Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

GündemYorumEskisi Gibi Değil

Günümüz yıldızları, onların istekleri, karşılaşmak istedikleri tavır... Hepsi 15 sene öncesine göre çok daha farklı. Peki ya Jose Mourinho?
Güner Çalış3 sene önce

Bilgisayarımda geçen seneden kalma, tamamlanamamış bir yazı duruyor. Geride bıraktığımız on yılda Premier Lig’de iz bırakan takımlar; bunları not alacakmışım. Bazen aklıma bir fikir geliyor ve kendi kendime böyle notlar alıyorum.

Bu yazıya neden başlamıştım? Çünkü o günlerde, Chelsea’nin yaptığı korkunç sezon başlangıcının şokunu atlatamıyor ve şampiyon oldukları bir önceki sezonla karşılaştırmalar yapıp duruyordum. Bir anda nasıl bu kadar kötüye gidebilirlerdi? Bunu anlamaya çalışıyordum. Bu arada, belki de daha önce kendime itiraf edemediğim bir şeyin farkına vardım: Mourinho’nun takımını beğeniyor ve bu takımın dağılıyor olmasına gerçekten üzülüyordum. Bunu itiraf etmesi zordu, çünkü Mourinho’dan hiç hoşlanmazdım.

“Sezonun ilk yarısında tam anlamıyla durdurulamazlardı. Şimdi, üzerinden bir sene geçtikten sonra, ne kadar iyi olduklarını, ve daha da ilginci, ne kadar güzel bir futbol oynadıklarını, daha iyi anlıyorum. Bu, kulağa hiç de doğru gelmiyor. Güzel futbol oynayan bir Mourinho takımı mı? Belki de o günlerde, bu yüzden onun gerçekten değişmiş olabileceğini düşündük.”

Böyle bir not almışım.

Premier Lig’in son dönemde yaşadığı keskin düşüşten ve önceki senelerde gördüğümüz dominant takımların ortadan kayboluyor oluşundan fazlasıyla rahatsızdım. Bir Mourinho takımı, bana eskiden ne kadar iyi takımlar izlediğimiz üzerine düşündürtmüştü. 2014-15 sezonunun ilk yarısındaki Chelsea’yi, artık Manuel Pellegrini’nin ilk sezonundaki City, Ancelotti ile 103 gol atan Chelsea ve Tevez-Rooney dönemi United’ı ile birlikte anıyordum. Bunlar en çok keyif aldığım şampiyonlardı.

**

Yedinci hafta maçları öncesi, The Telegraph’ta Gary Neville imzalı bir Jose Mourinho röportajı yayımlandı. Chelsea, o sıralar beş galibiyet ve tek beraberlikle ligin zirvesinde yer alıyordu. Arsenal maçı da dahil olmak üzere, kazandıkları tüm karşılaşmalarda en az iki fark yapmışlar, tek beraberlikleri bir önceki sezonun şampiyonu Manchester City deplasmanında gelmişti. Costa-Fabregas ikilisi lige damga vuruyordu, altıncı haftanın sonunda 8 gol ve 6 asiste imza atmışlardı. Mourinho, Neville’e şunları söylüyordu:

“Aynı şeyi tekrarlayıp duruyorum. Çalıştığım her kulüpte, hep bir sonraki işimi de planlıyor oldum. Ama şu an, hayatımda ilk kez, bir sonraki adımımı düşünmüyorum. Burada kalmak istiyorum. Sonuçlar iyi olmadığı için, başka bir yöne gitmek istedikleri için, yönetim biçimimi beğenmedikleri için veya her ne sebeple, Chelsea bana işimin bittiğini söyleyene dek, kalmak istediğim yer burası. Chelsea’deki ikinci dönemimin sona ermesi yöneticilere bağlı olacak, bana değil.”

Mourinho, gerçekten de aynı şeyi tekrarlayıp durmuştu. Bundan altı ay önceki Atletico maçı öncesinde de, sonsuza dek Chelsea’de kalmak istediğini söylemişti. İkinci döneminin ilk basın toplantısında gazeteciler ona malum soruyu sordular. Dokuz yıl önce kendini ‘özel biri’ olarak tanımlamıştı, acaba hâlâ öyle biri olarak mı görüyordu? Mourinho gülümsedi ve artık ‘mutlu biri’ olduğunu söyledi. Sahiden de mutlu görünüyordu. Onu uzun süredir böyle izlememiştik. Yoksa eskisine oranla daha mı sakindi? Öyle olduğunu düşündüğünü söyledi. Mourinho, bir sezon boyunca bize farklı biri olduğunu anlattı. Ve sonra da o muhteşem ikinci sezon başlangıcı geldi.

mourinho-sampiyon
Chelsea’ye mutlu olarak dönen Mourinho, bir süre daha öyle devam etti.

Bir başka röportaj. Artık sezonun daha az şaşaalı ikinci yarısındayız ve zorlu Boxing Day fikstürünü de geride bırakan Chelsea, şampiyonluğunu hemen hemen ilan etmiş bulunuyor. Bitime 14 maç kala, ikinciye 7 puan fark atmış durumdalar. Mourinho, bu kez BT Sport’a konuşuyor:

“Geçen sezon da iyi işler yaptık ama kupa kazanacak kadar iyi değildik. Bu sezon daha fazla puan topladık ama bundan önemlisi, oyun karakterimiz, oyun kalitemiz ve oynadığımız futbolun güzelliği olmalı. Bu çok önemli bir adım. Çünkü bilirsiniz ki kazanan takım her zaman kazanan takım olacak ama kazanan ve oyununda çok önemli kalite barındıran takım, bundan çok daha fazlası demek.”

Bunları Mourinho’dan duymak ilginçti. Çünkü kariyerinin tamamı sadece kazanma fikri çevresinde gelişmişti. Mourinho, kazanmaktan başka şeylerden de bahseden insanlarla düpedüz alay ederdi, Arsene Wenger’le tartışmalarının ana maddesi her zaman bu olmuştu. Bu kez farklı bir fikirle yola çıktığını, en başta Nemanja Matic tercihinde görebilirdiniz. Mourinho’nun defansif orta saha tercihi, eski bir oyun kurucudan yana olmuştu. 1.94 boyundaki Matic’in fiziğinin yanıltıcı olduğunu ve defansif dürtülerinin aslında o kadar da iyi olmadığını, önümüzdeki sezon dibe vurduklarında daha iyi anlayacaktık. Yeni bir takım kuran Antonio Conte, ısrarla başka bir orta saha oyuncusu isteyecek, Radja Nainggolan olmayınca N’Golo Kante transfer edilecekti.

Mutlu Mourinho’nun Chelsea’si maçları ilk yarıda bitirir, ikinci yarıda düşük vitese geçerdi. Kısa paslarla oynuyorlar, baskıyı artırıp maçın başında mutlaka golü buluyorlardı. Oyun karşı kaleye yığıldığında dönen topları kazanmak daha kolaydı ve Matic, oyun dar bir alanda oynandığında bu görevi gerçekleştirmede çok başarılıydı. Chelsea, üstünlüğünü hissettirdiği yaklaşık yarım devrelik sürelerde çoğu kez birden fazla gol attı. Daha sonra ise futbol çevrelerine Mourinho’nun kazandırdığı bir terim olan ‘aktif dinlenme’ safhasına geçiyorlardı. Aslında bu senaryo, tüm sezonu özetleyen bir büyük resim olarak da sunulabilirdi. Chelsea için sezonun ikinci yarısı, aktif dinlenme ile geçti. Eski etkileyiciliklerinden her geçen gün uzaklaştılar ama kazanmaya da devam ettiler. Çünkü Mourinho, her zaman bir şekilde kazanmayı bilirdi. Sezonu 18 asistle noktalayan Fabregas, Yılın Takımı’na seçilemedi. Sezonun ikinci yarısında tam anlamıyla ortadan kaybolmuş, beraberinde, ilk yarıda izlediğimiz takımı da götürmüştü.

2014-15 sezonu şampiyonu Chelsea, eskiyle yeninin kusursuz bir birleşimi, tam anlamıyla Jose Mourinho’nun ustalık eseriydi. Mourinho, sezon sonunda özel bir röportaj vermek için yine The Telegraph gazetesini tercih etti. “Benim bir sorunum var” diyordu. “Başladığım günden bu yana, işimi ilgilendiren her alanda daha iyiye gidiyorum.” Ama değiştiremeyeceği bir özelliği vardı. Medyayla konuşurken asla ikiyüzlü olamazdı.

Tanıdığımız Jose Mourinho, geri dönmüştü.

**

Mourinho, sonraki sezona tüm cephelerde savaş ilan ederek başladı. Artık Mutlu Mourinho değildi, çünkü ihanete uğradığını düşünüyordu. Uniao Leiria günlerinden bu yana beraber çalıştığı sadık yardımcısı Rui Faria ile birlikte bir karar almışlar ve oyunculara gerçek bir yaz tatili vermek istemişlerdi. Chelsea sezonu iki hafta geç açtı. Geri döndüklerinde, oyuncular felaket durumdaydı. Mourinho, “Biz ne yaptığımızı biliyorduk, ama belli ki bazıları beklediğimiz şekilde davranmadılar” diyecekti. Daha sonra, Roberto Martinez ile tartıştı. 40 milyon Sterlin’i gözden çıkarmasına rağmen Stones’u satmıyorlardı. Bir önceki sezon yalnızca 22 oyuncu kullanan Chelsea, çok dar bir kadroyla şampiyon olmuştu. Mutlaka yeni oyuncular gerekliydi. Transferin son gününde, Djilobodji’yi aldılar. İhanete uğradığınızı düşünmek için Mourinho olmanız gerekli değildi, kim olsa böyle hissederdi. Ama tam da Mourinho’dan beklenebilecek bir hareketle, henüz sezonun ilk Premier League maçında, sorunlar bambaşka bir boyut kazandı.

Swansea ile 2-2 berabere kalan Chelsea, berbat bir maç oynamış, rakibine bir dolu pozisyon vermişti. Ama maçın hikâyesi bu olmadı. Mourinho, maçın uzatma dakikalarında, sadece ondan istenen görevi yapmak üzere sahaya giren kulüp doktoru Eva Carneiro ile tartıştı, onun arkasından söylediği çirkin sözler kameralara yansıdı. Bu olay sonrası görevinden uzaklaştırılan ise Carneiro oldu ve mesele mahkemeye taşındı. Her geçen maç, takımın saha içi problemleri başka yerlerde aranıyordu. Mourinho, sürekli birilerini suçluyordu. Southampton’a 3-1 kaybettikleri karşılaşma sonrası, tam yedi dakika süren bir açıklama yaptı ve “Eğer beni kovarlarsa, bu kulübün sahip olduğu en iyi antrenörü kovmuş olacaklar” dedi. Halbuki Sky Sports muhabiri Greg Whelan, yalnızca maçla ilgili neler düşündüğünü sormuştu.

Tüm bunlar bana çok ilginç geliyordu ve şöyle düşünüyordum: Mourinho, sahiden de iddia ettiği üzere her zamankinden iyi olabilir. Ama mesele bu değildi. Sorun şuydu ki, işler kötü gitmeye başladığı zaman asla Mourinho’nun tarafında olmak istemezdiniz. İki yüzlü olmadığını söylerdi ama bu kesinlikle doğru değildi. En sevildiği, gerçek bir yıldız hâline geldiği İngiltere’de bile artık ona şüpheyle bakıyorlardı. Mourinho’nun çıkışları, haber değeri taşımaz olmuştu. Nihayet kovulduğu, çok tartışılan bir açıklamayla Chelsea kulüp televizyonundan duyruldu. Ondan adıyla dahi bahsetmiyorlar ve bu kararı almalarının sebebi olarak, oyuncularla olan anlaşmazlıklarını gösteriyorlardı.

Daha kötü bir adam olarak geri döneceğini düşünmüştüm. Kariyerinde belki de ilk kez farklı biri gibi görünmeye başlamışken, onu hayal kırıklığına uğratmışlardı. United’daki ilk basın toplantısına, somurtkan Mourinho olarak çıktı. Tekrar negatif Mourinho olmuştu. Öncelikle karşılaşacağı saldırıları planlıyordu. United’ın altyapı geleneği hakkında soru soran bir gazeteciye, bunu cevaplamak için zamanı olmadığını söyledi. Ama tam da bu soruyu bekliyordu ve hazırlıklı gelmişti. Eğer isterse, ilk kez A takıma çıkardığı 49 oyuncunun isimlerinin yazılı olduğu defteri o gazeteciye verebilirdi.

“Normalde bu aşamaya gelmesi yıllar alırdı ve United’da sadece altı haftayı geride bırakmışken, o meşhur cazibesini hâlâ etrafa saçıyor olmalıydı. Ama bu kez böyle değil ve işe henüz yeni başlamışken, çoğu kez işin sonunda ulaşmış olduğu noktada duruyor: Adasında yalnız başına oturuyor ve silahını boş denize doğrultuyor.” FourFourTwo yazarlarından Seb Stafford-Bloor, Mourinho’nun United’daki ilk ayını böyle tanımlamıştı.

pic-mourinho-manu
United’da ilk ay: Ada, silah, yalnızlık.

Neville ile olan röportajının en çok ilgimi çeken bölümü, Eden Hazard’la ilgili bir anekdottu. Mourinho, Hazard’ın babasıyla bir anlaşma yaptıklarından bahsediyordu:

“Eden’in babası, bana çok hoşuma giden bir şey söyledi. ‘Harika bir oğlum var. Muhteşem bir baba, muhteşem bir eş. Ama onun değişmesini istiyorum. Çok daha iyi bir oyuncu olabilmesi için. Ama onu çok da fazla değiştirme, lütfen. Onun (burada birkaç oyuncunun adını veriyor) gibi olmasına izin verme. Eden’in aynı eş, aynı baba, aynı evlat olarak kalmasını istiyorum. Ama biraz daha inatçı, biraz daha agresif, biraz daha ego sahibi biri olarak. Yalnızca çok az daha. Ve bunu ona verebilecek kişi sensin.’”

Mourinho röportajda günümüz futbolcularının eskiler gibi olmadığından, yeni gelenlerin fazla çıtkırıldım olduğundan yakınıyordu. Onlar, artık farklı çocuklardı. Ama Hazard’ı bu genellemenin dışında tutuyor, onun harika bir çocuk olduğunu söylüyordu. Mütevazı, kibar, saygılı, tüm bunları ardı ardında sayıyor ve sonra bir kez daha, onun harika biri olduğunu tekrarlıyordu. “Bu harika oyuncuları asla rekabetçi hayvanlara, birer rekabet makinasına dönüştüremeyiz. Babası dahi buna karşı çıkıyor. Onları başka bir seviyeye getirmeliyiz, antrenmanlarda daha fazla çalışarak, ki Eden de bunu yapıyor” diyordu.

Mourinho ile ilgili aklımıza gelen ilk şeyler taktikler, hakemler veya otobüsler olmuştu ama belki de yanılıyorduk. Ortalığı sürekli ateşe verdiği için, geride kalan parçaları birleştirmek, dönüp dolaşıp yine de değiştiremediği temel niteliğini ayırt edebilmek kolay olmuyordu. Bu, medyaya karşı iki yüzlü olmaması değildi, ama oyuncularından her zaman için takımın çıkarlarını kendi çıkarlarının üzerinde tutmalarını isterdi. Bir kişinin bile ayrıcalığı yoktu, herkes aynı hedefe kitlenmiş olmalıydı ve Mourinho, bu düzenin belirleyicisi ve koruyucusuydu. Mourinho’nun takımına girişiniz ancak bu kabullenme ile başlardı. “Benim için futbol kolektif bir oyun. Yeni gelen oyuncuları kabul edebiliriz ancak eğer bizim grubumuzu daha iyi yapacaklarsa” demişti. Kariyerlerinde o güne değin herhangi bir disiplin vakası bulunmayan, ama Mourinho’nun grubunu daha iyi yapamayan pek çok üst düzey oyuncu, başka kulüplere transfer olmak zorunda kaldılar.

Jose Mourinho’nun Chelsea’den hâlâ ‘benim Chelsea’im diye bahsediyor olması garip değil miydi? Roy Henderson’ın 2013 yılında The Blizzard dergisi için kaleme aldığı yazı, bu soruyla başlıyordu. Henderson’a göre, bilinçli şekilde veya değil, Mourinho’nun metodolojisinin temel taşı bu olmuştu: Yönetme sanatlarının en karanlığında, bir kişilik kültü oluşturmada, usta hâline gelmişti. Mourinho, oyuncularının gözünde kendini bir baba figürü olarak görmek isterdi. Henüz kariyerinin en başında Benfica’dan ayrılırken, “Bırakıp gitmek zorunda olduğum bir çocuk yetiştirdiğim için çok kızgın hissediyorum” demişti. Bunu söylediğinde, henüz 37 yaşındaydı. Yıllar sonra Wesley Sneijder, kendisini ona benzettiğini söyledi. “Adeta babası gibiydi.” Muhtemelen Henderson’ın yazısından haberi olmayan Neville, Hazard ile Mourinho’nun ilişkisini böyle tanımlıyordu. Tüm bunlar gerçekten ilginçti.

