Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolGenelGündemEv Sahibi

Türkiye'ye her yıl yüzlerce yabancı futbolcu geliyor. Fernando Muslera da bir zamanlar onlardan biriydi. Bugün ise onu yabancı yapan tek şey milli aralar...

Bu röportaj ilk olarak Socrates’in Şubat 2020 nüshasında yayımlanmıştır. Tüm sayılarımıza bu adresten ulaşabilirsiniz.


Son dokuz yılı şöyle bir gözden geçirin ve her şeyin hızlıca üstünkörüleştiği bir Türkiye’de çizgisini bozmayan, değişmeyen, kendisini sevenleri mahcup etmeyen, üstelik tüm bu süre zarfında zirvedeki yerini de hiç kaybetmeyen birkaç isim saymaya çalışın. Tarkan’ın bile dinleyicilerinin büyük kısmını tatmin edemediği, Cem Yılmaz’ın tartışıldığı, büyük isimlerin bir bir köşelerine çekildiği bu dönemde Fernando Muslera, listenin en tepesi için güçlü bir aday olacaktır.

Dokuz yıl önce transfer olduğu Galatasaray’da büyük başarıların yanında kötü günler de gören Uruguaylı, buna rağmen kendi performansında neredeyse ufak bir dalgalanma dahi yaşamadı. Mütevazı tavrı ve samimiyetiyle sadece kendi taraftarının değil, herkesin sevdiği bir figür oldu. Yabancı kaleciden yana bahtı açık olan; Simoviç, Taffarel, Mondragon gibi uzun süreli ilişkiler yaşayan Galatasaray, tarihinin en kötü sezonlarından birinin ardından kalesini emanet ettiği Muslera’dan da benzer bir etki bekliyordu. Bu kadarını tahmin etmek ise çok güçtü.

Muslera, o gün bir yabancı kaleci olarak geldiği Galatasaray’da bugün artık bir ev sahibi. Öyle ki Florya Metin Oktay Tesisleri’nde gerçekleştirdiğimiz söyleşi sırasında telefonu çalıyor, takımın yeni yabancıları banka işlemlerinden, yaşayacakları evle ilgili bazı prosedürlere kadar ona danışıyordu. Ya da bir dostumuzun ona imzalatmamız için verdiği eski bir formaya imzayı attıktan sonra 2015 yılında kazandıkları dördüncü yıldızı çizmeye kalkıyordu. İşte böyle. En iyisi sözü daha fazla uzatmayalım ve Muslera ile yıllardır alışık olduğumuz pozitif enerjisi sayesinde mutlu başlayıp mutlu biten söyleşimize geçelim.

Uruguaylılar için ‘Garra Charrua’ ne manaya gelir? Biraz bu deyişten söz edip, Uruguay futbol dünyasındaki yerini anlatabilir misiniz? En son Lucas Torreira, bir söyleşisinde “Her Uruguaylı Garra Charrua’ya sahiptir” demişti. Diego Godin de Luis Suarez’in bazı hareketlerini eleştirenlere karşı Suarez’in içindeki Garra Charrua ruhundan bahsetmişti.

Garra Charrua, bizim kökenlerimize dayanan bir söylemdir. Charrua aslında İspanyolların sömürgeleştirme döneminde şu anki Uruguay sınırları içerisinde yaşayan Kızılderili kökenli halka verilen isimdi. Ve bu halkın en büyük karakteristik özelliği azimli ve savaşçı olmasıydı. Bu söylem de buradan geliyor.

Arjantinli efsane Jorge Valdano, 2018 Dünya Kupası sırasında The Guardian’a bir yazı yazmış ve Uruguay Milli Takımı’nda tanık olduğu ekip ruhunun farklı olduğunu söylemişti. Nedir Uruguay takımının dışarıya da yaydığı bu farklılık?

Biz Uruguay Milli Takımı’nda hiçbir zaman sadece takım arkadaşı gibi olmadık. Bunun ötesinde, çok iyi arkadaşlar ve dostlardık. Hep de öyleyiz. Çünkü sadece futbolu değil hayatın diğer alanlarını da paylaşıyoruz. Takım olarak başarılı olmak istiyoruz ancak bunu yaparken de hayata bakış açımızdan uzaklaşmıyoruz.

Her şeyi beraber eğlenerek ve keyif alarak yapmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda beraber büyüyüp yükseliyoruz. Sahaya çıktığımızda tek bir vücut gibi mücadele ediyoruz. Bu, takım içindeki arkadaşlarımın karakterlerinden de ileri geliyor. Godin, Suarez, Cavani, Caceres gibi isimlerden bahsediyorum. Lucas Torreira gibi yeni nesil yetenekler de bunu taşıyorlar. Demin konuştuğumuz Garra Charrua ruhu işte bu.

Güney Amerika’nın coğrafi olarak en küçük ikinci ülkesi Uruguay’ın 3,5 milyon nüfusuyla dünya futbolunda bu kadar söz sahibi olmasının ardındaki sebepler neler? Uruguay futbol adına neleri doğru yapıyor altyapıdan itibaren?

Bunun direkt olarak belli bir sebebi olduğunu söyleyemem. Ancak şunu söyleyebilirim ki ‘fundamental’ olarak yani futbolun temel eğitimi açısından doğru yaptığımız birçok iş var. Mesela ‘baby-futbol’ diye bir terim var.

Futbola daha bebekken başlıyoruz, 3-4 yaşlarında. Bu aşamadan sonra çocukluktan itibaren kendimize kısa ve uzun vadeli hedefler koyuyoruz. Hayat değerlerimiz bizi Uruguay’da bu hedefleri koymaya itiyor ve bunların başında da “Bugün, bir gün önce yaptığından daha iyisini yap” mantalitesi var. Hayatın her alanında bu böyle. Bütün bu durum aile yapınızla, çocuklarınızla ve geleceğe bakış vizyonunuzla da birleşince başarı geliyor.

Milli takımda Oscar Tabarez ve Galatasaray’da Fatih Terim ile uzun süreler çalıştınız. Size bu iki deneyimli teknik adamla bu kadar uzun süreler çalışmak neler getirdi?

En başta hırs. Her zaman kazanma arzusu. Ve en önemlisi işini zevk alarak yapmayı ancak iletişim kurarken de karşılıklı olarak müthiş bir saygı çerçevesinde olmayı öğrendim. Tek tek saymakla bitmez ama her ikisi de tarihin çok önemli parçaları ve kendimi onlarla çalıştığım için ayrıcalıklı hissediyorum.

“Rusya’da ve Latin Amerika ülkelerinde bu soylu sanat her zaman özel bir itibar sağlar. Kaleci, rolü nedeniyle kenarda, tek başına, geçit vermez olduğu için, coşkulu çocuklar sokakta peşinden ayrılmaz. Tapınma nesnesi olarak boğa güreşçisi ve usta pilotla yarışır. Kaleci yalnız bir kartal, esrarengiz adam, son kurtarıcıdır.” Kendisi de eski bir kaleci olan yazar Vladimir Nabokov kaleciliğe olan hayranlığını böyle anlatır. Latin Amerika’da neden ayrı bir sanat gibi görülür kalecilik? Kıtadan, Uruguay da dahil olmak üzere bu kadar çok iyi kaleci çıkmasının bir sırrı var mı?

Kalecilik tartışmasız müthiş bir sanat. Ben dünyadaki hiçbir pozisyon için mesleğimden vazgeçmek istemem. Tam olarak Güney Amerika’dan neden iyi kaleciler çıktığının sırrını bilmiyorum. Genelde sokakta veya altyapıda başka pozisyonlarda oynayarak başlamanın getirdiği bir teknik kabiliyetten söz edilebilir belki ortak yön olarak. Demin söylediğim gibi her gün daha iyisini yapma arzusuyla işe gittiğimiz için ve çalışma ahlakı olarak işimize kutsal bir görevmiş gibi yaklaştığımız için olabilir. Bunun bir sırrı yok ama hepimiz birbirimizden farklıyız ve bu sanatı güzelleştiriyoruz. Kendi adıma bunu her geçen gün daha da iyi yapabilmek isterim.

