Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolGeçmişten Bugüne

Socrates'in 15. sayısında ana konu: Euro 2016.

“Çocukluğumun, çocukluk hakkında bir anlatıya dönüşmesini istemiyorum; onu gözlerimin arkasında ısrarla bekleyen, somurtkan, çetrefil, ısırgan bir şey olarak saklamak istiyorum. Buna karşılık Susanne, o eşsiz çocukluk hakkında konuşulunca başka, ikinci, yeni bir çocukluğun meydana geleceğini sanıyor.”  Wilhelm Genazino (O Gün İçin Bir Şemsiye)

Çocukluk yıllarıyla ilgili hafızanızı yokladığınızda, bazı hatıraları çok daha rahat bir şekilde dimağınızın derinlerinden çekip alırsınız. Inception filmindeki başkarakterin rüyalarında oluşturduğu on tane sabit anılı hayaller apartmanı gibi… Bir göz kırpması süresi yeter hatırlamaya. Aslında, Alman 
yazar Genazino’nun dediği gibi çocukluktan bahsedilmesini çok sevenlerden değilim. Fakat arada Susanne gibi de düşünür, konuşurum. Hele ki bu anılar yaz aylarındaki büyük spor olaylarıyla bağlantılıysa…

1986 Dünya Kupası denince Maradona’dan önce güzel isimli kaleci Pumpido gelir aklıma. Aynı yaz Dünya Basketbol Şampiyonası’nda Drazen Petrovic, Arvydas Sabonis, Oscar Schmidt gibi efsanelerin arasından Mugsy Bogues’un sıyrılması gibi… Çocukluk işte.

1988 yazı ise farklıydı. Yaş sekizdi. Ve 23 yaşındaki Marco van Basten sahneye çıkmıştı. Aslında Ajax’tan Milan’a transfer olduğu sezonda bilek sakatlığından dolayı sadece
11 maç forma giyebilmişti. Efsane teknik adam Rinus Michels onun yerine gruptaki
 ilk maçta John Bosman’ı oynatmış, Hollanda Sovyetler Birliği’ne 1-0 yenilmişti. İkinci maçta van Basten bu sefer yedek kulübesinde değildi. ‘Utrecht Kuğusu’ iki perdelik dansı
 ile herkesi kendine hayran bırakmış, üç gol atmıştı. 1.88’lik boyu ve seksenler modası kısa şortlarıyla bebek bir zürafa gibi gözüküyordu. Hollandalı ressamlar Vermeer ve Rembrandt’ı anımsatan yaratıcılığının yanına doğaçlamayı da ekliyordu.

‘Utrecht Kuğusu’ yaratıcılığının yanına doğaçlamayı eklemeyi başarmıştı…

Van Basten, Federal Almanya’ya attığı tarihi golden sonra finalde Sovyetler Birliği karşısına çıkmıştı. Münih Olimpiyat Stadı’ndaki
 finalde sol kanattan Arnold Mühren ortayı kestiğinde aslında kimse ne olacağını tahayyül edemiyordu. Frank Rijkaard dahi “Çok yüksek bir toptu” diye yorumluyordu gelen ortayı. Fakat van Basten sağ ayağıyla sonradan müzeye kaldırılacak kadar güzel 
bir golü filelere yolluyordu. Sovyetlerin ünlü kalecisi Rinat Dasayev çaresizdi. 1974 Dünya Kupası’ndan 14 yıl sonra, aynı stadyumda, bu kez kupa Hollanda’nın olmuştu. Johan Cruyff sonrası Hollanda futbolunun yeni prensi van Basten’di. 1990 Dünya Kupası, Hollanda için kötü geçmişti ve sıra Euro 92’ye gelmişti. Van Basten ve arkadaşlarının yolu bu şampiyonada başka bir çocukluk öyküsüyle kesişecekti.

Balkanlardaki savaşın etkisiyle kupaya alınmayan Yugoslavya’nın yerine son anda kupaya davet edilen Danimarka’nın pek umudu yoktu aslında. Sekiz takımlı Euro 92’de İngiltere, Fransa ve İsveç ile aynı
 gruba düşmüşlerdi. Grup sonuncusu olup elenmeleri bekleniyordu. Ne de olsa turnuvaya katılacakları on gün kala kesinleşmişti. Kadronun önemli isimlerinden biri de Kim Vilfort’tu. Kopenhag’lı Vilfort, şampiyonaya gidecek olmanın heyecanını yaşadığı sırada altı yaşındaki kızı Line’nin lösemi hastası olduğunu öğrenmişti. Turnuva öncesi tedaviye cevap veren Line’nin iyi durumu ve ailesinin telkini sayesinde İsveç’teki turnuvaya gitmişti.

O zamanlar Kopenhag ve Malmö, Oresund Köprüsü ile henüz birbirine bağlanmamıştı ama yine de çok yakındı. İlk maçından 
bir puan çıkaran Danimarka ikinci maçta İsveç’e mağlup olunca yarı finale yükselme umudu azalmıştı. Grubun son maçında Fransa’yı yenmeleri şarttı. Vilfort ise kızı Line’nin kötüleştiği haberini almıştı. Apar topar Kopenhag’a geri döndü. Son maçta Fransa’yı yenen Danimarka gruptan çıktı ve kızı, babasını iyi olduğuna ikna edip onun İsveç’e dönmesini sağladı. Yarı finalde rakip Hollanda’ydı ve penaltı atışları sırasında van Basten’e Peter Schmeichel geçit vermemişti. Sonrasında topun başına geçen Vilfort ise fileleri bulmuştu. En büyük golcülerden biri, 1988’deki efsane golünden sonra bu kez bir kaçırdığı penaltı ile tarihe geçiyordu. Vilfort ise finalde Almanya’ya kritik ikinci golü atıp kahramana dönüşüyordu. Üstelik yarı final ile final arasında kızını görmek için Danimarka’ya gidip gelmesine rağmen…

Kim Vilfort'un hikâyesi, Euro 1992'ye damga vurmuştu.
Kim Vilfort’un hikâyesi, Euro 1992’ye damga vurmuştu.

Danimarka, tarihin en büyük mucizelerinden birine imza atarak kupayı kazanıyordu. Vilfort ise şampiyonadan birkaç hafta sonra kızı Line’yi kaybediyordu. Bu trajediyi “Sahadaki mucizeler gerçek hayata yansımayabiliyor ne yazık ki” diye söze dökmüş, kızının ölümünden sonra Danimarka’da altyapılarda başka çocuklara adamıştı kendini. Böylece, Line’nin anısını yaşatıyordu. Öte yanda van Basten ise bileklerine aldığı darbeler ve yanlış ameliyatlar sonucu 28 yaşında, çok erken bir zamanda futbola veda ediyordu. Ertesi gün La Gazzetta dello Sport’un manşetinde şu yazılıydı: “Onun gibi birisini nerede bulacağız?”

Bu sayı; hayallerinde çocukluğuna dönebilecek kadar yaş alıp o günlerden anılarını saklayanlar, çocukluk kahramanlarına değer verenler ve dünyadaki tüm kötülüğe rağmen yeni kahramanlara, hikayelere kapılarını kapatmayanlar için…

Aynı Damon Albarn’ın dediği gibi,

“Sığ göller üzerinde gevşerken,

Bir çocuğun kullandığı yelkenlide,
Sıcak hava dalgası hepimizi sarsarken.
1976’da…”

İlginizi çekebilecek diğer içerikler