Mourinho için, takımının başarısı onun karakterini yansıttığı ölçüde mümkündü. Onun kadar kararlı, onun kadar konsantre, onun gibi düşünen, onun gibi davranan takımlar olmalıydılar. Ortaya çıkardığı unutulmaz şampiyonlar, öncelikle oyuna sağladıkları teorik katkı ile değil, belki de başka yönleriyle anılmalıydılar. Porto, Chelsea veya Inter, hepsi de üst düzeyde adanmış oyunculardan kurulu, korkunç birer rekabet makinesiydi. Ama sonraları, oyuncuları etki altına almak, eskisi kadar kolay olmamaya başladı.

**

Takımları, gücünü gerçekten de Mourinho’nun karakterinden mi alıyordu? Kariyerine küçük bir gezinti yapmaya ve o takımları yeniden hatırlayalım. Jose Mourinho, 2002’den bu yana taktiksel açıdan ne gibi süreçlerden geçti?

Kariyerini belli periyotlara ayırabiliriz. 2002-04 Porto, efsanenin başladığı yerdi. Bu dönemi tarih öncesi olarak da anabiliriz çünkü günümüz futbolunun en büyük itici güçleri olan Arap-Rus milyarderler henüz ortalıkta yoktu ve Mourinho, mantar gibi yerden biten bu kulüplerin öncülünün henüz başına geçmemişti. Ayrıca tercih ettiği taktikler de şu ankilere hiç benzemiyordu. 4-3-1-2 şeklinde diziliyor, agresif bir pres uyguluyor, savunma hattını önde kurarak rakiplerini ustaca ofsaytta bırakıyorlardı. Şu açıdan da tarih öncesiydi: Mourinho’nun Porto’su, Avrupa’nın küçük liglerinden gelip Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmayı başaran son takımdı. Chelsea’yle anlaştığında, zaten dünyanın en heyecan verici genç antrenörlerinden biri olarak gösteriliyordu ama 2004-07 arasında başardıkları, söyledikleri ve değiştirdikleriyle yeri asla sarsılmayacak bir şekilde efsane statüsüne ulaştı. Mourinho, olağanüstü bir karizmaya sahipti ve o dönem odasında onun posteri asılı olan çocuklardan biri de bendim. Küçük bir Mourinho olmuş, Chelsea maçlarının sıkıcı olduğunu söyleyen dayıma sinirlenip ona savunmadaki hazırlık paslarının öneminden bahsediyordum. Ama o dönemki Premier Lig için de tarih öncesi yakıştırması fazlasıyla yerinde olurdu. Takımların büyük çoğunluğu hâlâ geleneksel 4-4-2’yi tercih ediyordu. Orta sahada her zaman bir fazladan oyuncuyla oynadığını söyleyen Mourinho’nun 4-3-3’ü İngiltere’yi kolayca fethetmiş, herkesi kendine hayran bırakmıştı.

Daha sonra, Mourinho’nun büyük dünya turu başladı. En iyisi olduğundan artık kimsenin şüphesi kalmamıştı ama yine de, her gittiği yerde dokunduğunu altına çeviren biri olduğunu ispat etmek istiyordu. Bir nevi, şu anki Guardiola’nın muadiliydi. Guardiola, Barcelona çok iyi oyunculardan oluştuğu için mi başarılı olmuştu? Bunun böyle olmadığını, her ne kadar Barcelona’nın ilk sezonundaki etkileyiciliği yakalayamasa da, her geçen sezon tekrar kanıtladı. Mourinho da, bir kariyer projesi olduğundan bahsetmişti. “Bu döngüyü çok istemiştim, başarabildiğim için çok mutluyum” dedi. Kendi ülkesinde kazanabilecek ne varsa kazanmış, daha sonra dünyanın en gözde liginde dahi olarak kabul edilmişti. Oyunun taktik yönünün en ağır bastığı İtalya’da kendini denemek istediğinde, buradan da zaferle ayrıldı ve son basamak olarak, dünyanın en büyük kulübünü çalıştırdı. Aynı dönemde, futbol tarihine geçen bir rakiple, Guardiola’nın Barcelona’sı ile rekabet etmişti. Bundan daha büyük bir meydan okuma olamazdı. Real Madrid deneyimi sonrası, Mourinho tekrar başladığı yer olan Chelsea’ye, mutlu biri olarak döndü.

