Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolGündemHayal Albümü

Yusuf Yazıcı'nın Türkiye'nin kuzeyinden Fransa'nın kuzeyine uzanan öyküsünün henüz başlarındayız. Anılar, hayaller ve fotoğrafların eşliğinde buraya kadarki süreci dinliyoruz…

Caner Eler & Atahan Altınordu’nun gerçekleştirdiği bu röportaj ilk olarak Socrates’in Temmuz 2020 sayısında yayımlandı. Tüm sayılarımıza bu adresten erişebilirsiniz.


Bir saat. Yusuf Yazıcı’yı harika bir kariyerin beklediğinden tamamen emin olmak için bize bu süre yetti. Trabzonspor’da yaptığı ilk çıkışla herkesi beklentiye sokmuş ve çok geçmeden hem Lille hem Trabzonspor hem de Türkiye’de yetişmiş futbolcular adına rekor bir bedelle yurtdışına transfer olmuştu. Ancak bugüne kadarki planlı ilerleyişini ve gelecek hayallerini dinlediğimizde bunun henüz ilk adımlar olduğunu daha iyi anlıyoruz. Tahmin ediyoruz, önümüzdeki satırlar size de aynı şeyi düşündürecek…

Pandemi sürecinde tedavin sürüyordu, nasıl geçti bu dönem? Euro 2020’nin ertelenmesi nasıl etkiledi seni?

Ameliyat olmadan önce moralimin bozulduğu tek nokta şampiyonayı kaçırma ihtimalimdi. Sakatlanıp doktordan haber aldığım gün annemle konuştum, tabii herkesin morali bozuk. Annem “Dert etme oğlum, bir sonraki turnuvada oynarsın. Her işte bir hayır vardır” dedi. Sonrasında Roma’da ameliyat oldum ve orada 2,5 ay kaldım. Bilerek orayı seçtim çünkü hâlâ bir ümit taşıyordum. Doktorum “Seni şampiyonaya yetiştireceğim, sadece çalış” dedi. Sabah saat onda antrenman başlıyordu, öğlen birde bitiyordu, bir saat uyuyor ve yemek yiyordum, sonra üç buçukta bir daha antrenman başlıyordu. Altı buçuk gibi bitiyordu, ondan sonra da otele gidip ekstra karın kası, üst vücut, kol çalışıyordum şampiyonaya yetişme hırsımı dindirme amacıyla. İki-üç ay, günde yedi saate yakın çalıştım. Roma’da virüs çıkmaya başladıktan sonra Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Pazartesiydi uçağım ama cuma günü uçalım dedik. Çünkü tedavim bitmişti. Eğer pazartesiyi bekleseydim İtalya’da mahsur kalacaktım. İstanbul’dayken de baktım bu pandemi bitecek gibi değil ve benim de çalışmam lazım. Antalya’ya gittim, Gloria Sports Arena’da çalışmaya devam ettim. Ondan sonra da Trabzon’a döndüm ama ben hep çalışıyorum çünkü kafamda şampiyona vardı. Ardından iptal haberi geldi. Belki o çalışmamı gördüler, “Yusuf da oynayamıyor, bari oynasın” dediler. Şaka bir yana tabii ki keşke kimse ölmeseydi de ben şampiyonayı kaçırsaydım.

En geriden alalım. Çocukluğundan ve büyüdüğün köydeki günlerden…

Altı yaşından 17 yaşına kadar okula gidiyoruz. Yazları arkadaşlarımız tatile gidiyordu, ben işe gidiyordum anneannemle. Yaylanın çobanıydım. Ama o kadar memnunum ki o günleri yaşadığıma… Hâlâ köye gittiğimde anneannem onu söyler, “Padişahım ne güzel zamanlar geçirdik seninle, ne güzel yemekler yedik beraber” diye. Abartmıyorum, bana kompakt futbolu o öğretti. İnekler hep beraber çıkarlar yaylaya, arkadaşlık kurarlar. Bir sene anneannemin dizinde sorun vardı, biz diğer yaylacılardan on gün geç gittik. Sabah yedi buçukta kalkıyorum, kahvaltı yapıyorum, sekizde inekleri götürüyorum otlanacakları yere. Otuz tane inek orada. Bizim de üç tane ineğimiz var. İnekler bir anda kavga etmeye başladılar. “Anneanne ne oldu, baksana bizim ineklere” dedim. Boynuz boynuza girişiyorlar, çok sert
bir kavga var. Anneannem dedi ki “Şimdi ısınıp kaynaşacaklar, merak etme.” Ben içeri giriyorum, onları ayırıyorum, bizim inekleri bu tarafa getiriyorum. En sonunda alanı paylaştılar. Neyse buralara girersek çıkamayız, ben sadece inekleri, yaylayı anlatırım, röportajı da kimse okumaz.

