Henin’in Yalnızlığı

Tek el backhand hiç bu kadar güzel olmamıştı. Justine Henin yedi yıl önce emekli oldu fakat güzel oyunuyla hâlâ hafızalarımızda...

1 Haziran 2018

Ne zaman onun taraftarı olduğumu hatırlamıyorum. Anlattığım ilk grand slam finali olan 2006 Avustralya Açık’ta herkese kötü bir sürpriz yapmıştı. Bir tarafta o, diğer tarafta aynı benim gibi ilk grand slam finalindeki Amelie Mauresmo. O maçı daha sonra tekrar izlemedim, Henin’in kaybettiği önemli hiçbir maçı izlemediğim gibi. Mauresmo’nun sinir bozucu ama bir o kadar da etkili bir oyun planıyla maça girdiğini ve Henin’i altüst ettiğini anımsıyorum. Gösterişli şeyler yapmaya çalışmıyor, topu geri çizgiye yakın şekilde şişirerek 1.67’lik Henin’in boy dezavantajından istifade ediyordu. İlk set 6-1 bitti. İkinci sette Mauresmo hiç bozmadan devam ederken skor 2-0’a geldiğinde film koptu. Belçikalı, o anda kimsenin hakkında herhangi bir fikre sahip olmadığı rahatsızlığı sebebiyle maçtan çekildiğini belirtti. Gümbür gümbür oynayarak kariyerindeki en özel ana, ilk grand slam şampiyonluğuna gitmekte olan Mauresmo’nun keyfine limon sıkmıştı. İlaveten, bir slam finali izlemek için stadyumu dolduran, belki aylar öncesinden heves edip parasını ve zamanını harcayan seyirciye de, televizyon başındaki izleyenlere de büyük yanlış yapmıştı.

Tenisin yazılı olmayan kaidelerinden pek çoğunu delik deşik etti o gece Henin. Eğer ayakta durmanızı dahi engelleyecek kadar ciddi bir akut sakatlık yaşamadıysanız, rakibinizin finişe ulaşmasına az kalmışken maçı bırakmazsınız. Eğer o maç bir grand slam finaliyse bunu aklınızdan dahi geçirmezsiniz.

Daha sonra öğrendik ki omuz sakatlığı için kullandığı ilaçlar ve aşırı stres sebebiyle mide spazmı geçirmiş. Tenis kamuoyunu lupus, ebola ya da çiçek hastalığı haricinde bir şey zaten kesmeyecekti, o ayrı ama böylesi bir mazeret, günler öncesinden sözleşilen randevuya bir saat kala mesajla “Ya canım ben biraz kırıklık hissediyorum da, çıkamayacağım galiba kusura bakma” demekten farklı değildi.

Üstelik sicili de bozuktu evvelden. 2003 Roland Garros yarı finalinde Serena Williams’a karşı oynadığı maçta yaşanan ve kariyeri boyunca peşini bırakmayacak olan bir ayıbı vardı. Serena, üçüncü sette 4-2 öndeydi ve yedinci oyunda da 30-0’ı bulmuştu. İlk servisini oyuna sokacakken Henin, hazır olmadığını ifade eder biçimde elini kaldırdı. Serena’nın servisi oyuna girmedi ve Amerikalı, doğal olarak hakemden ilk servis tekrarı istedi. Pozisyonu Henin’e soran hakem, ondan bir teyit alamayınca servisi tekrar ettirmedi. Serena sonraki dört puanı ve ardından da maçı kaybetti. Henin finalde vatandaşı Clijsters’ı mağlup ederek şampiyon oldu. Ne Serena ne de tenis dünyası, literatüre ‘el hadisesi’ diye geçen bu anı asla unutmadı.

2004’te olimpiyat şampiyonu olduktan sonra ülkesine dönüşünde havalimanı mahşer yeriydi. Herkes bilir ki Belçika her dakika olimpiyat altını kazanan bir ülke değildir. Binlerce insan bu coşkuyu onunla beraber yaşayabilmek için toplanmıştı o gün. Ama Henin ne yaptı?

Yorgun olduğu gerekçesiyle kimseye görünmeden arka kapıdan sıvıştı. Halktan kopuk, züppenin tekiydi o artık insanların gözünde. Herkesle can ciğer kuzu sarması, milletin adamı Kim Clijsters etraftayken bu yargıyı vermek de hayli kolaydı zaten.

Ne zaman onun taraftarı olduğumu hatırlamıyorum. Açıkçası, en başından beri günahların (!) oyuncusuydu ‘Juju.’ Ama bunca falsosuna rağmen neden onun taraftarı olduğumu sanırım izah edebilirim.

Dünya, içe dönük insanlar için zor bir yer. Ofiste sadece işini yapan, çok fazla göz teması kurmayan güvenlikçiyi ne kadar da çabuk yaftalarız ‘meymenetsiz’ diye. “Gülmeyi bilmeyen dükkan açmasın” bizdeki deyişlerden biri ama dünya dillerinin birçoğunda üç aşağı beş yukarı karşılığı var. Yani girişimci, sadece kaliteli mal satsa olmuyor. İlla oynamak, şirinlik yapmak zorunda. Göz önündeki sporcular, ticaret sicil gazetesinde ‘eğlendirici’ diye kayıtlı oldukları için, bu anlamda üzerlerindeki yük de manava kasaba göre daha fazla elbette. Pesimist, sessiz, utangaç olmak, hem oyun alanında rakibe üstünlük kurmayı hem de süper kahraman sevdalısı kitlelere kendini kabul ettirmeyi zorlaştırıyor.