Birçok röportajınızda “Kazanmak” vurgusu var. “PlayStation bile oynasam kazanmak isterim, benim karakterim bu” gibi… Ama hırslı futbolcu dendiğinde insanların aklına genelde daha farklı, daha agresif bir profil geliyor. Kavgalara giren, tartışmaların içinde olan, rakipleri tarafından sevilmeyen… Siz bunun tam ters örneğisiniz…

Her zaman kazanmayı istememle sahada daha sakin bir karakter çizmem birbirinden farklı şeyler. Rengini savunduğunuz takımın değerleri doğrultusunda hareket etme mecburiyetiniz var. Ben Galatasaray ve Uruguay Milli Takımı için sahadayım. Gerçek şu ki ben bu iki takımın her geçen gün daha iyiye gitmesini ve sürekli olarak başarılı olmasını sağlamak için sahada her şeyimi veririm. Sahada benim de normalde vermeyeceğim görüntüleri verdiğim oluyor. Ancak saha dışına çıktığımda da normal biriyim. Dışarıda görünce bazen şaşıranlar da oluyor. Ama dediğim gibi herkes gibiyim ve işle dışarıdaki hayatım arasında fark olabiliyor.

KALECİLİK MÜTHİŞ BIR SANAT. DÜNYADAKİ HİÇBİR POZİSYON İÇİN MESLEĞİMDEN VAZGEÇMEK İSTEMEM.

Galatasaray’dan giden yabancı futbolcular neden hâlâ bu kadar Galatasaray vurgusu yapıyorlar? Sosyal medyadaki etkilerini artırmak için mi, sponsorluklarla mı ilgili yoksa gerçekten gittikten sonra kulüple kopmayan bağlarından dolayı mı?

Kesinlikle reklam amaçlı değil. Galatasaray gibi camiaların içinde bulunmuşsanız hiçbir zaman unutulmak istemezsiniz. Bir yıl da oynasanız, altı ay da oynasanız burada iz bırakmak istersiniz. Ayrıca herkes birbirinden farklıdır, kimisi sosyal medyada daha aktif olmayı tercih ediyor. Bu onun tarzıdır. Ama şurası bir gerçek ki böyle kulüplerden ayrıldıktan sonra herkes taraftarlar tarafından iyi hatırlanmak ister. Özellikle de kupalar kazandıysanız bu size daha da fazla aidiyet duygusu katıyor.

Uzun yıllardır Galatasaray’dasınız ve artık kulüp tarihinin sembol oyuncularından birisiniz. Bugün kulübe bakışınızı nasıl özetlersiniz? Galatasaray’da oynamak sizin için ne kadar iş, ne kadar tutku? Örneğin futbolu bıraktığınızda Taffarel gibi bir ayağınız burada olacak mı?

Öncelikli hedefim futbolu bu güzel kulüpte bırakmak. Hem ben Galatasaray’a çok şey kattım hem de Galatasaray bana çok şey kattı. Kesinlikle futbolu bırakmak istediğim yer burası ve her yerde de söylüyorum. Yaşanan bu kadar güzel anının üzerine bunun da şık olacağını düşünüyorum. Futboldan sonrası? Kesin olan şu ki benim burayla bağlantılarım asla bitmeyecek. Kulübün gelecekte ne isteyeceğini, benden nasıl bir beklentisi olacağını bilmiyorum. Göreceğiz.

Bir kulüpte bu kadar uzun süre oynamanın çok güzel yanları var. Diğer yandan, futbolculuğun güzel yanlarından biri farklı ülkelerde yaşamak, farklı hayatlara adapte olmak. Elbette bu senaryodan da mutlu olduğunuzu biliyoruz ama paralel evrenlerin birinde İtalya sonrası İspanya, İngiltere gibi farklı liglerde devam eden bir kariyeriniz olsa, bu da sizi farklı bir açıdan tatmin eder miydi?

Bana göre İtalya ve Türkiye birbirinden çok farklı iki ülke. İkisi de muhteşem. Her ikisinde de yaşadığım dönemlerde çok güzel anılarım oldu. İkisinden de çok şey öğrendim. Hiçbir zaman şurada veya burada yaşasam daha iyi olurdu gibi bir düşüncem olmadı. Örneğin Lazio forması giyerken, Galatasaray beni çok uzun süre istedi. İtalya’da, Serie A gibi bir ligde oynamaktan memnundum aslında. Ama asla vazgeçmediler ve çok ısrar ettiler. Başta böyle bir düşüncem yoktu ama bana verilen değeri hissettirdiler ve kendimi burada buldum. Bir oyuncu olarak bana kendimi değerli hissettirdiler. Buraya gelmemdeki birinci etken de buydu. Bu durumun başka bir yerde gerçekleşeceğinin garantisi yok.

GELECEKTE KULÜBÜN BENDEN NE İSTEYECEĞINİ BİLMIYORUM. KESİN OLAN ŞU Kİ BURAYLA BAĞLANTIM BİTMEYECEK.

Kariyerinizi Galatasaray’a adamayı seçtiniz ama ilk geldiğinizde verdiğiniz röportajda İngiltere Premier Lig hayaliniz olduğunu söylemiştiniz. İçinizde küçük de olsa bir ukde midir?

Futbolda hiçbir zaman yarın ne olacağını bilemiyorsunuz. Evet, Premier Lig her zaman hayalimdi. İlk geldiğimde de söylemiştim bunu. Ama üzerinden o kadar zaman geçti ki şu günlerde sahip olduğum perspektiften bakınca Galatasaray’dan kolay kolay ayrılamayacağımı biliyorum. Gelecek ne getirir yine bilmiyorum, elbette kimse geleceği öngöremez ama bu cümleyi kurduğumdan çok daha farklı şartlar söz konusu. O nedenle bir ukde var diyemem. Çünkü hiç pişman değilim geride kalan yıllardan.

Galatasaray’da birçok yabancı futbolcu ile oynadınız, birçoğu gelip geçti. Sizse artık ev sahibi sayılırsınız. Sizde en fazla iz bırakan ve hâlâ görüştüğünüz yabancı futbolcular kimler?

Buradaki kariyerim boyunca en yakın arkadaşım Albert Riera oldu. Yine ayrılanlardan Felipe Melo ve Alex Telles ile sık sık konuşuyoruz. Çoğuyla hâlâ iletişimdeyim. Bazen bir oyuncu geliyor ve hemen kulüpten ayrılıyor ancak benim için önemli olan karakterdir ve eğer karakteri bana yakınsa çabuk arkadaşlık kurabiliyorum. Tabii ki Albert ile İspanyolca konuştuğumuz için çok ayrı bir arkadaşlığımız oldu ama Elmander gibi, Mert Çetin gibi çok yakın başka arkadaşlarım da oldu. Bu sayede İngilizce öğrendim. Elmander de o konuda çok yardımcı oldu. Daha önceden sadece İspanyolca ve İtalyanca konuşuyordum. Ancak dediğim gibi burada edindiğim en yakın arkadaşım Albert oldu. Ayrıca her şeyden öte Albert çok iyi bir golf arkadaşı!

Ligde dokuzuncu sezonunuz ve tüm bu süre boyunca yerini kaybetmeyen, rekabete girmeyen başka hiçbir oyuncu yok diyebiliriz. Bu süre zarfında bu kadar az rekabete girip taban performansınızı nasıl bu kadar yukarıda tutabildiniz?

Yanlış düşünüyorsunuz. Çok fazla rekabete girdim. Çok önemli kalecilerle yarıştım. Kapasitesi çok yüksek isimler geldi. Genç veya tecrübesiz olanlar da vardır ama gelen bütün arkadaşlarım çok değerliydi. Hepsi de formayı benden alabilecek yetenekteydi. Kalecilik tek başınıza sahada olmanızı gerektiren bir meslek. Ben her zaman sahada olmak istedim ve kendimi buna göre hazırladım. Çok fazla çalışıp bu formayı çok fazla hak eden birçok kaleci sadece pozisyonları nedeniyle kulübede olmak zorunda kaldılar. Ancak bu durum beni rekabetten uzaklaştırmadı. Bütün hafta birlikte antrenman yaptığınız arkadaşınız çok çalışıp formayı alamıyorsa sizin yerinizi garanti görüp işten uzaklaşmanız doğru değil. Her zaman en az onlar kadar hatta daha fazla çalışmak durumundasınız. Biraz egoistçe geliyor ama kalecilik mantalitesi budur. Benim düşünce yapım da bu.

REKABETE GIRMEDİĞİM DOĞRU DEĞİL, GELEN BÜTÜN ARKADAŞLARIM FORMAYI BENDEN ALABİLECEK YETENEKTEYDİ.

Çok ağır eleştiriler aldığınızı hatırlamıyorum. Yine de bugüne kadar sizi üzen, size haksızlık edildiğini düşündüren bir dönem ya da olay oldu mu?

Eleştiri her zaman olur. İşimizin bir kısmı da eleştirilmek. En çok da taraftar eleştirebilir. Herkes fikrini beyan edebilir ama Türkiye’de spor basınının ileri gidip olayları kişiselleştirdiği olabiliyor. Aslında bu da normal. Kimseyle direkt olarak bir problemim olmadı. Tam tersi, eleştirileri dinlemenin bizi güçlendirdiğine inanırım. Örnek olarak Türkiye tarihinin en iyi kalecileri beni eleştirdiğinde ne diyebilirim ki? Bana onların öğütlerini ve eleştirilerini dinlemek düşer. Ancak bazen alakasız, sahaya adımını bile atmamış birisi kişisel alanıma giren olumsuz düşünceler söyleyince canım sıkılabiliyor.

Türkiye kendine has bir ülke. Herkes herkesin işine karışıyor ya da başkalarının işi hakkında sınırsızca yorum yapıyor. Her şey düzensiz ve kaotik. Tüm bunlara bakışınız nasıl? Önceki deneyimlerinize de dayanarak, size göre Türkiye futbol düzeninde neler değişmeli?

Türkiye’de futbol ortamının değiştirilmesinin kolay olmadığını düşünüyorum. Kültürel olarak biraz krizlerden ve kaostan beslenen bir ülkede olduğumu biliyorum. Buna Uruguay’dan değil ama Güney Amerika’dan ve İtalya genelinden biraz olsun aşinaydım zaten. Bir şeyleri değiştirme imkânım olsa, bu çabucak kaotik hale gelen durumu, biraz daha stabil ve rahat bir ortama dönüştürmek isterdim. Kazanmak ve kaybetmek dünyanın sonu değil, sonuçta kimse ölmeyecek. Ölüm kalım meselesi haline getirmememiz gerekiyor bu sporu. Oyun oynuyoruz ve oyunu Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş veya bu sene Sivasspor kazanabilir. Oyunun akışı da bu doğallıkta olmalıdır. Seneye başka bir sezon daha olacak ve her zaman yeni hedefler konabilir. Stres seviyesi biraz daha az olsa daha iyi olur bana kalırsa.

İkinci yarı başladı, beklentileriniz nedir? Vatandaşınız Marcelo Saracchi de takıma katıldı, onun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ligdeki mevcut yerimizden memnun değiliz. Ancak ikinci yarıda sadece lige odaklanacağız. Takım adaptasyon sürecini atlattı ve her şey yerine oturmaya başladı. Seri galibiyetler alıp bir an önce şampiyonluğa yürümemiz gerekiyor. Bunu başarabileceğimize inanıyorum. Saracchi içinse sadece olumlu sözler kullanabilirim. Her zaman oynamaya ve gücünü göstermeye hazır bir oyuncu ve harika bir karakter. Ona çok güveniyorum; bu yüzden de transferi gündeme gelip benim fikrimi aldıkları zaman, ikinci kez düşünmeye bile gerek olmadığını söyledim.

Üst üste 1-0’lık galibiyetlerle şampiyon olunan sezonlardan dolayı “Son düzlükte zaten Muslera yemiyor” algısı var. Takımın şampiyonluk iddiasını son bölüme kadar sürdürdüğü sezonlarda mutlu sona ulaşma geleneğinin en önemli unsurları arasında sizi de gösterebilir miyiz, ne dersiniz?

Ben bunun kulübün yapısıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Yüzde 1 bile şampiyonluk şansı varsa Galatasaray o şansı zorlar. Futbolcusundan çalışan personeline herkeste “Galatasaray yarıştaysa kazanırız” mantalitesi oluştu. Sezonun ilk maçından son maçına kadar maksimum performans verme zorunluluğumuz var. Hepimiz son ana kadar savaşma bilincine sahibiz ve eğer yarıştaysak bu durum bizi öne çıkarıyor.

Birkaç ay önce konuştuğumuz Hakan Balta, Süper Final’in son maçından önce sizi çok heyecanlı gördüğünü ve odada sohbet edip sakinleştirdiğini söyledi. Tatil planlarınızdan bahsetmişsiniz. O gün maç önü ve sonrasında yaşadığınız duyguları anlatabilir misiniz?

Benim ilk sezonumdu. Normal sezonu 9 puan önde kapatmıştık. Sezon sonuna eklenen Süper Final’de de kendimizi bir beraberlikle şampiyonluğumuzu ilan edebilecek konuma getirdik. Kariyerimin en heyecanlı gecelerinden biriydi. Otelden itibaren çok çok heyecanlı bir şekilde maça kendimi hazırladığımı hatırlıyorum. Hakan da sahaya çıkmadan beş dakika önce yanıma geldi, beni sakinleştirmek istedi. Kafamı dağıtmak için ikimizin de gittiği plajlardan bahsetti. Miami bunlardan biriydi. Sakin sakin konuştu ve “Merak etme, gol yemeyeceksin ve istediğimizi alacağız” dedi. Hakan çok önemli bir figürdü. Sakinliği ve soğukkanlılığıyla takıma çok şey katan, her takımda görmek isteyeceğiniz bir futbolcuydu.

O MU BU MU?

Uruguay’la Dünya Kupası Şampiyonluğu x Galatasaray’la Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu

Galatasaray’ı çok seviyorum ama Uruguay’la Dünya Kupası’nı kazanmak.

Cordoba x Taffarel

Her ikisi de. Cordoba çünkü çok büyük, Taffa çünkü bir dâhi.

Cavani x Suarez

Her ikisi de. İkisi de tarihi birer figür ve Uruguay’ı çok iyi temsil ediyorlar. Birini seçemem.

Mate çayı x Türk çayı

Mate. Kültürel olarak anlamı çok fazla. Ama Türk çayı da çok güzel.

Manisaspor’a attığınız penaltı x Süper Kupa’daki Beşiktaş maçında kurtardığınız son penaltı

Manisaspor’a attığım penaltı çünkü kariyerim boyunca attığım tek gol.

Kalenize top gelmeyen sakin bir maçta alınan farklı galibiyet x Zorlu bir maçta sizin kurtarışlarınızla alınan 1-0’lık galibiyet

Sakin bir maç olsun.

İyi bir kaleci olarak anılmak x İyi bir insan olarak anılmak

Her ikisi de.

#25 x #1

Çok zor bir soru bu. Çok zor. 1 numara. Çünkü her zaman 1 numara olmayı istiyorum. Her zaman kazanmayı. Ancak 25 numaranın da benim için çok özel bir yeri var.