İlk kopuş, Real Madrid’de yaşanmıştı. Bu kopuş, hem oyuncularıyla yaşadığı ilk ciddi sürtüşmeyi hem de taktiksel açıdan önceki takımlarından ayrılan ilk ciddi düzenlemeyi içeriyordu. Kariyerinin sonraki bölümünde peşini bırakmayacak olan orta saha ikilisi krizleri, bu dönemde başlamıştı.

Orta sahanın emniyetini her geçen takımda biraz daha riske attığını, merkez orta saha tercihlerinden takip edebilirdiniz. Porto’da dört merkezle oynuyordu, Chelsea’de üçe düşmüş, Inter’de ise artık hemen hemen ikiye inmişti. Serbest görevlerle donatılan Sneijder, adeta bir forvet oyuncusu gibi konumlanıyor, takımın gol yükünü üstleniyordu. Ama bu mümkündü çünkü Inter ile Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğunda, hâlâ katı defansif görevleri olan iki orta saha oyuncusu ve sürekli geriye koşmalarını beklediği kanat oyuncuları ile oynuyordu. Real Madrid’deki ilk sezonu, daha önceki tüm kulüplerinde olduğu üzere, doğru parçaları bulma arayışıyla geçti. 121 gol atıp 100 puan topladıkları ikinci sezonunda ise orta sahayı ve takımın omurgasını Alonso-Khedira ikilisi oluşturuyordu.

2011-12, Mourinho kariyeri açısından fazlaca önemli bir sezon oldu. Chelsea’deki ikinci döneminin ilk günlerinde, 4-2-3-1’den artık favori dizilimi olarak bahsediyordu. Alonso-Khedira o kadar iyiydi ki, ne o dönem Bundesliga’nın en iyi oyuncusu etiketi ile transfer edilen Nuri Şahin ne de daha sonra iki kez La Liga’nın en iyi orta saha oyuncusu seçilecek Luka Modric takıma girmeyi başarabildi. Mourinho üzerindeki etkileri kalıcı olmuştu, bundan sonraki takımlarında, farklı bir yola girmeyi reddetti. Ama bir daha onlar kadar iyisini bulamadı. Aramaya ise devam ediyor.

Portekizliyi değiştiren ikili, Khedira ile Alonso oldu.
Portekizliyi değiştiren ikili, Khedira ile Alonso oldu.

Sami Khedira, o dönemde hem Almanya Milli Takımı’nda hem de Real Madrid’de üstlendiği rol ile oldukça ilgi çekici bir oyuncu konumundaydı. Kaptan Ballack’ın Dünya Kupası’nın başlamasına sayılı günler kala sakatlanması sonrası takıma dahil olmuş, turnuva sonrası geleceğin takımı olarak gösterilecek Almanya’da, basitçe atletik özellikleriyle öne çıkan bir oyuncu olmuştu. Turnuvanın hemen sonrasında ise Real Madrid’e gitti ve Mourinho’nun elinde bambaşka bir oyuncuya dönüştü.

Khedira, Güney Afrika’daki 2010 Dünya Kupası’nda 6 numaralı formayı giymişti ve memleketi Almanya’da, onun gibi savunma özellikleriyle öne çıkan iki orta saha oyuncusunun birlikte oynamasına ‘çift altılı’ deniyordu. Aynı pozisyon için İspanya’da kullanılan tabir ise ‘pivot’tu ve dünyayı kasıp kavurmaya başlayan yeni yetme bir antrenör, asla çift pivot ile oynamayacaklarını söylüyordu. Bu adamın adı Pep Guardiola’ydı ve futbol, büyük ölçüde onun fikirleri çerçevesinde önemli bir değişimden geçiyordu. Mourinho, Alonso ve Khedira’nın oluşturduğu çift pivot ile oynamayı sürdürdü. Bunu, Khedira’dan yepyeni bir oyuncu tiplemesi yaratmasına, 6 numara ve 8 numaranın görevlerini aynı mükemmellikte yapabilen bir oyuncuya sahip olmasına borçluydu. Khedira, geçirdiği değişimle ilgili şunları söylüyordu:

“Mourinho bana ‘Biraz geri çık, daha akıllıca oyna, kafanı kullan!’ dedi. Takıma en iyi şekilde yardım etmek için yorgunluktan kendimi kaybedene dek koşturmam gerektiğini düşünürdüm. Neyse ki bunun doğru olmadığını, takıma yarar sağlamaktan çok zarar verdiğini gösterdi. O, beni bir stratejist hâline getirdi.”

