Hakiki Bir Dünya

Türkçe çevirisi Metis Yayınları'ndan çıkan Simon Critchley’nin Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz kitabı üzerine Enes Kanbur'dan bir değerlendirme...

3 Eylül 2018

Aslında bu yazı Simon Critchley’nin Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz kitabını tartışmak/anlatmak için yazıldı. Ama önce kendimden başlamam lazım.

Okumayı gazetelerin spor sayfalarından öğrendim ben. Çocukluğumu futbolla, ardından basketbol ve diğer sporlarla ilgilenerek geçirdim. Küçükken anlaşılır bir şey bu; her çocuğun dışarıdaki dünyaya adapte olmak için çekirdek ailesi dışında başka öznelere de ihtiyacı var. Benim için o özne sporculardı. Yaşım ilerledikçe Dirk Nowitzki, Steven Gerrard, Roger Federer birer rol modeli oldular.

Artık büyüdüm, ergenliği de atlattım (umarım). Örnek alacağım, yerinde olmak isteyeceğim pek bir figür de kalmadı. Ama, hâlâ yapmayı en sevdiğim şey spor karşılaşmaları izlemek, spor dünyasını takip etmek. Futbol, basketbol, tenis, bisiklet… Herkes sever sporu. Ama benimki sanki biraz tutku gibi. Hatta üniversiteye giriş aşamasında okulumu da, bölümümü de bu tutkuyu en ön plana koyarak seçtim. İş bulmanın daha kolay olacağı bir meslek değil, aksine ülkemizde yapılması pek de mantıklı bir meslek olmayan gazeteciliği seçtim; sırf spor gazeteciliği yapabilirim ve ömrüm boyunca severek yapacağım bir iş sahibi olabilirim belki diye.

“Yapılacak onla meslek varken neden spor gazeteciliği” sorusuna verebilecek, mantıklı bir gerekçeye değil de tamamen bir sevgiye, tutkuya dayanan böyle bir cevabım var. Ama tek dünyam spor değil. Özellikle futbolu sosyal ve bazı beşerî bilimler üzerinden okumak son zamanlarda bir hayli ilgimi çekiyor. Bir oyun olan futbolun aslında ne kadar gerçekle iç içe olduğunu görmek şaşırtıyor ve heyecanlandırıyor beni. Misal Roman Horak, Wolfgang Reiter ve Tanıl Bora’nın derlediği Futbol ve Kültürü kitabındaki bazı makaleler, futbolla pek içli dışlı olmayan sosyoloji ve tarih bilimlerini futbolu takip etmeye başlatacak türden. Ya da tam tersi, futbolu sevenler sosyolojiye kayabilir! Kitapta, Cristian Bromberger, “Stadyumdaki Kent” adlı makalesinde Fransız Marsilya kulübünün taraftar yapısı öyle bir inceliyor ki, futboldan uzak bile olsanız, “Şu Velodrome’u (FC Marsilya’nın stadyumu) gidip görmek lazım” dersiniz. Yine Tanıl Bora külliyatı mesela. Derlediği Takımdan Ayrı Düz Koşu’yu ya da yazdığı Kârhanede Romantizm’i okursanız, direkt olarak saha içi ile uğraşmaz, onunla birlikte ülkemizdeki futbol ikliminin fotoğrafını çekmeye çalışırsınız. Velhasıl, futbolu sevin ya da sevmeyin ilginizi bir yerden yakalar.

Kârhanede Romantizm’i okursanız, direkt olarak saha içi ile uğraşmaz, onunla birlikte ülkemizdeki futbol ikliminin fotoğrafını çekmeye çalışırsınız.

Simon Critchley’nin Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? kitabının Türkçeye çevrilmesiyle yukarıda adı geçen kitaplara bir kardeş geldi. Critchley, bu kısa ama öz kitabında hem saha içine hem de saha dışına odaklanıyor. Kitaptan bir alıntıyla neden bu kadar önemsediğimi göstermek istiyorum. Sahanın içinde oynanan futbola dair, Jean Paul Sartre’a gönderme yaparak, öyle güzel bir anlatım sunuyor ki Critchley,  sahadaki 22 futbolcunun yaptıkları şeyleri yalnızca topu kaleye sokmaya çalışmakla özetlenemeyeceğini keşfediyorsunuz: “Bireysel oyuncunun özgür eylemi ya da etkinliği -Sartre buna “praksis” der- takıma tabi hale gelir, hem takımla bütünleşir hem de takımı aşar; böylelikle grubun kolektif eylemi, bireysel eylemi takımın örgütlü yapısına dahil ederek daha incelikli olmasını sağlar.”

Yazarın saha dışına dair söylediği şeyler ise hem içerik hem üslup bakımından kesinlikle yukarıdaki pasajdan aşağı kalır değil. Özetlemeye çalışacak olursak şöyle diyebiliriz: Critchley, futbolun yalnızca futbol olmadığını, futbol sevgisi ve ilgisinin akıl ve mantıkla anlaşılamayacağını, bunlarla birlikte futbol oyununun akıl ve mantık menşeili şeylerle en uyumlu şey olduğunu anlatıyor. Kitabın başlarında şöyle diyor mesela: “Bu kitabı yazarken şaşırtıcı ama hoş bir şekilde şunu keşfettim: Mekân, zaman, tutku, akıl, estetik, ahlak, siyaset gibi genel konularda felsefi açıdan doğru olduğuna inandığım şeyler en çok da futbolda, hatta ancak futbolda doğruydu. Bu da ya felsefe keyfe keder bir spora indirgenebilir demekti ya da futbol dünyada insan olmanın anlamına dair kalıcı iç görülere ulaşma ayrıcalığı sağlıyordu. Umarım okuru ikincisine ikna edebilirim”.

Ben zaten bunlardan ikincisine inanmak için bahane arayan biri olarak, kolayca ikna oldum. Futbolu gerek karmaşık bir oyun olması, yaparken ortaya akıl konması itibarıyla; gerek de hayatı ve insanı birçok yönüyle içinde barındırmasıyla çok seviyorum. Simon Critchley de futbolu benim kadar seviyor olacak ki şunları söylüyor bu sevgiye dair, fakat yazar özeleştiri konusunda benden daha cesur. Benim gibi olumlu şeyler değil, aksine olumsuz şeyler söylüyor futbol sevgisine dair: “Futbolu benim kadar çok sevmek -ki pek çoğumuz çok sever- cidden salaklıktır, oyunun muazzam cazibesinin bir kısmı da gönüllü olarak aptalca bir şeylere teslim olma isteğimizden gelir.” Belki de Critchley’nin dediği gibi bir aptallık bu. Fakat bir futbolsever olarak dizilişlere, taktiklere odaklanmak; meraklı bir insan olarak futbolun içinde sosyal bilimlerden, tarihin içinde futboldan izler bulmak benim için çok keyifli şeyler.

Bir de bütün bunların yanında taraftar olmak mefhumu vardır ki akıl ile kavranacak bir şey olmamasıyla kendine ayrı bir yer edinir. Simon Critchley, kitabında taraftarlık meselesi üzerine yazdığı bölümün adını “Aptallık” koymuş ve bu bölümde şöyle diyor: “Oyun alanında ikamet etmek olağan ve gündelik dünyayla, erekler dünyasıyla teması kaybetme deneyiminin mutlu aptallığına girmektir. Futbol izlerken bir başka dünyaya, harikulade aptal bir dünyaya gireriz.”



Tuttuğu takımın maçlarına gitmeye çalışan, hem stadyumda hem de televizyon başında maçları büyük bir heyecanla izleyen biriyim ben de. Önemli bir maçta rakip takım, Galatasaray ceza sahasına yaklaşınca hissettiğim kötü duyguları anlatmak mümkün değil. Ya da tam tersi, 2015’in Mayıs ayında Beşiktaş’la oynadığımız, sezonun sondan bir önceki maçında Sneijder’in skoru 2-0’a getiren golü sonrası stadyumda yaşadığım birkaç saniyeyi hayatımın en mutlu anları arasında saymam çoğu kişi için saçma olabilir. Fakat Critchley’nin “harikulade aptal bir dünya” dediği bir duygu alemi taraftarlık. Benim duygu alemi dediğim mefhumu, Critchley “duygusal ekstaz” olarak adlandırıyor ve şöyle betimliyor o hâli: “Şut ve gol! Stadyumun bir yerinde bir meşale patlar. Kendinden geçen coşkulu taraftarların başları üstünde kırmızı bir duman yayılır. İnsanlar -terbiyeli, yetişkin, zeki, düşünceli insanlar, ki bazıları kariyer sahibi ve orta yaşlı, hatta daha yaşlı kişilerdir- öpüşür, beşlik çakar, sevinçle birbirine sarılır. Bu anlar üstü anda bir bakıma yükselir, şahlanırız. Nefesimizi tutmaya çalışırız. “Geliyor, geliyor” diye fısıldarız kendi kendimize. Burada söz konusu olan William James’in deyişiyle “hayatın bayram günleri”nden biridir. Böyle anlarda bir tür büyülenme deneyimiyle yükselip gündelik olandan çıkarız; ekstatik, uçucu ve müşterek bir şeye, inceden inceye başkalaşıp yücelen bir sensoryuma, duyu merkezine gireriz.”

O “aptal dünyaya” girerken kendimizi gerçek dünyadan soyutluyor olabiliriz ama insanlığa bir bir o kadar yaklaşıyoruz belki de. Çünkü taraftarlık, insanlığa çok yakın. Çok zıt iki duygudan hangisinin ortaya çıkacağını, topun hangi kaleye gireceği belirliyor. Üzülecek misiniz sevinecek misiniz, hayatta çoğu zaman, taraftarlıkta ise hiçbir zaman sizin elinizde değil.

Taraftarlık belki bir aptallık dünyası. Ama hissettirdikleriyle, benim için ve birçokları için -bu birçokları içinde Critchley de var- hakiki bir dünya. Simon Critchley kitabında futbola olan sevgiyi ve ilgiyi “aptallık” ve “duygusal ekstaz” gibi ifadelerle olumsuz olarak niteliyor. Ama kitabı okuyunca anlaşılacağı üzere kendisinin bu kitabı bahsettiğimiz ilgi ve sevgiyi mümkün olduğunca akılcı bir şekilde anlatmak için yazdığını iddia etmek mümkün. Futbolu sevmiyor da olsanız, biz futbolseverleri anlamak için ya da futbolun insanlıkla ve sosyal bilimlerle ilişkisini bir yerden yakalamak için okuyabilirsiniz bu kitabı. Ne de olsa bu kitap da futbol yazınımızın diğer değerli eserleri gibi yalnızca futbol müritleri için yazılmamış.

Yazar: Enes Kanbur

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN