Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

DergiGündemMart 2016TenisHayat Seni Affettim

Serena Williams'ın tenisi 'güç' üzerinden tanımlanıyor. Ama aslında hayat hikâyesi, bu kelimede saklı.

“1951’de Life dergisinde yayımlanan bir  fotoğraf, New York’un kültür çevrelerini karıştırdı. Şehrin sanatsal avangardından seçkin ressamlar ilk kez toplu hâlde görünüyorlardı: Mark Rothko, Jackson Pollock, Willem de Kooning ve soyut dışavurumculuğun diğer on ustası. Fotoğraftakilerin hepsi erkekti ama arka sırada, siyah mantolu, şapkası ve çantası kolunda, tanınmamış bir kadın da vardı. Fotoğraftakiler onun gülünç mevcudiyetinden ötürü hissettikleri hoşnutsuzluğu gizlememişlerdi. İçlerinden biri, kadının bu kareye sızmış olması nedeniyle boş yere özürler diliyor ve aklınca ona övgüler düzüyordu: ‘O bir erkek gibi resim yapar.’ Kadının adı Hedda Sterne’di.”

Eduardo Galeano’nun Kadınlar kitabında ‘Davetsiz Misafir’ başlığının altına yazdığı bu satırların tenis kortundaki karşılığına Williams Kardeşler tekabül ediyor belki de… Serena Williams ve ablası Venus, uzun zaman boyunca korta her çıktıklarında davetsiz misafirlermiş gibi algılandılar. Siyah atletik iki kız kardeş, erkeksi kas gruplarına sahip oldukları için hep bir yamuk bakış açısının kurbanı oldular. Bunun en büyük örneği 2001 yılında Indian Wells Turnuvası’nda yaşanmıştı. Kaliforniya’nın zengin muhitlerinden birinde yapılan bu turnuvanın yarı finalinde Serena ve Venus karşı karşıya gelecekti. Fakat sakatlığı nedeniyle Venus maçtan çekilince, kortta büyük bir tepki oluştu. O dönemde, onları yetiştiren babaları Richard Williams’ın iki yetenekli kızı karşılaştığında hangisinin kazanacağına karar verdiğine dair söylentiler çıkmıştı. Finalde Kim Clijsters’ı yenen Serena Williams seyircinin ırkçı söylemleri eşliğindeki protestolar sonunda gözyaşlarına boğulmuştu. Maçı kazanmıştı. Şampiyon olmuştu. Ama hayatındaki en büyük travmayı yaşıyordu. 1998’de henüz 16 yaşındayken Steffi Graf’ı yenip ilk büyük şampiyonluğunu kazandığı ve “Geliyorum!” mesajını verdiği Indian Wells’te sadece üç yıl sonrasında yuhalanıyordu. Ailecek bir daha bu turnuvaya katılmama kararı aldılar. Duygu ve düşüncelerini -buradaki reaksiyonunda olduğu gibi- kortta ve kort dışında da hep bir dışavurumcu gibi dile getirmeyi tercih etti Serena Williams. Hatta bu onun doğasında vardı. Zorlama değildi yaptıkları. Belki de her röportajında o yüzden “Ben neysem oyum, başka biri gibi davranmadım hiçbir zaman. Ne hissediyorsam, ne yaşadıysam onu ifade ettim” diye anlatıyor kendini.

Yakın zamanda gösterime giren bir filmden, aslında Serena Williams’ın bu tavrının ve savaşçı/ sert duruşunun kaynağını öğrenebiliriz. Straight Outta Compton filmi, gangsta rap tarzının ataları olarak kabul edilen Ice Cube, Dr. Dre ve Eazy-E gibi rap efsanelerinin oluşturduğu N.W.A. grubunun Compton semtinden müzik dünyasının zirvesine doğru yolculuğunu anlatıyor.

Compton, Frank Miller’ın meşhur Sin City çizgi romanından fırlamış bir yermiş o zamanlar. Çetelerin hükmettiği, uyuşturucunun kol gezdiği ve şiddetin kalbinde olduğu bir kâbus bulutundan bahsediyoruz. Filmin bir sahnesinde Ice Cube karakteri, “Neden şarkı sözlerinde şiddeti bu kadar öne çıkarıyorsunuz; bu, gençleri kötü etkilemiyor mu?” minvalindeki bir soruya “Sanatımız gerçek hayatın bir yansıması” diye cevap veriyor. Aslında, babaları tarafından Compton ve çevresindeki kortlarda tenise başlatılan Williams Kardeşler için de durum pek farklı değil. Bilhassa da Serena için. Babaları onların gelecekte karşılaşabilecekleri zorlukları orada adeta simule etmiş; çevredeki çocuklara para verip kortlarda antrenman yapan kızlarına ırkçı küfürler etmelerini sağlamış. Çetelerin kontrol ettiği kortları onlarla kavga ederek elde ettikten sonra, yerdeki cam kırıklarını, uyuşturucu izlerini ortadan kaldırmadan antrenmanları sürdürmüş. Bunlar hep, onlara hayatta karşılaşacakları zorluklara karşı mücadele gücünü, sınırları zorlama tutkusunu aşılamak içinmiş. O yüzden, silah sesi duydukları bir yerde tenise başlayan iki siyah kadın tenisçi de kortta ne hissediyorlarsa onu ifade etmekten geri durmuyorlar.

