Gelenek Yaratmak

Garanti Koza Sofia Open Turnuva Direktörü Paul McNamee anlatıyor.

27 Şubat 2017

Foto: Getty Images

Turnuva direktörünün rolünden biraz bahsedebilir misiniz?

Turnuva direktörünün yaptığı bazı standart işler vardır. İlk olarak turnuvanın yapılacağı yerin organize edilmesi bunların arasında. Bu noktada her şey sorunsuz bir şekilde halledildikten sonra oyuncular ve onlara verilecek hizmet önemli bir hâl alır. Otel iyi mi? Yiyebilecekleri kalitede yemekler var mı? Onların mutluluğu ve kendilerini iyi hissetmeleri çok önemli çünkü bu, kortta oynayacakları oyuna tesir ediyor. Ayrıca bir sonraki sene tekrar gelmek istemeleri de lazım. Ama tabii turnuva direktörlerini de ikiye ayırabiliriz. Bazısı daha çok kort içi, maç programı gibi işlerle ilgilenir ve dışına pek karışmaz. Benim de naçizane kendimi dahil edebileceğim ikinci grup, tüm işleyişyle iç içedir. Bu farklı bir rol, biraz daha CEO gibi. Tıpkı geçmişte Avustralya Açık ve Hopman Kupası’nda yaptığıma benzer. Turnuvamın her safhasında neler olup bitiyor, bilmek isterim.

Avustralya Açık gibi bir Grand Slam ve daha küçük turnuvalar arasındaki fark ne kadar fazla?

İnanır mısın, o kadar da fazla değil. Tabii Grand Slam’ler çok daha büyük. Ancak iyi bir turnuva ortaya çıkarmanın prensipleri aynıdır. Grand Slam veya ATP 250, fark etmez. Aradaki fark sadece sayılar ve numaralardan ibaret. Sana bahsettiğim prensipleri 1 olarak düşün, yanına 0’lar koydukça değeri muhakkak artar. Ancak 1 hep orada olmalı. Yani iyi pazarlama, iyi reklam, iyi yayıncılık, güçlü sponsor ve misafirperverlik gerekli. Bu tüm turnuvalar için geçerli.

Paul McNamee'ye göre Grand Slam ve küçük turnuva düzenlemek arasında prensipte çok fark yok.

Bir ATP/WTA turtnuvası düzenlemenin zorlukları neler? Mesela Sofya örneğine bakalım…

Sana az önce oyuncuları mutlu etmekten bahsetmiştim ama değinmediğim bir nokta daha var: Seyirci. Turnuvanın düzenlendiği şehrin insanlarıyla olan ilişki belki de en önemli nokta. Roma, Madrid, Paris gibi tarihi turnuvalar buna doğal olarak sahip. Ama Sofya ve İstanbul gibi takvime yeni giren şehirlerde, insanların kalbini kazanacağınızın bir garantisi yok. Sofya özelinde bunu başardığımızı söyleyebilirim. Hafta sonu için tüm biletler satılmıştı mesela. Bu bir turnuva direktörünün yaşayabileceği en büyük gurur, ötesi yok. Evet Grigor Dimitrov vardı ve varlığı Bulgarlar için bir motivasyondu. Yine de boş koltuk olmaması sık gördüğümüz bir şey değil. Dile kolay 12 bin kişi… Birçok köklü ATP 500 turnuvasının ulaşamadığı bir seyirci sayısı bu. Hem benim hem de ekibim için büyük mutluluktu. Yapabileceğimizin en iyisi anlamına geliyordu.

Üst düzey oyuncuları yeni turnuvalarda oynamaya ikna etme süreci nasıl işliyor?

Bu bağlamda müsabakanın tarihleri önemli. Mesela ATP İstanbul oynanırken aynı hafta iki turnuva daha var. Sofya, Davis Kupası maçlarından sonraki hafta. Yeni turnuvalar genelde takvimin en uygun bölümlerinde yer almaz. Oyuncularla çok erkenden, programlarına henüz karar vermemişlerken konuşmanız ve gelmeye ikna etmeniz lazım. Biz de bunu deniyoruz. Turnuvamızda oynamanın getirebileceği avantajlardan bahsediyoruz. Burada biraz da yaratıcı olmak lazım.

