Hayal Kurmak Güzeldi

Her şey bittiğinde, futbolun evine gelmemesi önemli değildi. Önemli olan futbolun eve gelebileceğine olan inancın bir aylık olsa da geri gelmesiydi...

12 Temmuz 2018

Bu yazı ilk olarak Jonathan Liew imzasıyla Independent’ta yayımlanmıştır.


Kükremelerle, bağırışlarla ve Mario Mandzukic’in adeta lazer güdümlü golüyle her şey bitti. İngiltere’nin, futbolun eve gelişini kulaklara adeta küpe yaptığı Dünya Kupası macerası, Luzhniki çukuruna düştü. Parti bitti. Işıklar açık. Herkes dışarı. İngiltere eve dönüyor; fakat futbol, takside kalıp, başka bir yere gidecek gibi gözüküyor.

İngiltere ve Hırvatistan arasında oynanan Dünya Kupası yarı final müsabakası herkesin izlemiş olacağı; fakat farklı iki insanın aynı şeyi görmemiş olacağı bir maçtı. Bakış açıları fazlaydı. Riskler ve ödüller çok büyüktü, duygular çok derindi. Her olan biten, gerçekleştiği andan itibaren milyonlarca farklı tabire doğru parçalanıyordu; tıpkı ışığın kırılması veya camın tuzla buz olması gibi. Ivan Perisic, Hırvatistan için beraberlik golünü kaydettiği an, belki de gördüğünüz şey etkileyici bir atletizm ve çabukluk seviyesiydi. Veya belki de gereğinden fazla yukarıya kalkan bir ayak ve açık bir fauldü.

Mandzukic, Hırvatistan’a galibiyeti getiren golü attığında, belki muhteşem bir kafa vuruşu ve baskı altında inanılmaz bir bitiriclik kabiliyeti görmüşsünüzdür. Ya da önünüzde yükselen o karanlığı, yalnızlığı, tükenmişliği, boşluğu görmüşsünüzdür. Dört yıl, sekiz yıl, 52 yıl, kimin umurunda? Her durumda, İngiltere veya İngilizler, böyle bir heyecanın yaşanması için uzun süre bekleyecek ve o sırada hepimiz yarın sabah yarından kalma ve sinirli bir şekilde işlerimizin yolunu tutmuş olacağız.

Her şeyin ötesinde, oldukça tuhaf bir akşamdı. İlginç ve sürreal duygular birbirine karışmış hâldeydi; umut, korku, çaresizlik. Bu duygular elbette futbolun olmazsa olmazları; fakat bir şekilde, daha öncesinde olmadığı kadar çarpıcı ve tüm çıplaklığıyla hissediliyordu.  Sonuçta, bu tip büyük maçların kendilerine nasıl hissettirdiğini unutmuş bir ulustan bahsediyoruz. Hissettiklerimiz, hazırlanacak anı DVD’leriyle, yıl sonu değerlendirmeleriyle zamanla bize yeniden hatırlatılacak. ITV4’te, bir ulusun acısı coşkulu bir şarkı, tiyatral bir ses ve Kevin Day ile Henning When’in iç burkan gözlemleriyle yansıtılmaya çalışılacak. Fakat, biz izleyenler, hissettiklerimizi ilk seferinde olduğu gibi hatırlayacağız.

Sizin için nasıldı? Hafızanızda ne kalacak? Belki de her şeyi hatırlamıyorsunuz. Belki de her şeyi görmediniz. Belki de Keiran Trippier’ın erken frikiğini kaçırdınız çünkü etrafınızdakilere içki ısmarlamakla meşguldünüz. Belki de maçın tırnak kemirten son kısımlarını izlemeye yüreğiniz el vermedi ve volta atmak için dışarı çıktınız. Fakat Luzhniki Stadyumu basin tribününün 74 numaralı masasının B koltuğundan her şey şöyle gözükmüştü: Dünya Kupası finalini avuçlarının arasına alan ve ellerini yumruk yapmayı unuttuğu için bu fırsatı geri tepen bir İngiltere vardı.

Psikologların bize söylediğine göre, yüksek stres algımızı etkileyebiliyor. Boşluklar daralıyor, zaman yavaş akmaya başlıyor, “her an” sizin için “her şey” anlamını taşıyor. İngiltere’nin turnuvada daha öncesinde olmadığı kadar kopuk oynamasının ve normal bir hızda oynayan Hırvatistan’ın topu onlardan rahatça kapabilecek kadar yavaş oynamasının sebeplerinden biri,  belki de buydu. Kendi hızlarını bulabilme, kafalarındaki metronomun ritmini ayarlayabilme, İngiltere’nin şu noktaya kadar gösterdikleri gelişimin parçalarındandı. Kolombiya’ya karşı penaltıları kullanmak için adım atmadan önce acele etmediler. Pasları rakiplerin düzeyine göre yeterince iyi ayarlayabiliyorlardı.

Belki de daha önceden olduğu gibi her şeyin burada da iyi gideceğini düşündüler. Fakat artan yorgunluk ve aşırı stres birleşince , İngiltere kendi ritmini kaybetti ve bir daha da yakalama şansı bulamadı. Bu çöküş, şüphesiz ki yaralayıcı ve uzun olacak. İkinci yarıda İngiltere’nin hücumu, güzel bir çiçeğin yapraklarını döküp biçimsiz bir hâl alması gibi çökmüştü. Oyun planları, bir İsviçre çakısını andırıyordu; fakat her gereci “boşluklara uzun top” olan bir çakıydı, kullanışsızdı. Özellikle Harry Kane’in ilk yarıda kaçırdığı fırsatlar, haftalarca ve belki de yıllarca akıllardan çıkmayacak.  Fakat her açıdan, geldiğimiz nokta bu. Bu oyunun gölgesi ve şekli; renkleri, görüntüleri ve yankılanan sesleri, İngiliz futbolcuların hayatlarının sonuna kadar taşıyacakları birer parça hâline gelecek. Onların yükünü omuzlamaktaki mantık nedir?

Hayır, haydi güzel zamanları hatırlayalım. Haydi Trippier’in frikiğini hatırlayalım. O nasıl bir vuruştu öyle! Bu büyüklükteki bir maçta bu derecede bir gol atmanın verdiği inanılmaz hazzı tahayyül edebilir misiniz? Trippier’ın golü attıktan sonra sevinçten çıldırmış arkadaşlarının onun dört bir yanını sardığı ve üstüne atladığı anda, ne hissettiğini hayal edebilir misiniz? Elbette yapabilirsiniz, muhtemelen siz de o sırada kendinizi benzer bir durumda bulmuştunuz.

Haydi Kane’in Tunus’a karşı attığı ve son dakikada galibiyeti getiren golünü hatırlayalım. İnanmaya başladığınız an, o an mıydı? Yoksa İngiltere’nin uzun yıllardır uluslararası bir turnuvada oynamadığı bir role bürünüp sahanın sert çocukları gibi oynadığı  Panama maçının ilk yarısı mıydı? Kolombiya ile karşı karşıya geldiğimiz penaltı atışlarını hatırlayalım; kafa kafaya gittikleri ve vazgeçmeyi bir an olsun düşünmedikleri anları. Hayatımızda ilk defa, sanki onların en kötüleri yerine içimizden en iyilerinin oluşturduğu bir İngiltere takımını desteklemenin nasıl akıl almaz bir keyif olduğunu hatırlayalım.

En nihayetinde, futbol bunlardan ibaret ve eğer bunlara yeniyseniz, hoş geldiniz! Futbolun eve gelmemesi, eve gelebileceği ihtimalinden oldukça alakasızdı. İngiltere’nin bu noktaya bundan yıllar sonra tekrar gelememesi ihtimalinin burada kazanılan başarıları asla gölgelememeli. Sezon öncesi hazırlıklarının başladığı, yaz mevsimi neşesinin yakında yerini düşen yapraklara ve kulüp futbolunun tanıdık ritmlerine bırakacak olması şu gerçeği değiştirmiyor; bu muhteşem genç adamlar bir ay boyunca vücutlarını ve ruhlarını ortaya koyarak bize takımımızı geri verdiler.

Acı dolu yıllar devam ediyor. Ama hayal kurmak güzeldi.

Çeviri: Gökhan Önder Aksu

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN