, öyleyiz. Ancak hepimiz Fransızız. Hepimiz aç mı hissediyoruz, o zaman gidip Türk yemekleri yiyelim. Veya bu gece hepiniz benim evime gelin ve Senegal yemeklerini tadalım. Evet, farklılıklarımız var. Ancak hepimiz eşitiz.

Hepimiz siyahiyiz, beyazız, Arap’ız, Afrikalıyız, Müslümanız, Hristiyanız. Evet, öyleyiz. Ancak hepimiz Fransızız.

2002 Dünya Kupası’nda Fransa-Senegal maçının olduğu gün okula gitmemiz gerektiğini hatırlıyorum. Turnuva Japonya’daydı, haliyle zaman farkı vardı.

Teneffüste dışarı çıkıp sanki Dünya Kupası finali oynuyormuşcasına futbol oynardık. Zil çaldığında da tekrardan içeri girip ders çalışırdık.

Canımız çok sıkkındı.

Maç 14.00’teydi.

13.59’da öğretmenimiz, “Hadi bakalım, kitaplarınızı açın.” demişti.

Kitaplarımızı açtık. Ancak hayal kuruyorduk. Kimse okumayı düşünmüyordu. Tek düşündüğümüz Henry, Zizou, Diouf’tu…

İki dakika geçti, üç dakika geçti ve sonrasında hocamız saatine baktı.

“Tamamdır çocuklar, kitaplarınızı kapatın.”

“Neler oluyor? Hocamız neden bahsediyor?” diye düşünmüştük.

“Şimdi eminim ki herkesin sıkılacağı eğitici bir film izleyeceğiz.”

Kumandayı eline aldı ve televizyondan maçı açtı.

Sonrasında bize dönüp, “Bu bizim sırrımız olarak kalacak, tamam mı?” demişti.

Hayatımın en güzel anlarından birisiydi. Sınıfımız 25 kişiydi – Türkler, Faslılar, Senegalliler, Fransızlar – ancak hepimiz bir olmuştuk. Senegal’in galibiyetinden sonra eve döndüğüm anı çok iyi hatırlıyorum. Ailem ve tüm Senegalli arkadaşlarım sokakta dans ederek kutlamalara katılıyordu. Sonrasında herkes öylesine mutluydu ki, bizim danslarımıza Türk ve Fransız arkadaşlarım da katılmıştı.

Bu anı, beynimin bir köşesine kazınmış durumda. Çünkü futbol ve benim mahalle kültürüm tam olarak bu.

Hayatta her şeye sahip olabilirsiniz; süper arabalara, paraya. Ancak bu üç şeyi asla satın alamazsınız: Arkadaşlık, aile ve sükunet.

Bunlar, hayattaki en önemli şeylerdir.

Bunları hiçbir yerde satın alamazsınız. Bu, çocuklarımıza öğretebileceğimiz en önemli şey. Benim ailem bana bunu öğretti. Futbol hiç de umurlarında değildi. Gerçekten de değildi.

Ailem benim maçlarıma hiçbir zaman gelmez. Babam sadece bir kere geldi, annemse hiç. Ancak bazen benle birlikte büyük maçları televizyondan izledikleri oluyor. Bu yüzden aklımın bir köşesinde her zaman şu fikir vardı: Eğer onlar stadyuma gelmiyorsa, stadyumu ben onlara getiririm.

Beni görebilmeleri için televizyonda olmam gerekiyordu.

Metz tarafından as kadroya çağırıldığım günü hiçbir zaman unutmayacağım. Son dakikalarda oyuna girdim ve maçın televizyonda yayınlandığını öğrendim. Bu yüzden maçtan hemen sonra annemi arayıp, “Anne maçı izledin mi? Mutlu oldun mu?” diye sordum.

“Mutlu mu? Sen her zaman futbol oynuyordun. Gayet normal. Sevdiğin şey bu değil mi? Şimdi sadece televizyondasın, bu hoş bir durum.”

Bunu asla kötü bir niyetle söylemedi. Sadece mizacı böyle birisi. Küçüklükten beri oynadığım oyun, onun için durum bu. Belki de insanların bunu böyle düşünmesi daha sağlıklıdır. Futbolun insanları birbirine yakınlaştırması gerekmez mi? Haksız mıyım? Futbol bana dünyayı gezdirdi. Belçika’da Gent forması giydim, sonrasında İtalya’da Napoli forması. Birçok insanla tanışıp birçok farklı dil öğrendim.

Şöyle bir deyiş vardır: “Eğer tüm dillerini öğrenirsen, tüm kapıları açabilirsin.”

Size yalan söylemeyeceğim, insanlar ve şehirler hakkında kendi fikirlerime sahip olan herkes kadar suçluyum. Napoli’ye gelmeden önce oldukça tedirgindim. Çünkü dili bilmiyordum ve mafyayla birlikte suç oranlarıyla ilgili kötü dedikodular duymuştum. Napoli’ye hiç gitmemiştim, bu yüzden bu dedikodular doğru mu değil mi bilmiyordum.

İşin aslı bu çok komik bir hikaye.

Belçika’da Genk forması terlettiğim zaman arkadaşım Ahmed, birkaç gün bende kalmak için evime gelmişti. Onu tren istasyonundan almak için beklerken yabancı bir numara tarafından aranıyordum.

“Eğer tüm dillerini öğrenirsen, tüm kapıları açabilirsin.”

İngilizce konuşarak, “Merhaba, kimsiniz?” diyerek telefonu açtım.

Telefondaki ses, “Merhaba, ben Rafa Benitez.” demişti.

“Hadi ama Ahmed! Benimle uğraşmayı kes. Burada seni bekliyorum.” demiştim.

Telefonu kapattım.

Beni tekrardan aradı, işte şimdi sinirlenmiştim.

“Ahmed, yeter artık. Buradayım işte. Ne zaman geleceksin?” dedim.

Ses tekrardan, “Merhaba? Benim, Rafa Benitez.” diyordu.

Telefonu tekrardan kapattım. Sonrasında menajerimden bir telefon aldım.

Menajerim, “Kouli nasılsın? Napoli’deki Rafa Benitez’i biliyorsun değil mi? Yakında seni arayacak.” dedi.

“Ne?! Şaka mı yapıyorsun? Galiba beni aradı. Arkadaşım benle alay ediyor sanmıştım!”

Menajerim Rafa’yı arayıp durumu anlattı, ardından Rafa beni tekrardan aradı ve hiçbir şey olmamış gibi telefonu açtım.

“Merhaba Rafa! Merhaba! Bonjour! Hola! Hello!” diyerek ilk cümlemi kurdum.

“Merhaba, İngilizce mi konuşmak istersin?”

“Nasıl istersen, istediğin şekilde konuşabiliriz.”

Fransızca konuşarak sohbetimizi tamamladık.

Bana birçok farklı soru soruyordu: Kız arkadaşın var mı? Gece dışarı çıkmayı sever misin? Şehri ve oyuncuları biliyor musun?

“Hamšík’i tanıyorum, o sayılır mı?”

İşin gerçeği, oyuncular ve şehir hakkında hiçbir fikrim yoktu. Elbette ki Rafa Benitez’i tanıyordum ve dediği her şeyden etkilenmiştim.

Menajerimi anında aradım ve dedim ki, “Neyi halletmen gerekiyorsa hallet. Napoli’ye gideceğiz.”

Kış transfer döneminin kapanmasına 48 saat kalmıştı ve Napoli beni Genk’den alacak anlaşmayı sağlayamadı. Ancak Rafa sözünün eri biri olarak, beni yazın takıma dahil etti. Sağlık testleri için kulübe geldiğimde çok gergindim. Çünkü İtalyanca’ya dair en ufak bir ipucum yoktu. Beni başkan De Laurentiis karşılamıştı.

Ve sanırım bu durum, Napoli hakkında her şeyi anlatıyor.

Bana komik bir surat ifadesiyle baktı ve dedi ki, “Oh! Demek Koulibaly sensin?”

“Evet, ben Koulibaly.” dedim.

“Ama çok uzun değilsin? 1,92 değil miydin?”

“Hayır başkanım. 1,86’yım.”

“Lanet olsun! Her yerde 1,92 yazıyordu! Genk’le konuşup biraz para iadesi alacağım!”

“Sorun yok başkanım. Ödediğiniz her kuruş için her santimetremi vereceğim, endişeniz olmasın.”

Bu çok hoşuna gitmişti. Gülüp, “Tamam, tamam. Napoli’ye hoş geldin Koulibaly. Buraya hoş geldin.”

“Sorun yok başkanım. Ödediğiniz her kuruş için her santimetremi vereceğim, endişeniz olmasın.”

Sağlık testlerimden sonra Rafa beni öğlen yemeğine çıkarmıştı. Ve oturduğumuzda ilk yaptığı şey, daha menüleri bile almadan, diğer masalardaki şarap bardaklarını almak oldu. Bardakları masaya koydu ve onları kaydırmaya başladı. “Ne yapıyor? Bu adam deli mi?” diye düşündüm.

“Tamam. Şimdi sana taktikleri gösterme zamanı.” demişti.

Garson geldi. Ancak Benitez bardakları ittirip, “Bu şekilde oynayacağız. Buraya gideceksin, sonra buraya gideceksin. Anlıyor musun? Şimdi, iki şeyi çok hızlı yapman gerekiyor: Bu taktikleri ve İtalyanca’yı öğrenmek.

“Tabii ki hocam.” demiştim.

Kısa bir tatilden döndükten sonra, Rafa beni bir odaya kitleyip yaptığım en iyi oyunların olduğu birçok video analizi göstermeye başlamıştı. Sansasyonel paslar, driplingler, kayarak müdahaleler.

“Bu, bu ve bu.” demişti Benitez.

“Evet, iyiler değil mi?”

“Bu saçmalıkları bir daha yapma.”

“Ama topları geri kazanıyorum!”

Bundan sonraki kısımları tercüme etmek zor, ancak aşağı yukarı şöyleydi, “Saçmalama! Topları geri kazanmanın sebebi çok kuvvetli olman. Eğer rakiplerin biraz daha akıllı olsaydı, başın büyük beladaydı.”

Sonrasında bana diğer videoları gösterdi. Oldukça sıkıcı, sıradan oyunlardı.

Güldü ve şöyle dedi, “Evet! Bunlar güzel. Gayet güzel.”

“Ancak bunlar çok basit oyunlar.”

“Evet Kouli, kesinlikle öyleler.”

Bu, buradaki tecrübemle ilgili her şeyi anlatıyor. İtalya’ya geldiğim zaman bir çocuktum. Daha iyi bir futbolcu oldum ve en üst seviyede taktik oyunlarını öğrendim. Burada taktik konusunda herkes çok titiz ve detaycıdır. Ancak burada yaşadığım en önemli şey, bir aile babası ve gerçek bir Napolili olabilmemdi.

Artık Fransa’ya, eve döndüğümde, arkadaşlarım “Senegalli” ya da “Fransız” demiyorlar. “Bakın! Napolili geldi.” diyorlar.
Napoli, insanları seven bir şehir. Bana tüm bu sıcaklıktan dolayı Afrika’yı hatırlatıyor. İnsanlar sizin yanınızdan sadece bakıp geçmez. İnsanlar size dokunmak, sizinle konuşmak ve iletişime geçmek isterler. İnsanlar sizi hoş görmektense, sizi severler. Komşularım beni oğulları gibi görüyorlar. Napoli’de bambaşka bir insan gibiyim. Gerçekten huzurluyum.

Benim için en iyi anı, oğlumun burada doğumuydu. O günü asla unutmayacağım. Çünkü burada, Napoli’de, yaşadıklarımın çılgınca bir özeti gibiydi.

Eşim sabah hastaneye gitmişti ve o akşam, içeride Sassuolo ile karşılaşacaktık. Video analiz toplantısındaydık ve telefonum durmadan titriyordu. Normalde telefonumu kapatırım ancak eşim için endişeliydim.

Beni beş ya da altı kez aramıştı.

O zamanki teknik direktörümüz Maurizio Sarri’ydi. Çok gergin birisidir. Bu yüzden telefonu açmadım. Toplantı sonunda, nihayet dışarı çıkıp eşimi aradım ve eşim, “Hemen gelmelisin. Oğlumuz geliyor.” dedi.

Sarri’nin yanına gidip, “Patron, özür dilerim ama gitmek zorundayım! Oğlum oluyor!” dedim.

Sarri bana baktı ve dedi ki, “Hayır, hayır, hayır. Bugün sana ihtiyacım var Kouli. Gerçekten sana ihtiyacım var. Gidemezsin.”

“Bu oğlumun doğumu. Bana istediğinizi yapabilirsiniz. Para cezası verin, kadro dışı bırakın umurumda değil. Ben gidiyorum.”

Sarri çok stresli bir şekilde sigarasını içiyordu. Sigara içiyor ve aynı zamanda düşünüyordu… sonrasındaysa şöyle dedi, “Tamam. Hastaneye gidebilirsin. Ancak maç için geri dönmek zorundasın. Sana ihtiyacım var Kouli!”

Olabilecek en hızlı şekilde hastaneye gittim. Eğer hayatınızda daha önce hiç baba olmadıysanız, bu duygunun ne olduğunu bilemezsiniz. Oğlunuzun doğumunu kaçıramazsınız. Öğlen hastaneye varmıştım ve Tanrı’ya şükür, saat 13.30’da küçük Napolili dünyaya gelmişti. İsmini Seni koyduk. Hayatımın en ama en mutlu günüydü.

Öğlen 4 civarı Sarri’den bir telefon aldım. Bu adam… onu tanımanız lazım… çılgın birisi. Tabii ki iyi anlamda söylüyorum, ama çılgın işte!

“Kouli?! Geliyor musun?! Sana ihtiyacım var! Gerçekten ihtiyacım var! Lütfen!”

Eşim dinleniyordu ve muhtemelen bana ihtiyacı da vardı. Ancak takım arkadaşlarımı yüz üstü bırakmak istemedim çünkü onları gerçekten seviyorum. Ve Napoli şehrini de seviyorum. Eşimi öptüm ve stadyuma gittim. Formamı giyerken Sarri soyunma odasına geldi ve ilk 11’i açıkladı. Baktım, baktım, baktım…

Numaram orada değildi.

Dönüp, “Benimle dalga mı geçiyorsun?” dedim.

“Ne? Karar benimdi.” dedi.

Beni yedeğe oturttu.

Beni ilk 11’de bile başlatmamıştı.

“Hocam! Oğlum! Eşim! Onları hastanede bıraktım! Bana ihtiyacınızın olduğunu söylediniz!”

“Evet, sana yedek kulübesinde ihtiyacım vardı.” dedi.

Bütün bu dramaya rağmen ilk 11’de değildim.

Şimdi dönüp bakınca gülebiliyorum ancak o an sinirden ağlamak istemiştim.

Size negatif bir hikaye gibi gelebilir. Ancak benim için Napoli’de sevdiğim her şeyle ilgili güzel bir hikaye. Açıklamaya çalışsam anlayamayabilirsiniz. Bir şakayı açıklamaktan farksız olur. Bu şehre gelip bu şehrin havasını almanız ve hissetmeniz gerekir. Evet, çılgınca biliyorum. Ancak çılgın olduğu kadar sıcak da.

Belki şimdi beni biraz daha iyi tanıyorsunuz.

Evet, ben bir futbolcuyum.

Siyahi bir futbolcuyum.

Ama sadece bu değilim.

Müslümanım. Senegalliyim. Fransızım. Napoliliyim.

Ve bir babayım.

Dünyanın dört bir yanını gezdim, birçok farklı dil öğrendim ve tüm kapıları açtım. Çok fazla para kazanacak kadar da şanslı birisiyim. Ancak size bu hayatta öğrendiğim en önemli dersi tekrardan hatırlatmak isterim.

Bu dünyada hiçbir yerde satın alamayacağınız üç şey vardır:
Arkadaşlık, aile ve sükunet.

Saint-Dié’de küçük bir çocukken bize öğretilen buydu. Benim oğluma öğretmek istediğim tek şey de bu.

Bana ırkçı tezahürat yapan insanların bir gün hatırlamalarını istediğim şey de.

Evet, belki birbirimizden farklıyız.

Ancak hepimiz, kardeşiz.

Çeviri: Arhan Ata Pilavoğlu

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Kurtarıcı

Kurtarıcı

1 ay önce
Miras

Miras

2 ay önce
Kesişen Yollar

Kesişen Yollar

2 ay önce