Sofya’da 2016 ve 2017 arasında muazzam bir ilgi farkı vardı. Sebep herhalde belli di mi?

Kesinlikle öyle, Grigor Dimitrov… Etrafa şöyle bir bakınca bile onun varlığının ne kadar önemli olduğunu görebiliyorduk. Eğer ülkenin en popüler oyuncusu turnuvanıza katılmıyorsa bu başarı şansını azaltır. Geçen yıl takvimini ayarlayamamıştı ancak bu kez işler yolunda gitti. Ama ben Grigor’un tüm haftayı onun sırtına yüklemişiz gibi düşünmesini de istemedim. Zaten anlaştığımız ilk oyuncu da ilk 10’dan bir isim, Dominic Thiem’di. Erken kaybetti gerçi ama tüm tanıtım görsellerinde yer aldı ve bize itibar kazandırdı. Hatta bu Grigor’u ikna etmemizde de önemli rol oynadı. Sadece o yok, başka iyi oyuncular da var. Oyuncuların ne kadar ciddi olduğunuzu anlaması gerekli. Biz de bunu yaptık.

"Grigor'un Sofya'da yaptığı, Çağla'nın geçen yıl İstanbul'da yaptığı gibi çok anlamlı."

Dimitrov’un varlığının sadece turnuvaya değil, aynı zamanda Bulgaristan’ın tenis geleneğine büyük katkı yaptığını söyleyebiliriz o zaman…

Ben bir Avustralyalıyım ve muazzam bir tenis tarihimiz var. Şu anda en üst düzeyde bir oyuncumuz olmasa bile bu gelenek devam ediyor. Patrick Rafter ve Lleyton Hewitt’ten beri 1 numara çıkartamadık ama önümüzdeki 10-15 yıl bu devam etse bile o kadar dert değil. Ama Türkiye ve Bulgaristan gibi gelişmekte olan tenis ülkelerinde, bir yıldızın varlığı çok daha anlamlı. Tıpkı Çağla Büyükakçay’ın geçen yıl İstanbul’da, Grigor’un ise Sofya’da yaptığı gibi şeyler çok özel. Gerçi Bulgarların ondan çok önce, kadınlarda üç ilk 10 oyuncuları vardı ve garip şekilde hepsi aynı ailedendi. Maleeva kardeşler; Manuela, Katerina ve Magdalena… Üç kardeş, üç ilk 10 oyucusu. Görülmemiş bir şeydi. Yine de son dönemde Dimitrov bambaşka bir popülariteye sahip.

Türkiye ve İstanbul’dan da sık sık bahsettiniz. Buradaki ATP ve WTA turnuvalarını nasıl buluyorsunuz?

Tenis kültürüne sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Özellikle de WTA düzeyinde 10 yılı aşkın bir tecrübe vardı. 2005’ten beri düzenlenen İstanbul Cup, 2011-2013 arasında WTA sezon sonu turnuvasına ev sahipliği… Bunlar tesadüf değil. Zaten iki yıl önce Roger Federer burada ilk ATP turnuvasında oynadığında organizasyon ekibini içtenlikle kutlamıştı. Ben o dönem direkt olarak görev almasam da gördüklerime göre söyleyebilirim. Her şey yolundaydı.

Paul McNamee kimdir?

1954 yılında Melbourne’de doğan McNamee, ülkesi Avustralya’nın 80’lerdeki üst düzey tenisçilerinden. Kariyerinde iki tekler, 23 çiftler turnuvası şampiyonluğu yaşadı. Ayrıca 1983 ve 1986 yıllarında Davis Kupası’nı kaldıran Avustralya takımının bir parçasıydı. Aktif tenis yaşantını sonlandırdıktan sonra uzun yıllar Avustralya Açık CEO’su ve Hopman Kupası Turnuva Direktörü olarak görev yaptı. Şimdilerde İstanbul’da Koza World of Sports’un başdanışmanlığı görevini sürdürmekte. Son olarak, 2017 Garanti Koza Sofya Open'da turnuva direktörü olarak çalıştı.

İlişkili makaleler

İyi Çocuk

Fransa Açık favorilerinden Dominic Thiem, Socrates’e konuşmuştu.