Bekâr olmak x Evli olmak

Yaşam tarzınıza göre değişir. Ancak evlilik, daimi mutluluk.

Kariyerinizde en üzüldüğünüz maç hangisiydi? Gece eve döndüğünüzde uykunuzu kaçıran, sizi özellikle mutsuz eden bir maç oldu mu?

Benim durumum açısından en acıklısı Dünya Kupası’ndaki Fransa maçıydı. Sadece yediğim gol ya da Cavani olmadığı ve elendiğimiz için değil. Hayatımın kötü bir dönemiydi. O maçtan dört gün önce anneannemi, dört gün sonra da amcamı kaybettim. Tamamen unutmak istediğim, acı bir haftaydı. O mağlubiyet bana asıl bu kayıplarımı hatırlatıyor.

Avrupa’da Türk takımları yıllardır başarılı olamıyor. Makas giderek açıldı ve biraz geride kaldık gibi görünüyor. Bu durumu tersine çevirecek bir şey yapmak mümkün mü yoksa artık kendimize daha düşük hedefler mi belirlemeliyiz?

İlk başta ülkenin durumunu gerçekçi bir şekilde değerlendirmek gerekiyor. Duygusal bakınca gerçekleri göremeyebilirsiniz. Yurtdışındaki liglerde hangi futbolcular oynuyor, bizim ligimizde kimler var? Hedeflerin hangileri gerçeklikle örtüşüyor? Doğru yapılar kurmak çok önemli. Demin bahsettiğim kanıksanmış kaotik havanın da bunda etkisi var. Sürekli sizden tutkulu bir şekilde sadece sonuç elde etmeniz isteniyor. Ancak bunun şu anki gerçeklikle sürdürülebilir olması çok mümkün değil. Avrupa kupalarına daha farklı yaklaşılması gerekiyor. Fenerbahçe ve Galatasaray birbirini geçmeye çok fazla odaklanıyor. Ancak Avrupa’da elde edilecek her başarı aslında ikisinin de işine yarıyor. Yerel kupalarda rekabet olabilir ancak en azından Avrupa kupalarında birlik olunması gerekli. Ülke temsil ediliyor ve oynayan takım kimse sonuna kadar desteklenmesi gerekli. Bu sene Avrupa Ligi’nde sadece Başakşehir kaldı ve inanın onların maçlarını çok büyük heyecanla izliyorum. Türkiye’yi, bizim ligimizi temsil ediyorlar. Herkesin olaya biraz bu mantalitede bakması, ortamı biraz daha farklılaştırabilir.

Alisson, Ederson, Van Dijk ya da asist sayıları çift hanelere ulaşan Liverpool bekleri… Savunmacılar ve kalecilerin her zamankinden daha ön planda olduğu bir dönemde olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Ter Stegen, aynı şekilde… Sizce o sadece bir kaleci mi? Kalecilerin tarihine bakarsanız bunun nasıl değiştiğini görürsünüz. Dünyadaki her meslek, zamanın ihtiyaçlarına göre dönüşüm geçiriyor. Kalecilik de öyle. Eskiden sadece elleriyle top tutabilen herhangi birini kaleye koyabilirdiniz. Bugün artık kaleciler sadece elleriyle var olmuyor. Çift mevki oynuyoruz âdeta. Hem saha içerisinde diğer on kişi gibi bir futbolcusunuz, buna ek olarak bir de elleriniz ve ayaklarınızla kaleyi koruyan bir kalecisiniz. Oyunun her ânında yüzde yüz konsantrasyonla başınıza neler gelebileceğini ve var olan tüm ihtimalleri göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Sürekli uyanık kalmanız, oyun farkındalığınızın yüksek olması gerekiyor. Kalecilikte çok fazla devrim olduğunu ve her geçen gün güncellenen bir meslek olduğunu düşünüyorum. Gelişimin ve dönüşümün sonu yok. Bu sonsuz bir süreç.

Latin Amerika kaleci kültüründe kendinizi nereye koyarsınız? Daha önceki röportajlarınızda Taffarel ve Cordoba’yı çok beğendiğinizden bahsetmiştiniz. Uruguay’da ya da başka bir yerde sizi örnek alan, tarzınızı benimseyen kaleciler gördüğünüz oldu mu?

Beklememiz lazım. Ben Taffarel ile aynı dönemlerde çok kısa süre oynadım. Çok da fazla hatırlamıyorum çünkü küçüktüm. Cordoba’yı daha net hatırlıyorum. Benim idolüm Uruguaylı kaleci Fabian Carini’ydi. Kendisiyle oynama şansım da oldu. Taffarel’i ise burada daha yakından tanıma şansını yaşadım. Çok şey öğretti bana. Gerçek bir ‘crack’ yani özel bir karakter ve yetenek. Onunla çalışma fırsatım olduğu için çok mutluyum.

Son yıllarda yetişen iyi Türk kaleciler ve savunmacılar hakkında ne düşünüyorsunuz? Türk Milli Takımı iki bölgede de tarihinin en zengin rotasyonuna sahip. Üstelik hepsi de genç.

Çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. Özellikle de Türkiye’den çıkıp Avrupa liglerinde oynayan Türkleri görünce çok çok mutlu oluyorum. Mesela Ozan Kabak; sadece altı ayda kendini çok geliştirdi, çok çalıştı ve şimdi Almanya’da önemli bir kulüpte oynuyor. Milli Takım’ın da en önemli stoperlerinden biri oldu. Merih Demiral ve Çağlar Söyüncü de harika savunma oyuncuları. Türk Milli Takımı’na girmenin çok zor olduğu bir dönemdeyiz. Bu durum beni memnun ediyor. Gelecek adına çok yetenekli kaleciler görüyorum. Bunların başında Fenerbahçe’den Altay ve Trabzonspor’dan Uğurcan’ı sayabilirim. Türk Milli Takımı’nı gelecek on yılı boyunca sorunsuz temsil edebilecek iki kişi olarak görüyorum. Altay, Volkan Demirel’in yolundan ilerleyerek efsane olabilir. En büyük artısı bana göre sakinliği ve soğukkanlılığı. Başakşehirli Mert’i de çok beğeniyorum. Çok iyi de bir sezon geçiriyor zaten. Kendi takım arkadaşım Okan Kocuk’a ise ayrı bir parantez açmak istiyorum. Çok iyi bir kaleci ve bu yüzden Galatasaray’da. Her antrenmanda ne kadar yetenekli olduğuna tanıklık ediyorum. Onun yeteneği, ikimize de daha iyi olmamız için yardımcı oluyor. Sürekli oynamaya başladığında, milli takım çok iyi bir kaleci daha kazanacak…

Futbolcuların çoğu moda ve saç stili konusunda uç sayılabilecek tercihlere sahip. Sizi ise her zaman şık ve sade görüyoruz. Bu tarzınızla mütevazı karakteriniz arasında bir köprü kurmak mümkün mü?

Futbolcuların hayatı çok göz önünde. Ama biz model değiliz ve işimiz futbolculuk. Ben biraz daha klasik bir insanım. Daha önce bir moda markası için tasarım da yaptım ama kendi giyimimde sade ve şık olmaya çalışırım. Çoğu kişi gibi. Futbolcu olmasam zaten bana bu soruyu sormazdınız. Tabii ki sosyal medya ile beraber bu giyim veya saç tarzları daha çok öne çıkıyor. Fakat bu tip şeylerin pek öneminin olmadığını düşünüyorum.

Röportaj: Atahan Altınordu & Caner Eler

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Gölgeli Yıllar

Gölgeli Yıllar

14 saat önce
Basketboldan Öte

Basketboldan Öte

7 gün önce
Başkalarının Hayali

Başkalarının Hayali

1 hafta önce