Henüz 12 yaşında annesini kaybetti Justine Henin. Güzel bir kız değildi, çevresinde çok sayıda erkeğin olduğu yegâne dönem 4-5 yaşlarında Rochefort’ta futbol oynadığı günlerdi. 2001’de, 19 yaşında Wimbledon finaline çıktı. Venus Williams’a üç sette kaybettikten hemen sonra, Georges Rosiere’in, yani ‘yakınım’ diyebildiği birkaç insandan biri olan büyükbabasının vefat haberini aldı soyunma odasında. 21 yaşında, zaten arasının açık olduğu babasıyla ilişkisini tamamen koparmak pahasına, kendisine ilgi gösteren ilk erkek olan boş gezenin boş kalfası Pierre-Yves Hardenne ile evlendi. Beş sene sonra Pierre-Yves’in, Henin’i mali açıdan sömürdüğü ve onu başka kadınlarla aldattığı ortaya çıkacak, ikili tek celsede boşanacaktı.

Tabiatı itibarıyla pek sokulgan biri olmayan Henin’i, bu yaşadıkları iyiden iyiye hoyratlaştırdı. Müthiş yeteneğiyle basamakları hızlıca tırmanırken kalabalıklar içinde yalnızlığı iliklerine kadar hisseden yirmili yaşlarında genç bir kadından bahsediyoruz. Her zaman en doğru kararları vermedi, kabul. Ama dünyayla baş etmenin bir yolunu bulmalıydı ve kendini koruyabilmek için ne yapabiliyorsa onu yaptı çoğu kez. Asosyal olmak bir tercih değildi. Donanımı başka türlüsüne izin vermiyordu sadece. Bilakis bir yüktü bu. Kameraların önünde yaşarken aslında görünmez olmak isteyen, dünyanın bir numarası… Sürekli elleri titrediği hâlde dünyanın en iyisi olmayı başaran bir cerrah gibi sanki. Bu kolay bir şey değil.

Tenisin giderek uzunların sporu olmaya başladığı bir çağda yarıştı. Williams’ların bizatihi kendileri ve kadınlar tenisinin yapısını belki de bir daha asla geri dönülmeyecek şekilde değiştiren ‘güç tenisi’ ekollerinden doğan golemlerine karşı, Kastamonu’nun Devrek kazasında hâlâ el işçiliğiyle baston imal eden mahir bir ustaydı o.

Martina Navratilova onun için birçok defalar “WTA’in Roger Federer’i” dedi. İbret alabilenler için büyük gizler barındıran bir cümleydi bu. Bir kere söyleyeni, tenis tarihinin en yetenekli kadın oyuncusu olarak kabul görmüştür hep. Oyunculuk kariyerini bitirdikten sonra da tenise yön veren en büyük kanaat önderlerinden olageldi. Tenisle ucundan kıyısından ilgili herkes, bir kadın oyuncuyu bir erkek oyuncuyla kıyaslamanın başlangıç seviyesinde bir hata, kara cahillik düzeyinde bir gaf olduğunu bilir. Ama bu saf yeteneği tanımlamak için alelade sıfatlardan fazlasına ihtiyaç vardı ve Navratilova’nın ezberleri bozmaktan başka seçeneği yoktu. Övgü, her şey beraber düşünüldüğünde “Tenisin gelmiş geçmiş en yetenekli kadın oyuncusu” payesi olarak da okunabilir. Bir diğer duayen John McEnroe, Henin’in backhand’ini “Kadın ya da erkek, gördüğüm en üst düzey tek el backhand” diye nitelendirmişti. Sınırları zorlayan bir başka övgü daha.

Beni en çok etkileyen ise Justine Henin’in tam anlamıyla eşsiz oluşu. Bunu yine en iyi Roger Federer’e referans vererek anlatmak mümkün. Federer’in muhteşem bir oyunu var. Bir tenis fanatiği olarak bu oyunun ne şekilde icra edilmesi gerektiğine dair kafamdaki bütün fikirler onda vücut buluyor. Erkekler tenisinin gelmiş geçmiş en büyük, en özel oyuncusu belki de. Ama ufak bir nokta var. Roger ne kadar yüce olursa olsun, ATP’de onunkine benzer oyuna sahip birçok oyuncu görmek mümkün. All-court tenisi oynayan, kitaptaki her vuruşu yapabilen bu adamlara Dimitrov ya da Gasquet şöyle dursun, 200- 300 küsur numaralarda bile rastladığınız olur. Gelgelelim Henin gibi oynayan bir kadını, bırakın kendi jenerasyonunda, tarihin herhangi bir diliminde bulmak imkânsıza yakın. Ona olan muhabbetimin özü de sanırım bu nokta.

2008 yılında dünya bir numarasıyken tenisi bırakıp 16 ay ayrı kaldı. Geri döndükten sekiz ay sonra Wimbledon 2010’da Clijsters’a karşı dirseğinden yaşadığı sakatlık, 2011 başında yeniden ve bu kez kati olarak spordan kopmasına neden oldu. Emekli olduğunda henüz 29 yaşındaydı, 12 slam finali oynamış, bunlardan yedisini kazanmış, araya bir de olimpiyat tekler altını sıkıştırmıştı. İki kez final oynayıp kazanamadığı Wimbledon ve bunun sonucu olarak tamamlayamadığı kariyer grand slam’i, Justine için olduğu kadar benim için de bir ukde. Artık 33’ünde bir anne ve doğduğu kentin belediye başkanlığını yapıyor ama kadınlar tenisinin son büyük sanatçısı belki sırf bunun için bir kez daha döner gelir.

Bu, beni gerçekten çok mutlu ederdi.

*Bu yazı ilk olarak Socrates’in Aralık 2015 sayısında yayımlanmıştır. Tüm sayılarımıza bu adresten ulaşabilirsiniz.

Emre Yazıcıol

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN