Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolHayal Kurma Zamanı

Şenol Güneş, yeni bir milli takımla hayal kurmaya başladı. İşin iyi tarafı, bu hayal bize sadece yol gösterse yeter.

Eğer Şenol Güneş’in dört sezon süren Beşiktaş kariyerini yakından takip eden biriyseniz bilirsiniz ki tecrübeli teknik adam maç sonunda tribünleri gezmekten pek hoşlanmaz. Çünkü övgüleri oyuncuları alsın ister. Ancak 24 Mayıs akşamı önceki gecelerden biraz daha farklıydı. Güneş, o gün tüm sahayı üçlü çekerek dolaşmıştı. Veda üçlüsü ise şu sözünü destekler nitelikteydi: “Ayrılık, kelimelerle tarif edilemez.”

Üst üste iki lig şampiyonluğu, Şampiyonlar Ligi grup tarihinde toplanan en fazla puan, grup liderliği, Avrupa Ligi çeyrek finali ve her şeyin çok daha iyisinin olabileceği hissiyatı ile birlikte geçen dört koca sene. Şenol Güneş, ayrılığı her ne kadar tarif etmek istemese de zamanın geldiğini biliyordu. Yönetimle gerilen ipler ve iki senedir düşen oyun kalitesi, iki sene önce yakınlaşılan milli takım macerasının ilk adımlarıydı. Beşiktaş’tan sonra çalışabileceği en iyi yer olarak nitelendirdiği milli takım, üç seneliğine Güneş’e emanetti.

“Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi hayal edeceğiz, tespit edeceğiz ve gerçekleştireceğiz.” diyordu tecrübeli teknik adam ilk basın toplantısında. Ve ekliyordu: “Yapmamız gerekenler basit aslında…” Evet, yapılması gerekenler çok da zor değildi. Ancak uzun zamandır öylesine vasat bir Türk milli takımı izliyorduk ki futbol içinden çıkılması imkânsız bir denkleme dönüşmüştü bizim için. Euro 2016 ile başlayıp evde izlediğimiz Dünya Kupası ile son bulan ‘kaotik’ iki senenin en büyük problemlerinden birisi iletişimsizlikti. Fransa’ya gidilen dönemde prim dedikoduları oynanan oyunun önüne geçiyor, sonraki iki sene sonundaysa dedikodular yerini yabancı kısıtlamalarına bırakıyordu.

Bu süre zarfında ne istediğimiz oyunu sahaya yansıtabiliyor ne de yeterli puanları toplayabiliyorduk. İşler sahanın her iki tarafında da kötü gidiyordu ancak şikâyet eden kimse yoktu. Daha doğrusu, ortada şikâyet edebilecek taraftar kitlesi kalmamıştı. İki senedir süregelen iletişimsizlik, Türk futbolseverleri oyuna küstürmüştü. Kariyeri boyunca iletişim konusunda iyi sınavlar verememiş Şenol Güneş ise göreve geçici antrenör olarak başladığı ilk andan bu yana kendine birleştirici ve yol gösterici bir rota belirlemişti: “Milli heyecanı beraberce paylaşıp bir sinerji oluşturabilirsek, arzuladığımız başarılara kavuşacağımıza inanıyorum. El ele verip gerçekleştirebileceğimiz hayallerin peşinden sizlerle birlikte koşacağız.”

Hayal kurmak işin en kolay ve en zevkli tarafıydı. Sonraki her adımsa doğanın kanunu gereği zorlaşırdı. Yapıdaki sorunları kısa sürede tespit eden Güneş, çalıştırdığı her takıma kısa sürede kimlik kazandırabildiği gibi, milli takımdaki etkilerini de daha ilk maçtan hissettirmişti. İşin aslı, tecrübeli teknik adamın hiçbir zaman kısa vadeli hedeflerle problemi olmamıştı. Çözmekte zorlandığı en büyük problem, gerekli değişimleri kısa sürede gerçekleştirememesiydi.
Oynadığınız oyuna ya da yarattığınız bir teze, karşı düşünce yaratılması neredeyse birkaç haftaya kadar kısalmışken, sürdürülebilir olmak artık tamamen yenilenebilir olmaktan geçiyor. Sevindirici haber şu ki Şenol Güneş’in ezeli rakibiyle mücadelesinde eli hiç olmadığı kadar güçlü. Milli takımlar, son yılların en potansiyelli havuzuna sahip ve elit kulüplerin maç seviyelerine göre farklı 11’lere sahip olduğu bir dönemde, böylesine zengin bir kadro kuşkusuz Güneş’in gerekli esnekliği sağlamasında en büyük destekçisi olacak. Yeni dönemde oynanan altı karşılaşmada ana kurgunun etrafındaki farklı değişiklikler, bunun en net göstergesi.

Sol kanatta forvet menşeili isimlere sıkça forma veren teknik adam, bu geleneğini milli takımda da devam ettirdi. Moldova maçında, Vincent Aboubakar’ın ileri uçta görev aldığı dönemde kendisini sıkça sol kenara kaydıran Cenk Tosun; Fransa maçındaysa defansif aksiyonlara Cenk’ten daha fazla girebilen Kenan Karaman forma giymişti. Arnavutluk maçında 4-4-2, Özbekistan maçında 4-3-3 ve ana plan üzerinde klasik bir Şenol Güneş 4-2-3-1’i. Zaman zaman sağ kanatta Kenan, sol kanatta Hakan Çalhanoğlu; Mahmut-Emre-Dorukhan ya da Mahmut-İrfan Can-Dorukhan üçlü orta sahaları. İlerideki üç sene, saha içerisinde birçok şeyin değişeceğine gebe. Aynen de olması gerektiği gibi. Ancak değişmeyecek bir şeyin garantisi varsa, o da Şenol Güneş’in onu tanımlayan ana planı: İzleyenin de oynayanın da zevk aldığı futbol.

Bundan yaklaşık 90 gün önceye kadar, ‘oynayanların, en az izleyenler kadar zevk aldığı’ bir milli maç hatırlamak istediğimizde, takvim yapraklarını 2008’e kadar geriletmemiz gerekebiliyordu. Ancak 8 Haziran akşamı Konya, milli takım tarihinin en özel gecelerinden birisine ev sahipliği yapmıştı. Son dünya şampiyonu Fransa, İzlanda’yı 4-0’la geçtikten sonra hem maçın hem de grubun mutlak favorisi olarak Türkiye’ye gelmişti. Dünya şampiyonuyla karşılaşıyor olmak her ne kadar beraberinde soru işaretlerini getiriyor olsa da iki maçta alınan altı puan geceye umut saçmayı ihmal etmiyordu. Şenol Güneş, Konya’da 40 bin kişinin yarattığı ümitli havayı, beklentileriyle biraz daha anlamlandırıyordu. Umut ile beklenti arasındaki o ince çizginin mutlak bilinciyle.

“Biz ne yapacağız, bu çok önemli. Umut veren bir takımız ve kendi gücümüzü görmek istiyoruz. Biz ortaya bir şey sunacağız, rakipten bir şey beklemeyeceğiz.” Beklentisi ve planları daha ilk dakikadan net bir biçimde belli olmuştu tecrübeli teknik adamın. Taraftarının da olağanüstü desteğiyle tam saha pres yapmayı düşünebilirdi Türkiye, ancak daha önce birlikte iki resmî maç oynamış bir oyuncu grubundan bunu beklemek ne kadar sağlıklı olurdu bilinmez. Hele de karşınızda dünya şampiyonu varken. Şenol Güneş de benzerini düşünmüştü muhtemelen. Milli takım, Fransa’ya Umtiti ve Varane ile ikinci bölgeye kadar topla çıkma imkânı tanıyor, bu ikilinin ikinci bölgeye gönderdiği topların istisnasız hepsinde sıkı pres ve markaj ile alan daraltmaya çalışıyordu. Sahadaki 11 Kırmızı-Beyazlı oyuncunun hepsi, yapması gerektiğinin mutlak bilincindeydi. Şenol Güneş, maç öncesinde de dediği gibi, rakibin değil kendi takımının yaptıklarını görmek istiyordu ve muhtemeldir ki gördüklerinden bir hayli memnun kalmıştı.

Türkiye, ikinci bölgeye kadar topu Fransa’ya bırakıyor ancak olası üçüncü bölge geçişlerinde alanı daraltarak topun tehlikeli ayaklara geçişine izin vermiyordu. Ağırlıklı olarak beklere yönelen toplarda – başta Hasan Ali Kaldırım ve Kenan Karaman olmak üzere – kusursuz pres uygulayan kanat oyuncuları, topun merkeze ya da tekrardan stoperlere dönmesine sebep oluyordu. Merkeze dönen toplarda ise ligin belki de en enerjik ikilisi İrfan Can Kahveci ve Dorukhan Toköz markaj görevini üstleniyor, tek pivotta ise Mahmut Tekdemir zaman zaman üçüncü stoper olarak arkaya sarkıyordu. Bu, işin tamamen konsantrasyon isteyen kısmıydı. Yaratıcılık ve üretkenlik tarafındaysa başka isimler sahneye çıkacaktı.

Sahanın ilk 70 metresinde nasıl oynayacağını kendisinin planladığını, geri kalan 30 metreyi ise oyuncularına bıraktığını söyler Maurizio Sarri. İtalyan teknik adamla iki kez karşılaşıp toplamda dört puan alan Şenol Güneş de oldukça benzerini uyguluyordu Fransa karşısında. Ancak özne çoğuldan ziyade tekildi. Sahanın son 30 metresi, belki de en çok güvendiği oyuncusuna, Burak Yılmaz’a emanetti. Türkiye, geriden oyun kurmakta zorlanmasa da ikinci bölgeye geçişlerde Fransızların yoğun presiyle mücadele etmek zorunda kalıyordu. Bu geçişlerde milli oyuncuların ilk etapta aradıkları isim ise Burak Yılmaz’dı. Tecrübeli santrafor, bir golcüden öte, sırtı dönük oyunda da ligin ve ülkenin en önemli isimlerindendi. Baskıdan dolayı her toplu çıkışta derine inen Burak, top dağıtımında ek bir kanal oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda aldığı topları koruyarak duran top imkânı da sağlıyordu. İlk yarıdaki hemen her pozisyonun hepsinde yer alan golcü oyuncu 30 metrenin son ismi iken, aynı zamanda 70 metrenin ilk ismiydi. Pogba’ya baskından sonra gelen ikinci golse bunun birebir örneğiydi.

Milli takım soyunma odasına her ne kadar 2-0’la girse de ikinci yarı yepyeni bir maçın habercisiydi. Yediği iki golle sarsılmış ve tamamen konsantre bir şekilde ikinci yarıya başlayacak Fransa’ya karşı oyun disiplininden kopmamak, ilk yarıda verilen sınavın bir kademe zorlusuydu. İkinci yarıda Kingsley Coman ve Ferland Mendy’yi sahaya sürerek takımından reaksiyon bekleyen Didier Deschamps, ikinci yarıda da Türkiye’nin konsantrasyonunu kırmak için bir çözüm bulamamıştı. Yaklaşık üç senedir sadece saha dışının konuşulduğu milli takımda saha içi devrimi, tatlı bir tesadüfle, Fransızları yenerek gerçekleşmişti. Artık sadece sahanın içini konuşabileceğimiz bir milli takım ve teknik direktörümüz vardı. En azından şimdilik.

Konya’daki galibiyetten iki gün sonra İzlanda’da yaşadığımız krizle birlikte tekrardan saha dışı olaylarla gündeme gelmemiz çok zaman almamıştı. Saha dışına yönelerek maçın boyutunu bambaşka bir evreye getirmemiz ise son beş maçta dört kez mağlup olduğumuz İzlanda’ya karşı yapılmaması gereken şeylerin başında geliyordu. Basın toplantıları, dışişleri müzakereleri ve bakanlıkların İzlanda’ya hareketiyle birlikte saha içine dönmemiz ne yazık ki 21. dakikayı bulacak, fiziksel mücadelede yetersiz kaldığımız İzlanda’nın ekmeğine yağ sürecekti. Yenilen gol sonrası saha içine dönme gayretimizin yetersiz bir bocalamaya dönüşmesi ise sadece on dakika sürmüştü. İkinci golle birlikte, bir türlü veremediğimiz İzlanda sınavında yeniden başarısız olmuştuk. Ada ülkesinden ayrılırken bir sonraki maçın tamamen oyun odaklı konuşulmasını umsak da hepimiz bunun imkânsızlığı üzerinde hemfikirdik.

İzlanda kriziyle ara verilen milli takım serüvenimiz 7 Eylül’de Andorra karşılaşması ile yeniden start alacak. Basın toplantılarında, geçen üç aya rağmen, İzlanda’nın ismini yine duymak sanıyorum ki kimseyi şaşırtmaz. Saha dışında vakit geçirmek bize hiçbir zaman yarar sağlamasa da üstüne günlerce konuşmak belki de bizi biz yapan şeylerden birisi. En mutlu anlarımızda her zaman en uç noktayı hayal etmeyi sevdiğimiz gibi. Şenol Güneş, yeni bir milli takım takımla hayal kurmaya başladı. Hayal ettiği uç nokta hakkındaysa hiçbir fikrimiz yok. Ancak İngiliz yazar Jeanette Winterson’ın da dediği gibi, “Bir yeri tarif edebildiğiniz sürece, o yerin haritada olup olmaması bir şeyi değiştirmez.” Şenol Güneş’in hayallerini haritada göstermesine gerek yok. Yolculuğumuzda bize sadece yolu tarif etse yeter.

Yazı: Arhan Ata Pilavoğlu

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Kurtarıcı

Kurtarıcı

2 hafta önce
Miras

Miras

3 hafta önce
Kesişen Yollar

Kesişen Yollar

4 hafta önce