Öğrencilik yıllarımda ise hep sokak aralarında top oynuyordum. Aşağı mahalle, yukarı mahalle; öyle maçlar oynardık ki… Yalnızca annelerin verdiği aralarda dururduk, ekmek içiyle domates peynirimizi alır, devam ederdik. En az altı-yedi saat maç yapardık. Bir gün öyle bir maç yapıyoruz ki maç onda bitecek. 9-9 oldu, 11’e uzuyor. 11-11 oldu, 12-12, 13-13 derken bitmiyor maç. Tabii o zaman ne VAR sistemi ne hakem var, kaleler taştan. Bir penaltı verdiler rakip takıma, ben dedim ki penaltı yok burada. Eğer atarlarsa kaybedeceğiz, kaybetmeye tahammülüm yok. Ben de ne yaptım, iki tane taş var ya kalelerde, bir tanesini alıp eve götürdüm ve maç bitti. Böyle çok anım var. Küçüklüğümü dolu dolu yaşadım. O arkadaşlarımla hâlâ da görüşürüm. Arada sallarlar, eleştirirler görüntülü konuştuğumuzda.

Geçen yıl Hami Mandıralı ile görüşmüştük, Trabzon’daki sokak futbolunun Türkiye genelinin de üzerinde olduğundan bahsetmişti ama “Şimdi çocukların hiç oynayacak yeri yok. O sokaklar bambaşka” diye eklemişti.

Demin aşağı-yukarı mahalle arası futbol oynuyoruz diye anlattığım Erdoğdu’daki o mahalle artık yok. Nou Camp Erdoğdu dediğimiz yerden yol geçiyor şimdi. Biz de mecbur, taşınmak zorunda kaldık. 10-15 yıl önce her yer boştu, sokak aralarında turnuvalar yapıyorduk. Ama son zamanlarda betonlaşmaya yöneldiğimiz için tüm bunlar maalesef kısıtlandı.

Mahallede başlayan futbol maceran Trabzonspor seçmeleriyle değişiyor…

Ayfer Karakullukçu İlkokulu’nda okuyordum. Dediler ki Trabzonspor seçmeleri okula gelecek. Trabzonspor’da oynamayı çok istiyoruz, hayalimiz. O zamanki öğretmenimiz de hiç sevmezdi futbol oynayanları. Bir gün nöbetçi öğrenci kapıyı çaldı. “Öğretmenim,” dedi, “erkek öğrenciler arkadaki sahaya gelebilirler mi? Trabzonspor’un seçmeleri var.” Hoca izin vermedi. Benim o an nabzım içimden taşıp fırlayacak gibi oldu. “Hocam bırakın gidelim, şurada oynayalım” dedim. O da sınıfında kimsenin futbol oynamasını istemediğini söyledi. Öğretmenimle de hâlâ görüşürüm, doğru kararı vermişsin diyor şimdi. O haklı olarak eğitimi ön plana koyuyordu. Neyse nöbetçi bir daha sözü aldı, “Öğretmenim müdür beyin isteği bu, bütün erkek öğrencilerin bahçeye gitmesi gerekiyor” dedi ve öyle çıkabildik. İki takım yaptılar, kaleler de hazır. Santrada arkadaşım Emre topu bana bıraktı, ben herkesi çalımlayıp 15-16 saniyede gol attım. Sonra düdük çaldı. Hoca geldi yanıma, “Oğlum sen dışarı çık” dedi. O zaman algı yok ama tabii, zaten heyecanlısın, nabzın yüksek. Afalladım, bir anda gözlerim dolmaya başladı. Hoca neden ağladığımı sordu. Ben seçilmediğim için ağladığımı söyledim, o da “Oğlum biz gördük göreceğimizi, merak etme seçtik seni” dedi.

O mahalledeki takımların en iyisi sen miydin yoksa var mıydı daha iyileri?

Yani kendimi övmeyeyim ama en iyisi bendim ya. Erdoğdu’yu bilen bilir, parasına maçlar oynanırdı. O zaman 8-9 yaşındayım ama 16-17 yaşındaki abilerle de oynuyorum. Abiler “Yusuf sen gel. Maçı kazanırsak sana kola ısmarlayacağız” diyorlardı, tabii biz bilmiyoruz ki o zamanlar işin içerisinde para var. Maç oynuyoruz, ben gol atıyorum ve kazanıyoruz derken onlar arkaya geçip bir şeyler değiş tokuş ediyorlar ama ben göremiyorum orayı. Neyse ama maçın sonunda bana bir bardak kolayı veriyorlardı, yoluma devam ediyordum.

Trabzonspor’da seçme sonrası nasıl devam etti o yıllar?

O dönem bütün Trabzon’un okullarına gitmişler ve bizi seçmişlerdi. En az yüz kişiydik. Mehmet Ali Yılmaz Tesisleri’ndeki suni çim sahayı ve bizi dört takıma böldüler. Birinci takım seçilenlerin olduğu takım ama onu tabii biz anlamıyoruz, biz sadece top oynuyoruz. İkinci takım, birinci takıma geçebilecek oyunculardan oluşuyor. Üçüncü ve dördüncü takımlar, “Oynayın da hevesiniz gitsin” takımı. Birinci-ikinci takım arasında gidip gelerek devam ettim ve son olarak birinci takımda kaldım. Seçme sonuçları belli olacak, Salim Hoca (Doğan) geldi ve zarf dağıtıyor. O zamanlar kim kaybetti bilmiyoruz, şimdilerde öğrendik: Kaybeden oyunculara zarf veriyorlarmış, teşekkür mahiyetinde. Hoca zarf verdiklerinin ismini söylemeye başladı ama hep baba adlarını söylüyor. Ben de hocanın yanında duruyorum. Öyle bir şey ki tir tir titriyorum; ya eleniyorsun ya Trabzonspor’da oynuyorsun. Salim Hoca demez mi “İsmail Yazıcı.” Ben öyle bir baktım Salim Hoca’ya, sonra kendi kendime düşündüm “Nasıl yani İsmail Yazıcı?” diye. Ben tam ayağa kalkıp yanına gidecekken, “Sen dur, sen değilsin” dedi. Başka bir İsmail Yazıcı varmış ama o an ölecektim. O gruptan 23 oyuncu devam ettik.

Liselerarası dünya şampiyonu olacağınız Erdoğdu Lisesi’ne kadarki süreçte en unutamadığın anlar nelerdi?

8 yaşından 13 yaşına kadar hakikaten iyiydim. O yaşa kadar herkesin fiziksel durum aşağı yukarı aynı olduğu için teknik önemliydi. Ben de her şeyi yapıyorum. 13’ten sonra, ergenliğe giren oyuncular bir anda uzadılar, kalıplandılar ama ben hâlâ aynıydım. 14 ve 15 yaşlarında iki yıl hiç oynayamadım. Sadece deplasmanlara gidip maçları izliyordum. Antrenmanda gayet iyiyim ama maça çıkmıyorum. Bizim ailenin yapısı öyle bir anda uzuyoruz. Kardeşim de mesela şu ara “Abi herkes benden uzun” diyor, “Bekle oğlum, sakin ol” diyorum.

Bizim Trabzonspor’da her yıl hocalar toplantı yapar. Ben 16 yaşına girerken yine kurul toplandı. İki yıldır maç oynamadığım için iyi de değilim. Diyelim işte sekiz hoca var; birisi seni istiyor, başkası istemiyor falan derken karar veriliyor. Neyse sıra bana gelmiş, bazı hocalar demiş ki Yusuf’un artık gitmesi gerekiyor. Amatör takımlara yollamayı düşünmüşler beni. Gelişimi ve büyümesi durmuş gözüyle bakıyorlarmış bana. İşte o kurulda Özkan Hoca (Sümer) öğreniyor beni yollayacaklarını, diyor ki “Yusuf kalacak.” Özkan Hoca’yla sekiz yaşında çalıştım. Antrenmanlarımıza geliyordu o dönemde, çok detaylı ve birebir çalıştık. İnanılmaz futbol düşüncelerine sahip olan bir adam. Benim için “O kötü de olsa, oynamasa da bekleyecek. Çünkü yeteneğine güveniyorum” demiş. Direkten döndüm ama tabii o sırada bundan haberim yok. Ben de o kadar hırslıyım ki… E Trabzonluyuz bir kere. Yaylaya gittim her zamanki gibi ve babam bu dönemde bana her anlamda çok yardımcı oldu. Yükledi arabaya yumurtaları, tavukları, etleri. O zaman da durumumuz çok iyi değil ama her şeyini yolladı yaylaya. Belki borç bile almıştır satın alırken malzemeleri. Ama öyle bir çalışıyorum ki… Çobanlık yapıyorum sabahları, inekleri götürüyorum, ondan sonra bayır yukarı antrenman yapıyorum. İniyorum çıkıyorum, durmadan şınav çekiyorum. Ormanda antrenman yapıyorum. Tabii anneannem de Anneannesi ve babaannesiyle, 2019 yedirip içiriyor. Keza annem gece üçte kaldırırdı beni, ineklerimizden sağılmış taze sütü, balı, çiğ yumurtayı içirirdi. Her gece yapardı bunu kilo almam için. O yaz 13 santim uzadım. Bizim altyapıda da şöyle bir şey var, yeni gelen her oyuncuya sıcak davranırız ki yabancılık çekmesin. “Kardeşim bir isteğin, sorunun var mı?” diye hep sorarız. Sezon başı geldi. Arkadaşlarım bana diyor “Kardeşim hoş geldin. Var mı bir isteğin?” Oğlum dedim, ne diyorsunuz… Ben Yusuf’um diyorum, manyak mısınız, tanımadınız mı beni? Tabii herkes ne oldu sana diye soruyor.

O sene yaş grubumuza Mutlu Dervişoğlu geldi hoca olarak. O da benim için “Gitsin” diyenlerdenmiş. İlk idmanda döndü bize, “Arkadaşlar ben futbolculuk zamanımda hiç koşmadım, koşmayı da hiç sevmem ama sizi çok koşturacağım.” Sezon öncesi kamplarda Yo-Yo testleri olur, onu yaptırdı bize. Test bir başladı, o kadar hırslıyım ki… Düdük sesi geldiğinde bırakmamız lazım, ben devam ediyorum. Gidip geliyorum durmadan, millet de bu manyak ne yapıyor diye beni izliyor. 1600 yaparak rekor kırdım, hocaların söylediğine göre şu anki A Takım seviyesi. “Oğlum sen ne yapıyorsun?” dediler, “Hocam ben yayladan, rakım 3000’den geldim. Sütü, yağı, peyniri; hepsini yedim de geldim” diye cevapladım. Yine bir gün antrenmana gideceğiz, Mutlu Hoca yanıma geldi: “Oğlum sen orta saha mı oynamak istiyorsun?” Dedim “Hocam Allah mı söyletti size bunu?” Artık beni orta saha oynatacağını söyledi. O günden sonra da hep orta saha oynadım. O zamana kadar sol açıktım ve cidden oynamak istemiyordum top bende olmayınca.

Sokakta herkes birisi olur ya… Sen kim oluyordun, kimi örnek alıyordun?

Şu futbolcu gibi olayım diye hiç demedim ama şunun özelliklerini alayım dedim. Kaka’yı, Ronaldinho’yu, Iniesta’yı çok seviyordum. Messi’yi, Ronaldo’yu izliyordum gençlik dönemlerinde. Problemleri nasıl çözüyorlar diye inceliyordum. Yaptıklarını kendime nasıl katarım, o bakış açısıyla nasıl oynarım, bunların hepsini nasıl entegre ederim? Bunları sorardım.

Peki Trabzonsporlu bir efsanen var mıydı? Hami-Ogün-Abdullah dönemine yaşça yetişemedin ama Gökdeniz-Fatih Tekke ikilisinin takımı mesela…

Gökdeniz, Fatih Tekke ve bir de Yattara… Tabii ki onları çok severek büyüdüm. Benim ilk gittiğim maç 2005-2006 sezonu Fenerbahçe maçı. Avni Aker’deki Maraton’da direkler vardı, o direklerden göremiyorum, babam aldı beni sırtına. Hatta o maç Fatih Tekke iki gol atmıştı.

Sonraki yıllarda Avni Aker Stadı’nda top toplayıcı olarak da bulundun…

Of… Çok… Aslında takım 23, 24 kişi oluyordu ve 12-12 gidiyorduk maçlara. Bir maça sen gidiyordun diğerine gidemiyordun. Ben bir yolunu bulup her maça gidiyordum. Lille’in Trabzonspor’la oynadığı maça da gitmiştim, hayat işte. O Avni Aker’in kale arkasındaki atmosfer, dışarıdaki bilet satışları… Hepsi o kadar güzeldi ki. Maçtan önce köfte ekmeğimizi yerdik, ayranımızı içerdik, para da vermezdik top toplayıcı olduğumuz için. Ondan sonra maça çıkardık ve Avni Aker en çok oynamak istediğimiz yer… Maç sonunda bir de harçlık koyuyorlardı cebimize, e daha ne istersin… Bir de takım ısınmaya çıkıyordu, e biz de top toplayıcıyız ya, yalandan topu sahaya atıyordum ki çime girip nasılmış diye bakayım. İlk kaleciler çıkardı, bir şekilde topu içeri atayım da nasılmış o kaleye gol atmak diye o hissi yaşayayım diyordum.

Trabzonspor altyapısındayken, belli bir yaştan sonra, her sene harçlığından ayırıp fotoğrafçı çağırmışsın…

İnsan ne düşünüyorsa gerçekten olur ya, ben bugüne şansa gelmedim. Kendime çok inanıyordum ve her zaman da inanmaya devam ediyorum. O zamanlarda kafamda kurduğum hemen hemen her şeyi yaptım. Antrenmana gidiyordum, kitap okuyordum, derslere giriyordum… O ara çok fazla kişisel gelişim kitabı okuyordum. Takıyordum kulaklığı, açıyordum ‘slow’ bir şarkı ve deli gibi kitap okuyordum. Bir gün kitap diyor ki şu an söylediklerimi yapın: Elinize kalemi kâğıdı alın, başlayın hayallerinizi yazmaya. Ben de o kadar kaptırmışım ki kendimi, deli gibi hayallerimi yazmaya başladım.

O fotoğrafları çektirdiğim zaman ne zaman biliyor musun? Altyapıda kadro dışı kaldığım zaman. Sadi Hoca (Tekelioğlu) dönemiydi, altı-yedi ay oynamadım. Bir şekilde antrenman yapmam lazım çünkü aileme söylemedim, kimse bilmiyor. Benim futbol manyağı olduğumu biliyorlar, ben de onları üzmek istemedim. Birkaç ay pembe yalanlar söylemek zorunda kaldım. Ondan sonra yeni bir strateji buldum. Liselerarası Dünya Şampiyonası vardı, oynamayı çok istiyordum. Biriktirdiğim paralarla kendime kondisyon aleti, ip, ağırlık aletleri aldım. Bizimkiler uyuyor evde, elimde çantayla görünce sanıyorlar ki antrenmandan geldim. Yalandan çantayı eve getiriyorum, gece bizimkiler yatınca saat 12-1 arası kulaklıkları takıp antrenman yapıyorum.

Bir gün yine antrenmana gidiyorum diye çıktım… Erdoğdu Mahallesi’nin üstünde Atatürk Köşkü vardır. O köşkün orası bayırdır hep, giderdim oraya hava kararınca. Kafayı kırmışım, hırslıyım. Geceleri köpekler havlaya havlaya geliyor, onlardan korka korka antrenman yapıyorum. En sonunda bir fitness salonuna yazıldım, turnuvada dünya şampiyonu olduk ve geri döndüm Trabzon’a. Her oyuncunun bir kırılma noktası olur, benimki de orasıydı. Eğer orada vazgeçseydim şu an bu görüntülü konuşmayı yapmayacaktık. Zaten haksız yere kadro dışı kaldım deyip bırakabilirdim. Ama kazanmayı, başarmayı ve devam etmeyi isteyen bir yapım var.

Kadro dışı kalıp geri döndün. Sonra 18 yaşında yavaş yavaş A takım kapısı açıldı. Üst yapıya geçişler sancılı olur. Ülkemizde de birçok yetenek kayboldu böyle.

