Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolGündemFutbolun Yeni Çağı

Liverpool'un Huddersfield'a henüz 15. saniyede attığı gol, günümüz futbolundaki düşünce kalıplarına dair bazı şeylerin değişmesi gerektiğine işaret ediyor mu?

Bu yazı ilk olarak The Irish Times’ta Ken Early imzasıyla yayımlanmıştır.


Liverpool cuma gecesi Huddersfield Town karşısında henüz 15. saniyede öne geçince, Premier Lig’in rekabet seviyesinin düşüklüğünden dem vurup televizyonda başka ne olduğuna bakmak birçok kişinin aklından geçmiş olabilir. Ancak genel kanının aksine bu gol, bütün sezon boyunca görüp görebileceğimiz en dikkat çekici gollerden biriydi ve kesinlikle detaylı bir analizi hak ediyor.

Başlangıç düdüğüyle birlikte, Huddersfield topu orta saha Jon Gorenc Stankovic’e, Stankovic de bekletmeden stoper Christopher Schindler’e oynar. Bu noktada Daniel Sturridge, Schindler’e prese giderken Sadio Mane de sağ bek Tommy Smith’e atılabilecek olası bir pası kapatmıştır. Dolayısıyla Schindler, topu kaleci Jonas Lössl’a verir ve tekrar pas açısına girebilmek için ceza sahasının sağ köşesine doğru hareketlenir. Fakat Sturridge koşusunu öyle bir açıyla sürdürür ki topun Lössl’dan Schindler’e dönmesini engeller. Mane de arkadan kendisine desteğe gelmiştir. Huddersfield ceza sahasının sol köşesinde ise diğer stoper Terence Kongolo kalecisi için pas opsiyonu yaratmaya çalışırken Mohamed Salah, onun yakınına gelmiştir: Fazla riskli! En kolay pas, kendi sahasının ortalarında markajdan azade gezinen Stankovic gibi görünüyordur.

Ancak görünüşler aldatıcı olabilir. Naby Keita, diğer Huddersfield orta sahası Jonathan Hogg’un arkasında, Stankovic’den en az on beş metre uzaktadır. Hogg ise takım arkadaşlarına el kol hareketleriyle bir şeyler anlatmaya çalışırken, o sırada tamamen defansif pozisyon almış gibi görünen Keita’ya dikkat etmez.

Oysa Keita tuzağını çoktan kurmuştur. Top Lössl’a giderken takım arkadaşlarının kaleciye sadece iki seçenek bırakacağından emindir: uzun vurmak ya da ortadaki Stankovic’e pas vermek. Keita, Lössl’ın kısa pası tercih ettiğini gördüğü anda yerinden fırlar. Daha Hogg ne olduğunu anlamadan onun önüne geçer ve tam Stankovic topla dönüp pasını verecekken topu Salah’a doğru bloklar. Devamında gol bölgesine doğru koşusunu atar ve top kendisine tekrar ulaştığında da golü yapar.

Bu golü ilginç yapan ise on yıl önce Premier Lig’de asla rastlayamayacağımız türden bir gol olması. Bu 15 saniye, oyunun geçen zaman içerisinde nasıl değiştiğini de gösteriyor.

En başta, Huddersfield topu Liverpool yarı sahasına şişirmek yerine, savunmadan ayağa kısa paslarla çıkmayı tercih etti. Bu tercih Huddersfield gibi bir takım için çok da zekice görünmeyebilir; zira uzun top oynamak, düşük bütçeli Barcelona olmaya çalışmaktan çok daha kolaydır. Sonuçta Lössl topa gelişigüzel bir tokat indirseydi bu golü yemek zorunda kalmazlardı. Ancak bu yaklaşım sezonlarının daha başarılı geçmesini sağlar mıydı? Hiç değilse Cardiff’in uyguladığı bu eski kafalı oyun tarzının kendilerine pek faydasının dokunmadığını biliyoruz.

Huddersfield muhtemelen böyle bir oyun açılışıyla birçok takıma karşı sorun yaşamazdı. Ama bu seferlik Liverpool’un harika pres organizasyonuyla dağıldılar. İzlediğimiz bu gol; öncelikle Keita’nın doğru zamanlaması ve forvet koşusu, sonrasında ise Sturridge’ın kalecinin pas açısını tam zamanında kapatması ve Salah ile Mane’nin doğru pozisyon almasıyla, dört oyuncunun dahil olduğu ve yarısının topa bile dokunmadığı, takım olarak atılmış bir goldü.

En üst seviye futbolun geldiği nokta işte tam olarak bu: Takımlar o kadar hızlı ve otomatik hareket ediyor ki ne olduğunu anlamak için pozisyonları birkaç kez izlemek gerekiyor.

Oyun hiç olmadığı kadar kolektif hale geldi fakat oyuncular hâlâ tek başlarına oynuyorlarmış gibi değerlendirilip eleştiriliyorlar. Örneğin Sky’ın Manchester derbisi sonrasındaki programına bakalım. Kıdemli analizcilerden biri, ligin yirmi sene önceki en iyi orta sahası olan Roy Keane, diğeri ise ondan da yirmi sene öncesinin en iyilerinden Graeme Souness idi.

Keane, Gary Neville’in United defans oyuncuları Luke Shaw ve Matteo Darmian’ı City’nin gollerindeki davranışlarından dolayı eleştirmemesine dayanamadı.

“Aradaki mesafe sadece iki metre! En azından oyuncuyu kapat… Şut çekerse zaten sorun olmaz, yeter ki ona doğru git! Ölüm kalım meselesiymiş gibi!.. Gary, savunmanın arasına koşanları fazla önemsiyorsun. Oyuncularla ilgili ciddi bir takıntı var ama top… Asıl tehlike o! Orada savunma arasına koşan kimse yok, sadece top, sadece bir tane top var; ona doğru git! Sahanın başka bölümlerinde neler olduğunu boş ver, topa baskı yap! İşin temeli bu!”

Keane’in küçük gören tavrının her zaman için alıcısı çok… Zaten YouTube’daki videosu şimdiye kadar bir milyondan fazla kişi tarafından izlendi. Hatta siz de kendinizi, Shaw’un rakibini neden daha fazla zorlamadığını ya da Darmian’ın neden Leroy Sane’ye biraz daha yaklaşmadığını düşünürken bulabilirsiniz. Neden bu genç çocuklar, tıpkı eski güzel günlerdeki gibi topu kapmak için her şeylerini ortaya koyup yerden yere atlamazlar?

Ancak bu gollerin City’nin sezonda attığı 156. ve 157. goller olduğunu ve bunun da İngiliz futbolunda tüm zamanların rekoru olduğunu unutmamak gerekir. Peki nasıl bu kadar kolay gol atıyorlar? Rakiplerinin birçoğu, dolandırıcı veya düzenbaz olmaları, harcayamayacakları kadar çok para kazanmaları, birinci sınıf seyahatleri ve Dr. Dre kulaklıkları yüzünden mi futbolun en temel prensiplerini unuttular ya da bu prensipleri umursamaz oldular?

Yoksa bu durum City’nin yaptığı bir şeylerle de ilgili olabilir mi? Onların oyunu, sistematik olarak rakibi kötü seçim ile daha kötü seçim arasında tercih yapmaya zorluyor. Peki siz hangisini seçeceksiniz?

Bir an için Luke Shaw olduğunuzu ve Bernardo Silva’nın ceza sahası çizgisi üzerinde topla size doğru geldiğini hayal edin. Ona doğru hamle edip çalım yemeyi, hatta belki de bir penaltıya sebep olmayı mı göze alırsınız, yoksa karşısında kalıp şutunu mu riske edersiniz? David de Gea’nın muhtemelen kurtaracağını düşünüp şuta izin verdiniz… Tebrikler, City 1-0 önde ve siz Twitter’da en çok konuşulanlar arasına girdiniz bile!

Şimdi de Matteo Darmian olduğunuzu ve Agüero’nun Chris Smalling ile sizin aranıza koşu yaparken, Raheem Sterling’in savunmanıza doğru topla ilerlediğini hayal edin. Agüero’nun koşusunu takip edip Sane’nin önündeki alanın boşalmasına mı izin verirsiniz yoksa alanı savunup, Agüero’nun kaleciyle karşı karşıya kalmasına mı göz yumarsınız? Agüero’yu engellemeye karar verdiniz. Sterling pası attıktan sonra Sane’ye dönmeye çalıştınız ve… Tebrikler, City 2-0 öne geçti. Siz ise artık, televizyonda canlı yayınlanan bir programda, dünyanın en komik ve en öfkeli futbol alimi tarafından insanlığınızın sorgulanmasıyla burun burnasınız.

Topu istemenin, kapmanın ya da atılan şutu engellemenin oyuncunun ruhu ve mücadele azmiyle ilgili olduğunu düşünmek karşı konulamaz derecede ve baştan çıkarıcı biçimde basittir. Ancak bu bakış açısı oyunun son yıllarda ne kadar değiştiğinin görmezden gelinmesine yol açıyor. Evet, hâlâ sadece bir tane top var fakat bu top, Roy Keane’in dönemindekinden çok daha hızlı hareket eden bir top.

Bu sporun evrimini anlamak için bazı tarihsel karşılaştırmalar yapmak yeterli. Son on yılda Premier Lig’deki pas sayısı yüzde yirmi beşten fazla arttı. Takımlar 2007-08 sezonunda maç başına ortalama 358 pas yaparken, 2017-18 sezonuna geldiğimizde bu sayı 453’e yükselmişti; takım başına bir maçta neredeyse 100 fazla pas!

Bu istatistiğin en tepesine bakarsak farkın iyice büyüdüğünü görürüz. 2007-08 sezonunun maç başına en çok pas yapan takımı 495 ile Arsenal iken; geçen sezon Manchester City’nin ortalaması 743’e ulaşmıştı. On yıl öncesinin en çok pas yapan takımından tam olarak yüzde elli fazla!

Peki bu hızda hareket eden topa nasıl yaklaşabilirsiniz? Keane’in United oyuncularına öğütlediği gibi “savunmanın arasına koşanları ve sahanın başka bölümlerinde neler olduğunu önemsemeden” topa odaklanıp “ölüm kalım meselesiymiş gibi” baskıya gidebilirsiniz. Ancak siz pres yaparken takım arkadaşlarınız yapmazsa City topu sizin etrafınızdan öyle bir dolaştırır ki, kendinizi bir anda ortada sıçanda ebe olmuş halde bulursunuz ve bir saat boyunca oradan oraya koşturduktan sonra kalan yarım saatte bacaklarınızı oynatamayacak hale gelirsiniz. İşte tam bu noktada da skoru artırmaya başlarlar. City’ye karşı ya takım halinde pres yaparsınız ya da hiç yapmazsınız; böyle işleyen bir sisteme karşı bir oyuncunun tek başına yapabilecekleri oldukça sınırlıdır.

Sistem futbolunun yükselişi, aynı zamanda İngiltere Ligi’ndeki hücumların daha az kesilmesine ve maç içinde kontrollü, topa sahip olunarak oynanan bölümlerin artışına sebebiyet verdi. 2008 yılında Premier Lig takımları maç başına ortalama 24 top çalmayla oynuyorlardı. 2017-18 sezonuna geldiğimizdeyse bu sayı üçte bir oranında azalarak 16’ya geriledi. Huddersfield Town 744 top çalma ile bu alanda 2017-18 sezonunun zirvesinde yer aldı. 2008 yılında en az top çalan takım olan Reading ise toplamda 800 kez müdahalelerinde başarılı olmuştu. Yani on sene önce en az top çalan takım, bugünün en çok top çalanından daha fazla sayıya ulaşmış. Pas arası yapma sayıları da aynı şekilde 6’da 1 oranında azalmış görünüyor. Yarıda kalan atakların sayısının azalması ise oyuncuların sezgilerini kullanarak bireysel müdahalelerle kahraman olma şansının da oldukça düşmesi anlamına geliyor.

Oyunun evrim geçiren bir başka noktası ise orta sayıları ve bu ortaları yapan oyuncuların özellikleri. 2007-08 sezonunda yapılan orta sayılarıyla bugünü kıyaslarsak iki büyük değişikliği fark ederiz. Birincisi toplam orta sayısındaki düşüş. 2008’de ligin en çok orta yapan 20 oyuncusu maç başına 6.5 orta yaparken, 2018-19 sezonunda bu sayı – neredeyse 3’te 1 oranında azalarak – 4.5’e gerilemiş görünüyor. Anlaşılan, bugünlerde takımlar gelişigüzel ortalarla topu rakibe vermeye pek niyetli değiller.

Göze çarpan en büyük ikinci fark ise – yukarıda da belirtildiği gibi1 – ortayı yapan oyuncu tiplerinin değişmesi… 2008 yılının en çok orta yapan oyuncuları listesinde başı çeken isimler David Bentley, Stewart Downing ve Ashley Young (o zamanlar kanatta oynuyordu) gibi orta saha ve kanat oyuncularıydı. O dönem bek oynarken bu listeye girebilmiş tek isim Reading’den Nick Shorey idi. 2018-19 sezonunda ise en çok orta yapan 20 kişiden 8 tanesi bek oyuncuları oldu. Listenin ilk sırasındaki Everton’lı Lucas Digne dışında Jose Holebas, Kieran Trippier, Trent Alexander-Arnold ve artık bek oynayan Ashley Young da ilk 10’da kendilerine yer buldular.

Bu durumda, şayet beklerinizin daha fazla orta yapmasını istiyorsanız, topa daha uzun süre sahip olarak onlara üçüncü bölgede atağa katılma şansı vermeniz gerekir. Beklerin 20 sene önce orta saha çizgisini çok nadir geçerek oynamasının sebeplerinden biri buydu (bir diğer sebepse, kuşkusuz, 90 dakika boyunca böyle bir tempoyu kaldıracak fiziksel yeterliliğe sahip olmamalarıydı). 2008’e geldiğimizde bile, bek dediğimizde aklımıza defansif yönü kuvvetli oyuncular geliyordu ve dolayısıyla birçokları için, modern hücumcu bek rolünün ilk örneklerinden olan Dani Alves, adeta gelecekten o güne ışınlanmış gibiydi.

2018-19 Liverpool’u, oyunun gelişim eğrisini en güzel açıklayan örneklerden biri. Günümüzde, Premier Lig’deki eski usul beklerin (rakip yarı sahanın ortalarından, çizgiye inmeden orta yapan) en tehlikelilerinden ikisi Andy Robertson ve Trent Alexander-Arnold’dır. Robertson’ın 11 asisti şimdiden Premier Lig’de bir savunmacının ulaştığı en büyük sayı olarak tarihe geçti. Alexander-Arnold da şu ana kadar yaptığı 9 asistle, lig bitmeden eski rekor olan 10’a ulaşabileceğini gösterdi.

Bu asist sayılarına yaklaşabilen tek ‘gerçek’ kanat oyuncuları ise Sane ve Ryan Fraser. Robertson ve Alexander-Arnold bunu başarırken aynı zamanda da ligin en iyi savunmasının önemli birer parçasıydılar. Dahası, kanat rolüyle oynayarak arkalarında büyük boşluklar bırakan bu iki bek oyuncusuna rağmen Liverpool, şimdiye kadar kontra ataklardan tüm sezonda sadece 1 gol yedi ve bu alanda ligin en iyi istatistiğine sahip.

Liverpool’un bu başarısı, oyuncuların bireysel olarak birbirlerine üstünlük kurmaya çalıştığı dönemden, sistemlerin birbiriyle rekabet ettiği döneme geçiş yapan futbolun dönüşümünün altını çizercesine, taktik bakımdan olağanüstü bir seviyeye çıkmalarının sonucudur. Belki de bir noktada, televizyonda maçları yorumlayan eski futbolcular, günümüz futbolcularını artık var olmayan standartlara göre yargılamayı bir kenara bırakırlar.

Artık tarihe karışmış gibi görünen fakat insanların eski şampiyonluk yarışlarına dair özlediği bir başka çekişme yöntemi ise akıl oyunlarıdır. Bugünlerde en üst seviyedeki teknik direktörler birbirlerine karşı fazlasıyla saygılılar.

Bu açıdan, geçen hafta Pep Guardiola’nın, Ole Gunnar Solskjær’in City’nin topu kaybettiği anda rakiplerini yere indirmesiyle ilgili hafif provokatif yorumlarına verdiği cevabı izlemek oldukça ilginçti. City’yi izleyen herkes yapılan yorumun doğru olduğunu bilir. Örneğin pazar günü Burnley ceza sahasının önünde topu Ashley Barnes’a kaybeden Raheem Sterling, Barnes’ın sırtına atlayarak hem olası bir kontra atağı engelledi hem de kart görmeden oyuna devam etti.

Ancak Guardiola insanların bu konu hakkında konuşmalarından fazla hoşlanmıyor, çünkü hakemler bir anda bu faulleri sarı kart ile cezalandırmaya başlayabilirler. Zaten kendisi bundan gerçekten rahatsız olduğunu belli ettikten hemen sonra, City’nin basın ekibi gazetecilere maçta United’ın City’den daha fazla faul yaptığını gösteren veriler ulaştırdı.

Bu noktada şöyle bir soru aklınıza gelmiş olabilir: City’nin böyle bir zafiyeti varsa diğer teknik direktörler de bunun üzerine gitmeli mi? Jose Mourinho Real Madrid teknik direktörüyken tam olarak bunu yapmıştı. Guardiola’nın gergin yapısını bildiği için tansiyonu en üst seviyeye çıkarmaya karar verdi: Eğer Guardiola kolay kaygılanan biriyse, ona kaygılanacak bir şeyler verelim. Doğru düzgün düşünemeyecek hale gelene kadar da her türlü provokatif yöntemi kullanalım.

Mourinho’nun taktiği kör topal da olsa işledi. Madrid’in 2012’deki şampiyonluğundan sonra Guardiola Barcelona’dan ayrılarak kafa iznine çıktı. Peki Jürgen Klopp veya Mauricio Pochettino neden Guardiola’nın üzerinde psikolojik baskı oluşturacak bu yolu tercih etmiyorlar?
Bunun kişilikle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Klopp’un bir Mourinho olmadığı ortada. Geçen hafta Soccer AM için “Jürgen Klopp, kendisiyle alakalı internette en çok aratılan soruları yanıtlıyor” isimli bir video çekti. Orada “En sevdiğin film hangisi?” sorusuna hiç düşünmeden verdiği cevap Forrest Gump idi. Bir yerlerde Jose, anlayamadığı bir nedenden dolayı dudağını bükmüş olmalı.

Diğer bir olasılık ise bu insanların, onları bir araya getiren ortak özelliklerin, ayrıştıran davranışlardan daha önemli olduğunu düşünmeleri olabilir. Pep, bir bakıma Klopp’un en büyük rakibidir. Öte yandan bu iki insan, birbirlerinin ne yapmaya çalıştığını tam olarak anlayan, İngiliz futbolunda ancak küçük bir kesime denk düşen grubun kafa dengi üyeleridir. Kim bilir, belki de futbol kültürümüz bir gün, bu ikilinin çoktan vardığı noktaya ulaşabilir.

Çeviri: Onur Demir

İlginizi çekebilecek diğer içerikler