Serena Williams

Serena Williams, On The Line adlı biyografisinde şöyle anlatıyor o zamanı: “Kortlar çok kötü durumdaydı. Yerde kırık camlar, fast food yemek paketleri, bira şişeleri olurdu hep. Zeminde uyuşturucu kalıntılarını görürdük. Roland Garros merkez kortu olmadığı aşikârdı ama o zamanlar tek bildiğimiz de bu korttu. Babama göre, tenis bizim Compton’dan çıkış biletimiz olacaktı, Los Angeles’ın en zor ve karışık mahallelerinden birinden. Bunun için ne gerektiğini biliyordu. Bize sadece oyunu öğretmenin yetmeyeceğini biliyordu. Tanrı vergisi yetenek ve atletizm bizde vardı. Fakat oyun ve hayatta tutunmak için gereken tutkuyu, demir gibi iradeyi ve sabrı bu şekilde bize aktarıyordu.”

Serena Williams’ın 2009 ve 2011 Amerika Açık turnuvalarında hakemlerle yaşadığı sert tartışmaların içinde belki de bu tavizsiz başarma isteği barınıyordu. John McEnroe gibi hakemlerle tartışmaktan çekinmeyen eski bir yıldız bile onun bu davranışlarını anlamakta zorlandığını söylemişti. Serena da “Siyah bir kadın olmasam yaptıklarım böyle algılanmazdı” diyerek söylemini katılaştırıyordu. Aslında Serena, mümkün olduğunca bu konulara girmezdi.

James Baldwin, Everybody’s Protest Novel adlı denemesinde “İnsanlığımız bizim yükümüz, hayatımız; onun için mücadele etmemiz gerekiyor. Sadece daha zor bir şeyi yapmaya ihtiyacımız var; o da bunu kabul etmek”  demişti. Serena da tüm yükü farklı bir şekilde taşıyordu. Ünlü siyah kadın şair Claudia  Rankine, hayranı olduğu Serena’nın zaten kendince ırkçılığa ve cinsiyet ayrımcılığına  dikkat çektiğini ve mevzubahis yükü kabullendiğini NY Times’a yazmıştı.

Üstelik bunu, her yıl kendini daha da geliştirerek hayata geçiriyordu. O kadar başarıya rağmen, 2012 Roland Garros ilk turundaki mağlubiyet ona çok ağır gelmişti. Ardından çalışmaya başladığı ünlü Fransız antrenör Patrick Mouratoglou ile kariyerini yeniden yoluna koyduğu dönemde beraber izledikleri Mandela filmi onun için bir ilham kaynağı oldu. Kendini ayrımcılık ve farkındalık konusunda daha fazla araştırmaya adadı. Wired dergisinin bir sayısına editör olduğunda ise bunu kabul etme nedenini şöyle açıklamıştı: “Ben siyahım ve bir kadınım. Siyah insanlar için çok bir şey ifade etmeyen, beyaz insanlar için de siyahların farklı algılandığı bir sporun içindeyim. Ama bir şekilde bu yolda gitmek isteyenlerin önünü açmak, onlara ilham kaynağı olmak isterim. Umarım takip ederler. Geleceği beraber değiştireceğiz.”

Babaları da yazdığı Black & White kitabında bu konulara parmak basmıştı. Fakat Serena klasik söylemden uzaktı; buna da kendince yaklaşıyordu. Aynı sene ‘Yılın Sporcusu’ ödülünü aldığı  dergisinin kapağında verdiği pozu da kendi ideal feminizm ve güç sembolü olarak bizzat seçmişti. Evet, Serena Williams korta hırsını, kazanma isteğini ve öfkesini yansıttığında beyaz güvercinler havalanmıyor, barış şarkıları söylenmiyordu. Fakat yine de değişim gözden kaçmıyordu. Takvim Grand Slam’i gelmese de 16 yıla yayılan 21 Grand Slam tekler şampiyonluğu ile kadınlar tenisini yıllarca domine etti.

Aynı Serena, kariyerinin en unutulmaz anı sorulduğunda ise farklı bir cevap verdi. Nostaljiyi sevmeyen ve bazı kupalarının nerede dahi olduğunu bilmeyen Serena bu soruyu “Yıllar sonra, 2014’te Indian Wells’e geri döndüğüm ilk maç” diye yanıtladı: “Duygularım çok yoğundu. Benim için hayatı yeniden keşfetmek gibiydi. Yıllarca Yehova’nın Şahitleri öğretisinde insanları affetmem öğütlendi. Ama ben bunu hep ihmal etmiştim. Onları da affettim.”

Annesi Oracene Price, onun yıllardır bu durumu affetmekte çok zorlandığını ve öfkesini hep içinde saklı tuttuğunu söylemişti. “Artık öyle değil” diyor. Siz de Serena Williams’a önyargılarla mı yaklaşmıştınız? Merak etmeyin sizi de affedecek kadar hoşgörülü belli ki… Aynı, 2016 Avustralya Açık finalinde yenildiği Angelique Kerber’i kucakladığı gibi. O artık, “Erkek gibi tenis oynuyor” diyenleri bile gülerek karşılıyor.

*Bu yazı ilk olarak Socrates‘in Mart 2016 sayısında yayımlanmıştır. Eski sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.