Altyapıdan A takıma çıkacak oyunculara A takımın yaptığı antrenmanların benzerini yaptırmamız gerekiyor. Yoksa oyuncu afallıyor. Alışana kadar üç-dört ay geçiyor çünkü geri kalmışsın onlardan. Kendi özelimde konuşursam, çok zorluk çekmedim. Hem iyi çalışıyordum hem de o dönem çok iyi hocalarla çalışmıştım. Salih Tekke, Salim Doğan, Sadi Hoca, Özkan Hoca… Ama Türkiye’de bu bir sistem sorunu. A takıma oyuncu çıkınca hemen “Zayıf” diyorlar. E zayıf çünkü sen onu güçlendirmedin. Bunu çözersek altyapıda nice çok iyi oyuncularımız var. Hele bizim Trabzon, futbolcu fabrikası.

Sen takımda nasıl yer edindin?

Sadi Hoca çıkardığında oynamaya başladım. Sonra Hami Hoca geldi ve o da oynattı beni. O dönemde kötü bir süreç vardı. Takım olarak iyi değildik. Şans bulunca iyi de değerlendirdim.

Ama sonraki sene başında alt takıma geri gönderildin. O bir hayal kırıklığı yaratmadı mı?

2016-17’de yarım sezonu iyi geçirmiştim. Sonra sezon başı kampına gittik, Ersun Hoca (Yanal) geldi. İyi de bir kamp dönemi geçirdik. O ara ilk altı ay hiç oynamadım. A takımla antrenman yapıyordum ama maçı ikinci takımla oynuyordum. İnsan ister istemez üzülüyor. Ama şunu düşünüyordum; bir gün bana şans geldiğinde en iyi şekilde değerlendirmem gerekiyor. Eğer değerlendiremezsen o istediğin Yusuf Yazıcı olamayacaksın diyordum. Bu yüzden motivasyonumu kaybetmedim.

Kimse sana bir açıklama yaptı mı neden alt tarafa gittiğine dair?

Fiziksel durumum yetersiz bulunmuş olabilir. Ersun Hoca’nın da benim gelişimime çok büyük bir katkısı oldu. Beni hazırlamak istedi diye düşünüyorum. Ya da beni hemen ateşe atmak istemediği içindi.

Daha o günlerden itibaren herkes seni Avrupa’ya yakıştırdı. “Bu çocukta tam Avrupa stili var, hemen gitmeli” gibi cümleleri hatırlıyoruz. Bu neden kaynaklanıyordu sence?

Aslında bu soruyu önce size sormam gerekiyor. Belki sol ayaklı oluşum etkilidir, neticede sol ayaklı oyuncular biraz daha ön plana çıkıyor. Belki anlattığım hikâyelerim, hayallerim, hedeflerim; belki oyun tarzım, saç tarzım… Bilmiyorum ki. Evet size sormam lazım. Niye böyle düşünüyorsunuz, siz söyleyin…

Bu fikrin toplumca yaygınlaşmasında bizce dış görünüşünün de etkisi var. Bunun dışında 1.80 üzeri boyunla top sürmen, dikine oyun stilin de dikkat çekici. Ama hepsinden önemlisi top ayağına gelmeden önce ne yapacağını bilen, düşünen futbolculara da az rastlıyoruz Türkiye’de.

Şu konuşmanın üzerine İstanbul’da bir çay içmek şart oldu! Eyvallah ya, çok teşekkür ederim.

Çaylar bizden. Şu da önemli, Türkiye’de her çıkan yeni futbolcuya büyük umutlar bağlanır, sempati beslenir. Kısa süre sonra işler tersine döner, en ufak hata göze batar. Sen böyle bir süreci pek yaşamadın gibi?

Bana da bir ara biraz oldu sanki ya… Bizim şurada sıkıntımız var: Bir oyuncunun gelişimini sindire sindire görmek gerek. Ama biz her şeyi
bir anda yapmasını istiyoruz. “Çıksın hemen oynasın abi, gol atsın, bir şey yapsın. İyi futbolcu kendini belli eder.” Sizin yerinize gelecek adam, şu anda sizin yaptığınız işin aynısını yapabilir mi? Zamana, tecrübeye, alışmaya ihtiyacı var. Ama futbolcuya gelince “Abi çıksın saldırsın, ben onun yerinde olsam çimleri yerim!” (Gülüyor.) Öyle olmuyor ki! 19 yaşındaydım, bir ara kötü gitmeye başladı. Hemen “Ne oldu bu çocuğa, şunun gibi olacak” falan diye kötü kötü örnekler vermeye başladılar. Ne mutlu ki bir ekiple çalışıyorum, dört-beş yıldır çok iyi bir psikoloğum var, onunla çalıştıkça kendimle daha da barışık biri oldum. Eksiklerimle ya da utandığım özelliklerimle yüzleştim. Psikolog Yeşim Canlı, çok geliştirdi beni. O kritik dönemleri bu katkılar sayesinde yönetebildim. Biliyorsunuz o geçişi aşamayan çok yetenekli oyuncular istediklerini bulamadı. Benim düşüncem şu oldu: Kendime ne kadar çok yatırım yaparsam hayallerime o kadar yaklaşırım.

Bu vizyon her futbolcuda olmuyor ama senin de içinde bulunduğun yeni jenerasyon sanki daha farklı…

Di’ mi? Biraz daha farklıyız. İnsanların, sizlerin daha çok hoşuna giden tarzda bir jenerasyonuz diye düşünüyorum. (Gülüyor.) Ben kendimi hiç tam bulmuyorum. Kendimde geliştirecek çok şey görüyorum ve bunu sadece futbol anlamında da söylemiyorum. Çünkü çocuklar, bizi rol modeli olarak görüyorlar. Altyapıdaki bir çocuk beni örnek alıyorsa ben ona iyi bir mesaj vermeliyim.

Lille’e geçişin nasıl gerçekleşti? Sportif direktör Luis Campos ve ekibinin müthiş bir oyuncu gözlem sistemi var. Seni de o şekilde mi bulmuşlar?

Campos ilk görüşmemizde “Seni Monaco zamanında da istemiştim, sonunda oldu” dedi. 19-20 yaşlarımda beni Monaco da istiyordu, meğerse o isteyen de Campos’muş. “Seni şöyle kullanmayı planlıyoruz, gelecekte böyle olacak” gibi sözleri güven verdi bana. Bir de Lille’in futbol endüstrisine nasıl katkı yaptığını, pek çok futbolcunun kariyerinde dönüm noktası olduğunu biliyorsunuz. Birçok teklif olmasına rağmen bu projede olmak istedim. Şampiyonlar Ligi’nde oynama fırsatı da vardı.

Transferin sırasında Trabzonspor Başkanı Ahmet Ağaoğlu seni biraz taraftarın önüne atar gibi oldu. “Biz bırakmak istemiyoruz ama o gitmek istiyor” dediğini hatırlıyoruz. Sen nasıl yaşadın bu süreci?

Ayrılığımla ilgili süreci çok da anlatmak istemiyorum, zaten ayrıldım. Taraftarlar da üzüldü, ben de üzüldüm, ailem de üzüldü… Hayallerim olduğu için, Avrupa’da ülkemi temsil etmek istediğim için ayrıldım yoksa ben annemin, babamın gözümün önünde ağlamasını ister miydim? Bir gün zaten tekrar Trabzonspor’a gelirim, şampiyonluk için savaşırım ama o gün için bu adımı atmam gerekiyordu.

Yabancı sınırı hakkında ne düşünüyorsun?

Yabancı gelsin, istediği kadar gelsin ama öyle bir kriter getirelim ki altyapıdan da oyuncu oynatmak zorunda kalalım. Yoksa Trabzonspor’dayken de çok yabancı oyuncudan büyük katkılar gördüm ama her yabancı da gelmesin. Gerçekten çok yetenekli oyuncularımız var aşağıda forma bulamayan. Karar vericilerin bu dengeyi kurması lazım.

Peki futbolcu ihracımızın artmasında mevcut sınırın etkisi var mı? Türkiye’de daha keskin bir yabancı sınırı olsa kariyerin yine aynı şekilde mi seyrederdi?

Bence bu daha çok oyuncunun düşünce yapısına bağlı. Şu anda da Avrupa’da oynayabilecek kalitede olup da rahatlığından ödün vermek istemeyen oyuncular var. Belki de hayalleri yok, belki de hayalleri oraya kadar. Zorla değil ya… Benim öyle değildi ama. Zoru severim.

Zor da bir coğrafyaya gittin.

Lille’e transfer olduğum sırada herkes “Ya İspanya Ligi’ne daha çok yakışırdı” diyordu. Siz de belki yorumlar yapmışsınızdır, kulaklarım çok çınladı çünkü o ara! Ben İspanya’ya gidecektim ama dedim ki biraz daha zor bir yere gideyim. Fransa Ligi fiziksel açıdan gerçekten çok üst bir seviye. Buraya gelip o fiziksel gücü aldıktan sonra düşünsenize İspanya’ya gittiğimi… Onun için burayı tercih ettim. Daha 23 yaşındayım. Evet, zor. Fiziksel açıdan zor, kondisyon açısından zor, Kuzey Fransa’nın iklimi zor… Ama bu zorlukları yaşamalıyım. Bir insanın yeni bir yatağa yattığında bile alışmak için birkaç haftaya ihtiyacı oluyor. Ben de bu yılı alışma süreci olarak düşünmüştüm. Bu yüzden takım arkadaşlarımdan daha fazla çalışmaya gayret gösterdim. Biraz kendimi bulmaya da başladığım noktada sakatlandım ama durumumdan memnunum. Ligi daha iyi biliyorum, daha tecrübeliyim, daha güçlüyüm.

Christophe Galtier ile ilişkin nasıl? Farklı bir hoca, farklı oyun tarzı, farklı pozisyon…

Beni daha çok sağ tarafta oynatıyor çünkü fiziksel olarak biraz eksiğim olduğunu biliyor. Ortada daha fazla efor sarf etmem gerekiyor ve lige alışana kadar sağ kanadı daha uygun gördü. Aramız çok iyi. Her antrenmandan önce sohbet ediyoruz, o sıcakkanlılığı bana gösteriyor.

Zeki Çelik’in takımda olması senin için avantaj ama geçmişte yurtdışına giden bazı futbolcular için çok yapılan bir eleştiri vardır: “Türklerle kaldı, oraya gerçek anlamda adapte olamadı.”

Kulübün içinde zaten hep Fransızca konuşuyorum. Kulüp dışında da Zeki’yle bilmediğimiz, yeni şeyler öğreneceğimiz yerlere gidiyoruz. Oraya tam anlamıyla entegre olabilmek için oranın insanıyla beraber olmam, onlarla harmanlanmam gerekiyor. Dili ve kültürü çözdükçe de daha iyi oynayacağımı biliyorum.

Saha dışı gelişimine önem verdiğini vurguluyorsun. Bu nasıl bir süreç, biraz açabilir misin?

Kariyer yönetim ekibim, psikoloğum, kurs için öğretmenlerim var… Haftanın 12 hatta bazen 14 saatini sadece onlarla geçiriyorum. Antrenman bitiyor, saat 3’te derse gidiyorum. 5’te psikoloğum diyor ki seansımız var. Bir araba düşünün, içinde benzin yok. Ne kadar doldurursanız o kadar gider. Yapım böyle, kendimi bildim bileli hayalini kurduğum şeylere odaklanıyorum. Bunu her insan yapmalı bence. Yoksa ben antrenmana gitmeye üşenirdim ama hayır, hayallerim için çalışmam gerekli. Bu belki de anneannemden geçmiştir bana veya annem-babamdan… Yazları ormana gidiyorduk, çayıra gidiyorduk, bayıra gidiyorduk; hepsi birer hayat dersiydi.

Bu noktada aklımıza sosyal medyadaki bazı saçma sözlere verdiğin cevap geliyor…

İnsanlar hep kalıplarla düşünüyor, istediklerini göremeyince de zorlarına gidiyor. Klasik futbolcu algısı var ya bizde, herkesi o kalıba oturtmaya çalışıyorlar. Ama herkes öyle değil ki. Neyse, hakikaten konuşmaya gerek yok. Yaylamı seviyorum, köyümü seviyorum… Bunda ne var ki? Abartılacak ya da eleştirilecek hiçbir şey yok burada. Anneannemi, babaannemi seviyorum, onlar benim canım. O sevgimi mi, yaylamı mı kıskandılar ya da nesini beğenmediler, orasına aklım ermiyor. Ama bunlar beni ben yapan kökler.

Hayallerimi yazıyorum dedin, bazılarını söyler misin, geleceğe dair ne var o hayallerde?

Ben kâğıdı tamamen doldurayım, söz size vereceğim.

Röportaj: Caner Eler & Atahan Altınordu

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Yeni Prens

Yeni Prens

2 hafta önce
Yeni Prens

Yeni Prens

2 ay önce
Basketboldan Öte

Basketboldan Öte

2 ay önce