Socrates Web Beta v1.0
 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

EditoEdito #43: İnadına

Socrates'in 43. sayısında ana konu: Zarafet. Girişte, Caner Eler'in kaleminden dokuz kez olimpiyat şampiyonu olan artistik jimnastikçi Ludmilla Tourischeva'nın hikâyesi yer alıyor.

“Dünyayı matematiğe has bir zarafet ve kesinlik içinde açıklayabileceğine inanıyordu. Sonra birden zarafet ve kesinlik kayboldu…”

Sinek Isırıklarının Müellifi / Barış Bıçakçı

Artık her izlediğimde büyülendiğim ve beni dünyadan soyutlayan derinlikte yeni şeyler bulmakta zorlanıyorum. Belki zamanın ruhunun etkisidir bilmiyorum ama bu konuda çok sıkıştığımda ara sıra tekrar açtığım yapımlardan biri 1972 Münih Olimpiyat Oyunları’nı konu alan Visions of Eight belgeseli oluyor. Nisan ayında hayatını kaybeden Milos Forman’ın da aralarında bulunduğu sekiz yönetmenin çektiği kısa filmlerden oluşan bu sofistike spor belgeselinde Alman yönetmen Michael Pfleghar’ın yönettiği bölüm en değerli dakikalara sahiptir. Pfleghar, Olimpiyat Oyunları’nda mücadele eden kadın sporculara adadığı ʻThe Womenʼ adlı sekansta o dönemin efsanesi, artistik jimnastikçi Ludmilla Tourischeva’yı başrole alır. Tourischeva ayakta durur, konsantre olmaya çalışır ve çekildiğinin farkında olmadan en doğal yüz ifadeleriyle kameraya yansır. Gözlerinde çocuksu masumiyetin yanı sıra yoğun çalışma sistemi sürecinde erken olgunlaşmak zorunda kalan bir doğal yeteneğin çok ciddi bakışları vardır. Asimetrik paralelde yaptığı seri ise bir şiirden ya da senfoniden farksızdır. Henry Mancini’nin belgesel için yaptığı müzik de bu hissi elbette besler. 1970-1976 arasında artistik jimnastik dünyasını kasıp kavuran Tourischeva buna rağmen tarihte Olga Korbut ve Nadia Comaneci gibi isimlerin popülerlik açısından biraz gölgesinde kalmıştır. Hâlbuki o dönem onu izleyenler üzerindeki etkisinin bambaşka olduğu söylenir. Sessiz, sakin, gösterişten uzak bir görkemi ve zarafeti olduğundan söz edilir. Asalet, zarafet, kusursuz form ve güçlü teknikten oluşan Sovyet stilinin öncüsü ve en büyük temsilcisi olduğu kabul edilir. Çeçen kökenli olan Tourischeva, 1975’te Wembley’de düzenlenen Dünya Kupası’nda yine kusursuz bir asimetrik paralel serisi sergilerken bitiriş ters taklasını attığı anda aparat parçalanıp yere devrilir. Buna rağmen duruşundan ödün vermez; selamını verir, platformdan aşağı doğru sakin ve yavaş adımlarla iner. Yere sağlam basan, huzur dolu ve havada doğalmış gibi huşu içinde süzülen hareketlerini hiç bozmaz. Hep zariftir. Her durumda hem de…

1976 Montreal’de dramatik bir şekilde kaybettikten sonra kürsüde altını kazanan Comaneci’yi özellikle gidip tebrik ettiğinde olduğu gibi. Ama bu, onun kazanma hırsına sahip olmadığını göstermez; tam tersine onu yetiştiren antrenörü Vladislav Rastorotsky’nin dediği gibi Luda’nın her koşulda ölümüne savaşan bir karakteri vardır. Bir başka belgeselde, tek bir hareketi kusursuzlaştırmak için 2258 kez tekrar ettiğinden bahseder. Antrenman bittiğinde ise hata yapmamak için bir kez daha tekrarlamak istediğini söyler. Perde arkasındaki bu yoğun ve fedakârca çalışmanın sahne önünde artistik jimnastiğin Catherine Deneuve ya da Audrey Hepburn’ü vardır âdeta. Yani onca geçen zaman karşısında hâlâ saygınlık ve hayranlıkla hatırlanma ayrıcalığı…

Asalet göze batmak değil, akılda kalmaktır ne de olsa Tourischeva gibiler için. Aynı Barış Bıçakçı’nın kitaplarındaki minimalist zarafet gibi. Zarafet daha çok modayla ve derinlik yoksunluğuyla bağdaştırılır ancak aslında bir başka yazar Paulo Coelho’nun dediği gibi insanların eylemlerinde ve duruşlarında incelik göstermesiyle alakalıdır. Zevklilik, denge, nezaket ve uyumun bir araya gelişi bir nevi. Bahsettiğim, elitizm ya da kibir de değil. Tam tersine bütün fazlalıklardan ve gösterişten uzak, sadelik ve yalınlık ile ulaşılan bir mertebe. Yine Coelho’nun dediği gibi duruş ne kadar sade ve ölçülü olursa o kadar güzel olur. Bugünlerde ülkenin genelinde ve bilhassa spor dünyasında hasret kaldığımız bir tarz veya davranış biçimi bu. Geçenlerde Uğur Yücel’in verdiği bir röportajda ‘‘Hayat zarafetini yitirdi, kaba ve vahşi bir hayatın içinde yuvarlanıyoruz sonsuza doğru. Anlaşılmaz bir nefretle…’’ dediği zamanı yaşayan bir nesil için Süleyman Seba, Metin Oktay, Can Bartu hatta ve hatta Socrates gibi isimlerin taşıdığı değerlerin yerini o kaba ve hoyrat hayat almış durumda; sokakta, sosyal medyada, statlarda, salonlarda… Zarafet; vefaya, tevazuya, tutarlılığa, hak teslimine ve etikete dayalı olmayan bir ruh inceliğine tekabül eder hâlbuki. Kırılıp dökülmekten bahsetmiyorum. Gazete Duvar’da Zehra Çelenk’in Vedat Milor’a yapılan siber zorbalığı konu edindiği yazıda vurguladığı tevazu, asıl sözünü ettiğim. Son söz ise Tanıl Bora’nın Birikim’deki Nezaket yazısından. Bir söyleşisinde “Yeterince nobran olunabiliyor ülkemizde” der Ulus Baker. Sevgili Tanıl Bora da Baker’den bahsederken şöyle der: “Nezaket ve zarafet bütün ‘inadına’lardan daha çetin bir inadın konusudur, buralarda.”

Bu sayı; ne olursa olsun, bu topraklarda zarafet inadından vazgeçmeyenler için…

İlginizi çekebilecek diğer içerikler