Mourinho’nun bundan sonraki takımlarında, pivotlar Real Madrid’dekine benzer bir dinamiğe sahip oldular. Makelele dönemi sona ermişti, ikilinin savunma önünde oynayanından artık daha fazla yaratıcılık bekleniyordu. Ama daha da önemlisi, diğer oyuncunun açık bir şekilde öne sarkık, hatta tam anlamıyla serbest bir rol üstleniyor oluşuydu. Bu rolü üstlenen oyunculardan hiçbiri, görevini Khedira kadar iyi yerine getiremedi, onun kadar iyi stratejist olamadı. Bazen ise sorun diğer oyuncudan kaynaklandı. Mourinho bir keresinde, ikinci yarıda oyuna aldığı Matic’i 73. dakikada Remy’le değiştirdi, çünkü oyuncusunun ‘doğru kararları alamadığını’ düşünüyordu.

**

Premier Lig maçlarına dair derinlemesine analizler sunan Monday Night Football, Gary Neville ve Jamie Carragher’ın döneminde kült bir televizyon programına dönüşüyordu. O hafta sonu harika bir maç çıkaran takımınızın neleri doğru yaptığına veya kornerden yediğiniz o golde hangi oyuncunun suçlu olduğuna dair tatmin edici cevapları bu programda bulabilirdiniz. Ama bazen de daha farklı bir şey olur ve daha önce kimsenin dikkat çekmediği bir konu üzerine eğilinirdi. Bu tip fikirler özellikle Neville’in aklına geliyordu ve o gün, Chelsea’nin o muhteşem başlangıcı yaptığı sezonda, iki asist yaptığı bir hafta sonu sonrası Fabregas’ı sertçe eleştirmişti:

“İki hafta önce herkes Fabregas’ın oyunu nasıl kontrol ettiğinden bahsediyor, geçen hafta ise tüm maç raporları Fabregas-Costa bağlantısını yazıyordu. Ama Swansea maçının ilk yarısını izlediğimde şunu görüyorum: Pozisyonunun gereklerini yapamadı. Bu açıdan çok zayıf bir performanstı. Orta sahada iki kişi oynadığınızda asla yapmamanız gereken şeyleri yapıyor. Bu pozisyon için gerekli disipline sahip değil, sürekli topu kovalıyor ve Matic’i yalnız bırakıyor. Eğer Manchester City karşısında veya Şampiyonlar Ligi maçlarında bu boşlukları verirseniz, bitersiniz.”

Neville bunları söylediğinde takvimler 16 Eylül 2014’ü gösteriyordu ve hemen hemen iki sene sonra yapılan bir başka Monday Night Football’da, bir 13 Eylül gününde, Manchester City karşısındaki performansı sebebiyle Paul Pogba yerin dibine sokuldu. Neville’in kehaneti gerçekleşiyordu. Yirmi dakika boyunca Pogba’dan konuşan Carragher, “Bu büyüklükteki bir maçta, bir orta saha oyuncusundan gördüğüm en disiplinsiz ilk 40 dakika performansıydı” dedi. “Bunu söyleyeceğimi asla tahmin etmezdim ama Fellaini için çok üzgünüm. Orta sahada tek başına kalmıştı ve City için büyük boşluklar vardı.”

Mourinho onu sürekli yarı yolda bırakan bu yeni oyuncu tiplemesi için bir de isim vermişti. Onları, ‘yedi numara’ olarak çağırıyordu. “Fabregas, oyun profilimizi bir parça değiştirebilmek için ihtiyacımız olan oyuncu” demişti. “Oyunumuza yeni bir boyut katmak istiyoruz ve Fabregas, tam da benim ‘yedi numara’ olarak tanımladığım oyunculardan biri. Ne bir sekiz numaraya ne de bir altı numaraya benziyor. Ona çok ihtiyacımız var.” Pogba’yı transfer ettiğinde, aklında yine böyle bir plan olduğunu tahmin etmek zor değildi. Old Trafford’daki ilk 90 dakikasında, onu Fellaini’nin yanında kullanmış ve maç sonunda Pogba’nın hangi pozisyonda oynadığını soran gazeteciye, “Bilmiyorum” cevabını vermişti. “Ona sadece oynamasını söyledim.”

mou-son
Mourinho ve karizması için işlerin nereye gideceği şimdilik belirsiz.

Futbol dünyası, Mourinho’nun ilk kez sahneye çıktığı 2002 yılından bu yana önemli değişimlere uğradı. Fakat Mourinho’nun dokunulmaz statüsünü günden güne kaybediyor oluşunu, onun eskiye ait biri olmasıyla açıklayamayız. Analitik çözümleme becerisi ilk günkü kadar keskin, taktikleri de on sene öncekine pek benzemiyor. Çünkü Mourinho oyun modellerine inanmıyor. Neville’a böyle söylemişti. “Benim oyun modelim, rakibimin zayıf ve güçlü olduğu yönleri bulmak” şeklinde konuşmuştu. Mourinho, belli fikirlere saplanıp kalmaya katiyen karşı çıkıyor, “Futbolda fikirlerinizle doğar ve fikirlerinizle mi ölürsünüz? Hayır, buna kesinlikle katılmıyorum” diyor. Manchester United’ın önümüzdeki sezon çok kuvvetli bir şekilde geri döneceğine, yürekten inanıyorum. Çünkü Mourinho’nun, ikinci sezona başlamadan önce takımındaki tüm yüklerden kurtulduğunu ve yapılması gerekenleri ustalıkla saptadığını senelerdir gözlemliyorum. Anti-kahraman rolünü oynamayı seviyor, Guardiola’dan veya Wenger’den asla hoşlanmayacak ama sırf bu yüzden, eskisi kadar defansif olmadığını göremiyor olamazsınız? Mourinho’nun takımları bir süredir fazlaca gol yiyor, hatta en önemli sorunları, bir zamanlar en iyi yaptıkları şey olan alan savunması hâline gelmeye başladı. Peki sorun nerede?

Sorun, nesil farkında olabilir. Mourinho, takımları üzerinde artık eskisi kadar etki kuramıyor, eski karizmasından her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor. On sene önce adeta kendi müritlerini yaratabiliyorken, karakteri artık önündeki en büyük engel, belki de parlak kariyerini sekteye uğratacak en önemli etken hâline geliyor olabilir. Mourinho, oyuncuların eskisi gibi olmadığını kabul ediyor. Fakat sonra, ağrıları olduğu için oynamak istemeyen Smalling’i basının önünde yerden yere vuruyor. Smalling, oynadığı bir sonraki maçta, elbette ki sakatlanıyor. Artık hiç kimse işini yaparken bu denli psikolojik baskıya maruz kalmak istemiyor. Günümüzün süper yıldızları farklılar ve başka türlü itici güçlerle çalışıyorlar. Bunu sadece futbol değil, diğer sporlara yönelik de söyleyebilir, örneğin Stephen Curry için de benzer gözlemlerde bulunabilirsiniz. Messi’yi, Maradona kadar karizmatik olmadığı için aynı seviyede görmemek, o kadar da doğru olmayabilir. Onlara aynı ölçütleri uygulamaya çalışmaktan artık vazgeçmeliyiz.

Yeni nesil oyuncular, bir yandan onlara ne yapacağını söyleyen, işleyen planı olan bir organizatörü kucaklarken; diğer yandan oyunlarını oynarken keyif almak istiyorlar. Wijnaldum, bir hata yaptıklarında Klopp’un asla bağırmadığını iddia ediyor. Sadece iyi oldukları bir işi yapmayı sürdürmediklerinde onlara kızıyormuş. Coutinho, sırf iki pozisyon üst üste topu kaybetti diye bir sonraki pozisyonda rakibini çalımlamayı denemezse, antrenöründen fırça yiyor. Bu gerçekten farklı bir yaklaşım ve sanırım, ihtiyacımız olan da böyle bir şey. Oyuncular eskisi gibi değiller. Sürekli yalan söyleyen, sürekli birilerini aşağılayan, kötü, basbayağı kötü bir adam gördüklerinde, ona saygı duymakta zorlanıyorlar. Mourinho, Chelsea’yi ne zaman mı kaybetmişti? Eva Carneiro’nun arkasından küfürler savurduğu gün.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler