Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolFınal Four Günlüğü: Korku Ruhu Kemirir

Final Four'da ilk güne Vassilis Spanoulis ve Ekpe Udoh damga vurdu. Cuma akşamından notlar...

Kulakları sağır eden bir gürültü var Sinan Erdem’de. Hayır, henüz Fenerbahçe-Real Madrid maçı başlamadı ve ses, camları kıracak seviyeye ulaşamadı. Şu an Olympiakos-CSKA Moskova maçındayız ve Yunan ekibi geri dönüyor. Ya da döndüğünü düşünüyor. Dimitris Itoudis mola alıyor. Gözlerim ise tamamen kırmızıların bench’indeki Kostas Papanikolaou’da. Ne olursa olsun, her şartta ve skorda, mola sesini duyduğu an sahaya atlıyor ve kenara gelen arkadaşlarını ilk karşılayan oluyor. Takım arkadaşları da onun peşinden ayaklanıyor. Herkes çok heyecanlı, ateşli ve işlerin nereye gideceğini biliyor. CSKA tarafında ise farklı bir hava sözkonusu. Onlar daha sakin mola alıyor, düdüğü duyar duymaz arkadaşlarına koşan pek kimse yok ve skorda da öndeler. Ama bir taraftan da içten içe gelecek saniyelerin farkında gibiler..

Bu son derece basit bir gözlem ama bence Olympiakos-CSKA Moskova rekabetinin anlaşılması için işimize yarayabilir. 2012 İstanbul finalini hatırlayanlar, Rus ekibinin o gün nasıl birkaç dakikada dağıldığını anımsayanlar ortaya çıkacak görüntüyü tahmin edebiliyordu. Teknik ve taktik detayları bir kenara bırakın, bütün maç bu ruh hâli ve duygu üzerinden oynandı. CSKA maça müthiş başladı, önce Nando De Colo ile rakip boyalı alanda dans etti, sonra sakatlıktan dönen Milos Teodosic ile üçlük çizgisinin gerisinden farkı açtı. Ama salondaki binlerce insandan bir tanesi bile bu maçın bittiğini düşünmüyordu. Parkenin her noktasına yayılan bir tedirginlik ve tekinsizlik hissi vardı.

Herkes eninde sonunda mücadelenin kafa kafaya geleceğini tahmin ediyordu. Fark 10’ken gelen bir Vangelis Mantzaris üçlüğü sadece pota arkasındaki Olympiakos tribününü değil, basın tribünündeki Yunan gazetecileri de ayaklandırıyordu. Agravanis’ten gelen üçlükler de aynı havayı sürdürüyor, Olympiakos maça dokunabildiğini hissediyordu, her bir üyesiyle. Evet, fark hep 10 sayı civarlarında geziniyordu, son çeyrek yeni başlamıştı ama bütün bunlar problem değildi.

Sonra bitime 8 dakika kala Vassilis Spanoulis oyuna girdi.

Günün asıl yemeğinde ise düşünecek çok şey vardı. Bir yandan Aziz Yıldırım’ın solunda oturan Ertuğrul Özkök’ün takım elbisesine bakıyor, bir yandan üç-dört sıra yanlarında duran Nusret’in ifadesiz maç izleme şeklini inceliyor, bir yandan da basketbol maçlarını yerinde izlemenin nasıl bir şey olduğunu her zamanki gibi kafamda oturtmaya çalışıyordum. Bu, stadyumda bir futbol maçı izlemek gibi değil, top ortadayken dalıp gitme imkanı vermiyor size, her an dikkatli olmalı ve sürekli sahaya gözlerinizi dikmelisiniz. Bu, yerinde bir bisiklet yarışı izlemek gibi de değil, etap size gelene kadar öldürebileceğiniz, hayallere dalabileceğiniz birkaç saat yok önünüzde. Sürekli bakmak ve eğer becerebiliyorsanız, görmek zorundasınız.

Bir de mevzubahis dün akşamsa, duymak da zorundaydınız. Fenerbahçe sahaya çıktığı andan itibaren müthiş bir destekle karşılanmıştı. Özellikle açılış bu anlamda etkiliydi. Burada sadece sahnenin Final Four olması değildi mesele, rakibin Real Madrid oluşu da her şeyi daha sert ve öfkeli hâle getiriyordu. Fenerbahçe, 2015 Final Four’unda rüyasını bitiren İspanyol rakibini 2016’da çeyrek finalde 3-0 ile geçmişti ve her maç, apayrı gerilimlere konu olmuştu. Sarı-lacivertliler oyuncusuyla, taraftarıyla, teknik ekibiyle sanki rakibini sadece yenmek istemiyordu, aynı zamanda parçalamayı da düşünüyordu. Yavaş yavaş Real Madrid’in ruhunu emmek, maçı onlardan çekip almak ve asla bir daha buralara yaklaşamayacaklarını düşündürmek… Hepsi belki de planın parçasıydı.

Bu planı uygulayan adam da Ekpe Udoh’tu. Engin Ardıç’ın Küba basketboluna armağanı, bir kez daha şu an Avrupa’daki en değerli uzun olduğunu göstermekle kalmadı, Euroleague’de normal sezonda Adam Hanga’ya Yılın Savunmacısı ödülünü veren herkesi de bir daha sandığa gitmeme konusunda ikna etti. Udoh, ilk dakikadan itibaren bir hatta iki metre yakınındaki bütün toplara el gösterdi, blok teşebbüsünde bulundu, rahatsızlık verdi, çoğu zaman da blok yaptı. En etkileyicisi de bunu yaparken 1’den 5’e bütün Real Madrid hücumunun karşısında durabilmesiydi. İkili oyun sonrası bazen Sergio Llull’un karşısında kaldı, bazen de Luka Doncic’in. Anthony Randolp’un köşe üçlüklerini de bozdu, Gustavo Ayon’un pota altı çalışmalarını da… Bu kadar etkileyici bir savunma performansını hayatım boyunca yakından izlediğimi sanmıyorum. Televizyondan izledim mi, ondan da emin değilim.

Korku burada da her şeyi değiştirdi. Genç yaşta Avrupa basketbolunun en büyük sahnesine çıkan Luka Doncic zihinsel olarak dağıldı. Maçın başında arka arkaya iki zorlama üçlük denemesinin de bunda payı vardı. 17 yaşındaki yıldız, maçı daha girişte kendisi adına zorlaştırdı. Şutlar girmedikten sonra tek çaresi içeri yüklenmekti ama orada da Ekpe Udoh vardı ve her şeyi iki kat daha çetrefilli hâle getiriyordu.

Maç da Fenerbahçe de bir daha hiç arkasına bakmadı. Avrupa’nın en heyecan verici skoreri olan Sergio Llull ekmeğini taştan çıkarıyordu, Jaycee Carroll en iyi yaptığı işi kusursuz uyguluyor, perde çıkışlarında topu alır almaz potaya yolluyor, onu köşelerde kaçıranlar da Zeljko Obradovic’i çılgına çeviriyordu.

Artık akış da hepimizi içine almıştı. Senaryo, ilk maçın tam tersiydi. Önde olan taraf rakibinin fiziksel ve mental olarak ele geçirmişti ve kapıda çok az aralık bırakmıştı. Sonra her şeyi bitirdi. Gitme zamanı gelmişti. Tuvaletlerin önünde Nusret’i gördüm. Bir çocuk yanına yaklaştı ve selfie çekmek istedi. O da kabul etti, her zamanki yüz ifadesini takındı ama neyse ki bu güzel basketbol akşamının sonunda korkulan olmadı ve Salt Bae yapmadı. Artık dağılabilirdik.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler