Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

DergiEkim 2015GündemYorumHAGI’Yİ UNUTMAK? HAGI’Yİ SEVMEMEK?

Gheorghe Hagi, 1996'da Türkiye'ye geldikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Onu izleyenler için, bu unutulmaz bir deneyimdi.

Rutin hayattaki en büyük trajedi sıradan bir insana dönüşmektir, hemen hepimiz bunu yaşarız. Farklı olduğumuz düşüncesiyle büyür, dünyaya çok şey katacağımızı düşünür ve bir vakit sonra kendimizi herhangi bir insan olarak buluruz.

Futbolcular için de böyledir; hobisini profesyonel seviyeye taşımayı başarmış hemen her oyuncu, vaktiyle kendi mahallesinin en yetenekli çocuğudur. Altyapılarda rakipleri arasında öne çıkar, sivrilir, bazen bir takım dolusu oyuncudan yukarıya çıkabilen tek kişidir. Ve son aşamada çoğunlukla sıradan bir futbolcuya dönüşür.

Bir sıradan olarak yaşamak zordur. Çok büyük yetenek olarak lanse edilip bir türlü o beklenen ‘patlama’yı gerçekleştiremeyen genç futbolcunun da asıl sırrı burada gizlidir. Herhangi biri olmadığına inanan, herhangi biri kadar çabalamayı kabullenemez, yapabileceklerini de gerçekleştiremez.

Daha zoru ise bir ‘sıra dışı’ olarak yaşamaktır; sıra dışılığını kabul ettirmek, o seviyede tutunmak, doymadan, bıkmadan çalışmak ve yapabileceklerini, kendisine ihtiyaç duyulan her anda ortaya koyabilmektir.

Bir Rumen vatandaşını ya da 1996-2001 yılları arasını hakkıyla izleyebilmiş bir Galatasaraylıyı, futbol sahalarında Hagi’den daha sıra dışı birinin olduğuna ikna edemezsiniz. “Barcelona’da şatoda yaşıyordum ama Galatasaray’da daha mutluydum” diyen Hagi’nin bu topraklardaki başarısının sırrı da budur. İspanya’dayken de en zor anlarda sahne almış, topa hükmetmiş, harika goller atmıştır fakat bir şeyler eksiktir; sıra dışılığını kabul ettirememiştir. Evet, belki Real Madrid’in şampiyonluk için çıkıp Tenerife’ye yenildiği son hafta maçında da 40 metreden frikiği direğin altına vurup gol yapmıştır Hagi; ama üzerinde Romanya Milli Takımı ya da Galatasaray forması varken ‘o maçı’ asla kaybetmemiştir. Futbolu bıraktığı gün, arkasında Zidane’ınki kadar parlak bir kariyer bırakmadıysa nedeni belki de budur; Zidane dahi, Juventus’taki ilk iki yılında liderliği paylaşmayı kabullenebilmiştir. Hagi ise dünyanın zirvesindeki Real Madrid’den, küme düşecek Brescia’ya kırmıştır dümeni. Dünya Nedved’in sözünü konuşadursun, o her yerden teklifler gelirken sessiz sedasız Brescia’yı Serie A’ya geri döndürüp Barcelona’ya imzayı öyle atmıştır.

Hagi, Barcelona'dan önce Brescia'ya uğramış ve Serie B temsilcisini en üst seviyeye taşımıştı.
Hagi, Barcelona’dan önce Brescia’ya uğramış ve Serie B temsilcisini en üst seviyeye taşımıştı.

Hagi olmak, biraz da budur. Kendisine güvenenleri yarı yolda bırakmazken, yolun devamını da şova çevirmemektir. Onu yakından takip edebilme şansına ulaşanlar için, kullandığı o Tempra marka arabadır Hagi. Sadeliktir. Pek eşi yoktur. Ondandır küçülen gözleriyle samimi gülümseyişinin, bugünün yıldızlarında yerini sosyal medya hesaplarına göz kırpan ‘sosyal sorumluluklara’, yalancı jestlere bırakışı. Sadece tam kaleye yaklaştığında iniş yaparak içeri düşen şutlar ya da ayakkabısının burnunun altıyla arkasına attığı, çizgiye gelmeden yavaşlayan paslar değildir Hagi’yi Hagi yapan; Erzurumspor’a attığı, skoru 7-0’a getiren golden sonra kariyerinin ilk golünü atmış genç futbolcu gibi mutlu olması, o heyecanı hep içinde taşıyabilmesidir. Sol ayağıyla Monaco kalesine doğru bir yıldız kaydırıp, filelere ulaşmasını beklemeden o günlerde eleştirilerle boğuşan Taffarel’e koşmasıdır. Milli takımla oynadığı hazırlık maçında kalecisi Stelea yuhalanınca, teknik direktörünün sakinleştirme çabalarına rağmen basın toplantısında bütün bir ülkeyi karşısına almasıdır. Hakemi kandırmaya çalışmak bir yana, son ana kadar kendini yere bırakmamak, kaleye 40 metre uzaktayken topu ayağından yirmi santim açtığında bütün tribünün “Vuuur!” diyeceği adam olmaktır. Futbolcu değil, futboldur Hagi; o gidince, onu izleyenler için oyun eksik kalmıştır. Ama en çok da aşktır.

Ne kadar mantıklı, kestirmek zor. Ama galiba hayat boyu aşkı arıyoruz. Ya da kimseye haksızlık etmeden şöyle söyleyelim; aramasak da bulma beklentisi taşıyoruz. Nedir aşk? Bir açıdan, olağan duyguların en keskini. İradeyi ve yargıları aşan davranışların kaynağı. Şöyle bir geçmişinizi tartmaya kalkışsanız, yaptığınız en büyük yanlışlar, olduğunuzu varsaydığınız kişiden en uzaklaştığınız anlar, aşkın tesiriyle yaşanmıştır. Hafızanızı biraz daha zorlarsanız, -büyük ihtimalle- aynı yanlışları size karşı yapan insanları sevmişsinizdir en çok. Çünkü gerçek aşk budur; kontrolü kaybetmektir. Bir an için her şeyi yakabilmek, tek doğru için tüm yanlışları yapabilmektir. Hesapsızlıktır.

2000 UEFA Kupası Finali’nde Hagi’nin Tony Adams’ın sırtına vurduğu yumruk, altı yıl sonra Zidane’ın Materazzi’ye attığı ikonik kafadan da öte, futbolun aşka en benzediği anlardan biridir.

Gheorghe Hagi, kariyerinin sonuna gelirken, transfer olduğu sıradan bir Avrupa takımını dört yılda sıra dışı bir noktaya getirmişti. Ellerinde yükselebilecek kupayla, gerçek değerini asla tam olarak anlayamayan büyük kulüplere kim olduğunu hatırlatmasına dakikalar kalmıştı. Maç boyunca oradan oraya sürüklediği Tony Adams’a bu defa topu kaptırınca arkasından sarılması, şüphesiz sarı kartlık bir müdahaleydi. Adams’ın sağlı sollu seri dirseklerle verdiği karşılık ise şüphesiz oyundan atılmayı gerektiriyordu. Kupalara, madalyalara âşık sıradan futbolcular, o anda kendilerini yere bırakıp rakibin on kişi kalmasını sağlarlardı. Futbolu aşk gibi yaşamak ise farklıydı. Hagi olmak, kimsenin ona sahtekâr demeyeceği o anda, o sahtekârlığı yapmamaktı. Haksızlığa uğradığını düşündüğü her an gibi isyan etti Hagi, hakem düdüğü çalmayınca da cezayı kendi kesti. Belki yaptığı doğru değildi. Ama kabullenip gidemedi; birçok tarihi figür gibi o da adaletin olmadığı yerde kendi adaletini sağlamak istedi. Madalyalara verdiği değeri ise maç sonunda düzenlenen törende gösterdi. Tüm futbolcular teker teker madalyalarını alıp platformun üzerinde sevinmeye başlarken, o beklemeye dayanamadı ve madalyasını almadan yukarıdaki arkadaşlarının yanına attı kendini. Erol Ersoy’la yaşadıkları ve ardından geçirdiği cinnet, “Hırsız var” diye bağırdığı deplasman yolculuğu… Tüm bunlar Hagi gibi yaşamanın gerekliliğiydi. Hesapsızca.

Diğer futbolcular gibi değildi Hagi. Her hâlinden hissederdiniz bunu. Örneğin büyük galibiyetlerin ardından yaşadığı coşku, sanki otoriter bir babanın çocuğuna sevgisini gösterdiği anlar gibidir. Nadirdir. Gol sevinçleri, onu anlayabilenler için dünyanın en güzel gol sevinçleridir; bir gariptir, hiç oturmaz üzerine. En büyük ustalığı, adına gol denen hadisenin en güzel hâllerini bulup bulup atmak olan birinin bu kadar acemice sevinmesi şaşılacak iştir. Bilbao’ya o golü attıktan sonra, tam sevincini yere atlayarak yaşayacağı sırada tartan pistte olduğunu fark edip canı acımasın diye çimlere koşar mesela. Bunu başka hiçbir futbolcuda göremezsiniz.

Tony Adams ile o anlar...
Tony Adams ile o anlar…

Onu izlemiş olmak, bambaşka bir deneyimdir. Biri 30 metreden iki gol atıp yeşil renge tonunu kaybettirdiği o son maçın üzerinden bir futbol kariyeri kadar zaman geçtikten sonra bile, ne zaman sahada isteksiz bir Galatasaray olsa akıllara isminin düşüşü ondandır. Zaman makinesi icat edilse, milyonlarca insanın ilk olarak onun topun başında olduğu bir frikiğin hemen öncesine dönecek olması da… Yaptıklarına şahitlik edenlerin, aslında bambaşka duygular sonucunda yazılan şarkıları dinlerken başka bir şey düşünememesi keza… Yalnızca bir defa sahnelenecek bir resitale şahitlik etmek; 13 Haziran 2013 gecesi, Taksim Meydanı’nda, Davide Martello piyanosunu çalarken etrafı çevrelemektir onu izlemek. Orada olmaktır. Bir gün Hagi’ye yetişememiş bir çocukla karşılaşırsınız, size -miş’li zamanlardan Hagi cümleleri kurar ve “Nasıl yani?” diye düşünürsünüz, tıpkı Ah Müjgân Ah’taki Sadri Alışık gibi: “Müjgân’ı unutmak, Müjgân’ı sevmemek?” Hagi’yi izlemek, çocuk sahibi olmayı isteme nedenidir. Her şeyi en baştan anlatmak ne güzeldir, belki o vesile ile baştan yaşarsınız.

Cemal Süreya, Ün ve Efsane başlıklı yazısını şöyle bitirir: “Ün, türlü koşullar içinde koşuyu kazanan bir attır. Efsane, koşuyu kaybetse de, ‘kaybettikten sonra da’, koşuyu sürdüren bir at. Zapata’nın atı gibi. ‘Vurulduktan sonra da’ bir süre uçan bir kuş. Halk onu, alır, can kafesinin içine sokar, orada besleyip durur can yongasıyla. Budur efsane. Ünümüz bizden çıkar, ama başkalarının elindedir. Efsanemiz ise başkalarının yazgısında.”

İşte bu yüzden, bundan beş ya da yüz sene sonra da Galatasaray’ın oynadığı her maçta, tribünde yeni sezon formasının arkasında ‘10 Hagi’ yazan biri yer alacak. O gün Galatasaray’ın 10 numaralı formasını Sneijder de taşısa, Messi de, ya da her kimse, ‘Hagi olmayı’ dileyecek. O günün çocukları onun formasını giyse de, bu biraz da Hagi’nin sayesinde olacak. Zira yepyeni bir anlam kattığı o formanın arkasındaki numara, biraz da Hagi’nin suretidir. Bir ülkeye, futbola dair bilmediği ne varsa o formayla öğretmiştir Hagi. O, “To be or not to be” dizesini “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” diye çeviren Can Yücel’dir. Çünkü futbol bizim anadilimiz değildir, Hagi gelip dokunmuş ve yabancı olduğumuz duyguları en derinimize işlemiştir.

*Bu yazı Socrates’in Ekim sayısında yayımlandı. Derginin tüm sayılarını temin edebileceğiniz online satış bağlantıları için tıklayın!

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Zaman Makinesi

Zaman Makinesi

6 gün önce
Ceza Koşusu

Ceza Koşusu

1 hafta önce
Kırmızı Sis

Kırmızı Sis

2 hafta önce