Socrates Web Beta v1.0
 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolVideoUnutulmaz Dünya Kupası Finalleri

Dünya Kupası, büyük yıldızlar, klasikleşen goller ve ilginç hikâyeler çıkardı her zaman. Ama büyük ödülü kazananlar, tarihe daha afili bir imza bıraktı. Kupanın sahibini bulduğu finaller de bu yüzden apayrı bir yere sahip.

Finallerin elbette ki hepsi unutulmazdır; hele ki söz konusu olan Dünya Kupası finali ise… Ama bugüne kadar oynanan 20 finalin arasında hafızlara kazınan ya da önemli anlara imza atılan ve diğerlerinden ayrışanlar da var. İşte o finallerin bazıları…

Tek Kollu Futbol Tanrısı

İlk Dünya Kupası; Conte Verde gemisi ile Uruguay’a gelen az sayıda Avrupa takımı ve Amerika kıtasının ekipleri arasında geçmişti. Olimpiyat Oyunları’nın şampiyonu, turnuvanın ev sahibi Uruguay’ın finale çıkması şaşırtıcı değildi. Karşılarında ise bir başka Güney Amerika ülkesi Arjantin vardı. Yıllar sonra Arjantinli oyuncuların, 2-1 önde kapadığı ilk yarıda, soyunma  odasında  tehdit edildiği ve maçı kaybetmeleri için baskı yapıldığı konuşulsa da Uruguay, ikinci yarıda üç gol atarak ilk kupanın sahibi olmuştu. Takımının son golünü atan Uruguaylı Hector Castro’nun futbol tutkusu, şampiyonlukla taçlanıyordu. 13 yaşında sağ kolunu testereye kaptıran Castro, ‘tek kollu tanrı’ sıfatıyla ülke futbol tarihindeki yerini alacaktı.

Maracana Faciası

1940’lar 2. Dünya Savaşı nedeniyle kupasız geçince, 1950’de Brezilya’da düzenlenen kupa, futbol hasreti çekenlerin imdadına yetişti. Brezilya, kupaya ‘şampiyon’ gibi hazırlandı. Maracana Stadı’nı inşa ettiler, 1949’da sekiz maçta 46 gol atan ve finalde Paraguay’ı 7-0 yenen takımlarının fotoğraflarını her yere bastılar.

Final grubuna yükselmeleri sürpriz olmadı. Brezilya, dört grup liderinin toplandığı final grubunda İsveç’i 7-1, İspanya’yı da 6-1’le geçince kupaya temelli garanti gözüyle bakılmaya başlanmıştı. Son maçta Uruguay’la oynayacaklar ve berabere kalmaları halinde Jules Rimet’yi kaldırmayı başaracaklardı. Maracana’yı dolduran 200 bin Brezilyalı, kutlamaları başlamıştı bile.

Ama 90 dakikanın sonu, beklenenden çok uzak bir senaryoyu sahneye koydu. Öne geçen Brezilya, önce Schiaffino’nun golüne engel olamadı. Bitime 10 dakika kala sahneye çıkan Uruguaylı hücumcu Ghiggia da Maracana’yı sessizliğe gömdü. Uruguay’a kupayı getiren adam Ghiggia, yıllar sonra “200 bin kişiyi sadece üç kişi susturabilirdi; Frank Sinatra, Papa II. Jean Paul ve ben” diyecekti. İkinci golde hatalı olduğu düşünülen Brezilya kalecisi Barbosa ise o günden sonra hep finalle anıldı. 2000 yılında verdiği röportajda şunları söylemişti: “Brezilya’da en ağır ceza 30 yıldır, benim hapsim 50 yıldır devam ediyor.”

Dünya futbolunun yavaş yavaş değişmeye başladığı 1950’lerde 1954’teki Federal Almanya sürprizi ve 1958’deki Brezilya’nın doğuşu da önemli final anlarıydı ama 1950’de yaşanan ve Maracanazo (Maracana Darbesi) adıyla Brezilya futbol lügatına geçen o finalin bıraktığı izin yeri apayrıydı…

Gol mü, Değil mi?

“İki yıl öncesinde taraftarların Bobby Moore’dan imza almak için ricada bulundukları, vasat bir orta saha oyuncusuydum.” Bugün bir West Ham United efsanesi olan Geoff Hurst, yakın dönemde 1966 Dünya Kupası’nı anlatırken hikâyeye bu sözlerle başlıyordu. 1966 Dünya Kupası kadrosuna girmesi doğal olarak onu şaşırtmıştı ama antrenör Alf Ramsey, takımın as forveti Jimmy Greaves sakatlanınca Huerst’ü forvette kullandı. O da finale hatta kupa tarihine büyük bir imza atacaktı…

İngiltere, ilk üç Dünya Kupası’na katılmayı reddetmiş, 1950’deki ilk tecrübesinden itibaren de hüsranlarla sahadan ayrılmıştı. 1966’da ev sahibi olarak sahaya çıktılar. Alf Ramsey’in çalıştırdığı takımda Gordon Banks, Bobby Moore, Bobby Charlton ve Jimmy Greaves gibi yıldızlar vardı. Oyuncuların kabiliyeti ve Ramsey’nin 4-4-2’si ile kendilerini finale atmayı başarmışlardı. Rakip, yavaş yavaş bir futbol ekolü olmaya başlayan Federal Almanya idi. İngilizler, maça 1-0 yenik başlasa da dakikalar 89’u gösterdiğinde Hurst ve Martin Peters’ın golleriyle 2-1’lik öndeydiler. Ama Almanların inadını kıramadılar ve bitime bir dakika kala kalelerinde golü gördüler. Final, uzatmalara gitmişti…

Uzatmaların 11. dakikasında sağdan gelen topu kontrol eden Hurst, iyi döndü ve Alman kalesine şutunu gönderdi. Top, direğe çarptı ve çizgiye vurup sahaya döndü. Maçın Sovyet yan hakemi Tevfik Behramov, ısrarla bayrağını kaldırıyordu; golü vermişti. Tartışmaları hâlâ devam eden, kupa tarihinin en tartışmalı golüyle İngiltere, 3-2 öndeydi. Hurst, 120. dakikada bir kez daha sahneye çıkacak ve Dünya Kupası finalinde hat-trick yapan ilk -ve tek- futbolcu unvanını da alarak İngiltere’yi dünyanın tepesine taşıyacaktı…

İkonlar Karşı Karşıya

1970’ler, modern futbolun adımlarının atıldığı yıllardı. Avrupa futbolu aşama kaydetmiş, Güney Amerika futbolcuları, yavaş yavaş Avrupa’da saygı kazanmaya, Afrika da dünya futbolunda temsil edilmeye başlamıştı. Bununla birlikte antrenörler ve oynattıkları farklı sistemler, iyiden iyiye ön plana çıkmaktaydı. 1970 Dünya Kupası’nda Brezilya’nın oynadığı futbol, birçok antrenöre ilham verdi. 1978’de Arjantin’in zaferi ise ‘karanlık’ güçlerle özdeşleşse de Tango diyarının artık bir futbol ülkesi olduğunu kanıtlamıştı. Ama bu iki kupanın yanında, 1974’ün yeri ayrıydı.

1970’lerin başından itibaren Avrupa futbolunda iki ülke bayrağı ellerine almıştı: Hollanda ve Federal Almanya. Hollanda, 1970’te Ernst Happel önderliğindeki Feyenoord ‘la ilk büyük Avrupa başarısını yaşamış, Rinus Michels’in Total Futbol hayalini, ‘Sarı Fare’ Johan Cruyff ve arkadaşları ile sahaya yansıtan Ajax’ı da sahneye sürmüştü.

Federal Almanya ise önce skor almayı hedefleyen ve oyun disiplinini ön plana çıkaran antrenörler tarafından yönetilen bir futbol ülkesiydi. İki ülke de 1974 Dünya Kupası’nda sahaya çıktıklarında Franz Beckenbauer ve Johan Cruyff’un liderliğinde göz  kamaştırıyorlardı. Adlarını finale yazdırmayı başardıklarında futbolseverler,  yeni dünyanın şampiyonunu çetin bir maçın belirleyeceğini biliyordu. Öyle de oldu…

Hollanda, henüz ilk dakikada Cruyff’un düşürülmesi ise penaltı kazandı ve Neeskens’in vuruşuyla öne geçti. “Şimdi daha da çok savaşacağız, artık her şeyimizi vereceğiz.” Almanya’nın gol ayağı Gerd Müller, Neeskens’in penaltısından sonra bu konuşmayı yaptıklarını hatırlıyordu. Dediklerini yaptılar da; önce Breitner’in penaltısı ile 1-1’i, sonra da Gerd Müller’in kendine has gollerinden biriyle 2-1’i yakaladılar. İlk yarı henüz bitmeden Almanlar avantajı ele geçirmişti. Artık, takımın iskeletini oluşturan Bayern Münih’in ezberlediği bir oyun oynanacaktı. Skoru tutmayı başaran Federal Almanya, ikinci kez zafere ulaşırken, kupa, Franz Beckenabuer’in ellerinde havaya kalkıyordu. Maçı getiren Gerd Müller ise o golünü ayrı bir yere koyduğunu şu sözlerle anlatacaktı: “62 milli maçta 68 gol attım ama en önemlisi Hollanda’ya finalde attığım o goldü.”

Sürpriz İlah Maradona

1986’da Meksika’daki kupa öncesinde futbol aleminin favorileri, son Avrupa şampiyonu Fransa ve dört yıl önce kupaya güle oynaya giderken İtalyan duvarına çarpan Brezilya’ydı. Fakat sürpriz bir takım ve sürpriz bir yıldız kupaya damga vuracaktı…

Diego Armando Maradona, 1982 Dünya Kupası’na kırmızı kartla veda etmiş, o yaz katıldığı Barcelona kadrosunda ise sakatlıklar, hastalıklar ve formsuzluk nedeniyle isteneni verememişti. Bunalımda olan Arjantin futbolunda yeni bir hayal kırıklığına herkes kendini hazırlamıştı. Ama Maradona’ya çok güvenen bir isim vardı. 1983’te milli takımın başına geçen Carlos Bilardo, 1986 Dünya Kupası için tüm ipleri 10 numaranın ellerine vermeye razıydı. Hem formayı hem de kaptanlık pazubandını Maradona’ya emanet eden Bilardo, onun daha rahat alanlar bulması için de 3-5-2 dizilişi ile takımını sahaya sürüyordu. Arjantin, ağır aksak ilerlese de çeyrek finaldeki İngiltere maçı ile şaha kalktı. Maradona, önce ‘Tanrı’nın Eli’  sonra da kendi ayaklarının meziyetiyle İngiltere’yi mağlup etti. Yarı finalde ise kurbanı Belçika olmuştu. Arjantin’in finaldeki rakibi, son altı Dünya Kupası’nda dördüncü finaline çıkacak Federal Almanya olmuştu.

Bilardo’nun talebeleri, Beckenabuer’in çalıştırdığı Almanya karşısında 2-0 öne geçtiler ama oyunu bir an bile bırakmayan Almanya, durumu 2-2’ye getirdi. 84. dakikada maç boyu suskun olan Maradona piyasaya çıktı ve Burruchaga’ya harika bir pas attı, yedi numara da bu servisi boş geçmedi. Arjantin, dünya şampiyonu olurken, hayal kırıklığı olarak kupaya gelen Maradona da artık bir dünya yıldızıydı…

Baggio’nun Yıkımı

1990’larda oyunun fizik gücü artmış, takipçilerinin birçoğu savunma anlayışının futbolu yavaş yavaş öldürdüğünü düşünmeye başlamıştı. Ayak topunun ‘sanatçı’ memleketi Brezilya bile Sebastiao Lazaroni ile ‘Avrupai’ oynamak adına vitesi iki kademe küçültmüştü. Böyle olunca 1990 Dünya Kupası, izleyici tarafından eleştirildi. Arjantin, kötü futbolla finale kadar çıksa da turnuvanın en sağlam takımı Federal Almanya’ya 1-0 yenildi. Final, birçoklarına göre en sıkıcı Dünya Kupası finaliydi.

Ama dört yıl sonra 1990’ın pabucu dama atıldı; en azından futbol olarak. İtalya ile Brezilya, 1994 Dünya Kupası Finali’nde karşı karşıya geldi ve 120 dakika neredeyse pozisyon bile olmadı. Sahanın en iyisi, İtalyan libero Baresi’ydi. Denge, 120 dakikada da bozulmadı.  Futbolseverler, yeni bir tecrübe ile karşı karşıyaydı; bir Dünya Kupası finali ilk kez seri penaltı atışlarına gitmişti. Sıkıcı final, tam da bu vuruşlarda tarihe geçecekti…

İtalya, ilk dört penaltısının ikisinde golü bulabilmiş, Brezilya ise dörtte üç yapmıştı. İtalya’nın son penaltısı için Roberto Baggio topun başına geldi, maçın devam etmesi için golü yapması lazımdı ama topu, auta attı. Brezilya, 24 yıl sonra Dünya Kupası’nı kazanıyordu…

Aslında Roberto Baggio, penaltıyı gole çevirse de Brezilya’nın bir vuruşu daha vardı ve avantajlıydı. Ama İtalya’yı harika performansı ile finale taşıyan Roberto Baggio’nun yıkılışı, ikinci turdan itibaren gösterdiği destansı performansın da etkisiyle Dünya Kupası tarihine geçmişti. 10 numara, 1998’de dört yıl evvelki o an için “O penaltıyı dört yıl boyunca her gün kaçırdım” diyecekti…

Zidane-Materazzi

Fransa, 1996 Avrupa Şampiyonası’nda Aime Jacquet önderliğinde; Cantona, Ginola ve Papin gibi yıldızlarını bir kenara iterek yeni bir jenerasyona şans verdiğinde, gelecek 10 yıla damga vuracaklarını düşünenlerin sayısı çok değildi. Fakat 1998’de kendi evlerinde Dünya Kupası’nı kazandılar, sonra da Euro 2000’de de İtalya’yı yemip zafere ulaştılar. 2002 Dünya Kupası’nda ve 2004 Avrupa Şampiyonası’nda ise “Artık bittiler” dedirtmişlerdi. 2006 Dünya Kupası başladığında da aynı yorum geçerliydi. Ama Zinedine Zidane sahneye çıktı ve özellikle İspanya ve Brezilya maçlarında enfes futbol oynayıp, takımını finale çıkardı.

İtalya, Euro 2000’de Fransa’ya yenilip şampiyonluğu kaybetse de altyaş kategorilerinde milli takımla şampiyonluk yaşamış oyunculardan kurulu bir takımdı. Ayrıca kulüpler seviyesinde de Milan, Avrupa’nın zirvesine çıkmıştı. Fakat turnuva öncesinde ülkede patlayan Calciopoli Skandalı, futbol ortamını birbirine soktu. İtalya, 1982’de de benzer bir felaket sonrası kupaya uzanmıştı. Senaryo, 2006’da da benzer ilerledi. İtalya, Fransa’nın karşısında bir final daha oynamaya hak kazanmıştı…

Finalde; Materazzi ve Zidane’ın imzası olacağı daha maçın başında belli oldu. Her turnuvada sakatlanan Alessandro Nesta, bir kez daha ‘rutinini’ yaşatmış ve Materazzi, grubun son maçı olan Çek Cumhuriyeti karşılaşmasından itibaren ilk 11’de yer bulmuştu. İkinci turda kırmızı kart gören ‘gaddar’ Materazzi, finalin ilk dakikalarında da zamanlama hatası ile Fransa’ya penaltı kazandırdı. Zizou, ilginç bir ‘Panenka Penaltısı’ ile Fransa’yı öne geçirdi. Materazzi, 19. dakikada bir kez daha sahneye çıktı ve Pirlo’nun kornerinde kafa vuruşuyla beraberliği sağladı.

Maçta ondan sonra da pek bir şey olmadı. 90 dakika 1-1 sonuçlanmış ve uzatmalara geçilmişti. Kontrol Fransa’nın elindeydi ve son 10 dakikaya girilmişti ki oyun bir anda durdu. Yardımcısı ile konuşan maçın hakemi Horacio Elizondo, aniden Zidane’a kırmızı kartı çıkardı. Stadyumdaki izleyicilerin bile çoğu olanları görmemişti. Gerçek, pozisyonun tekrarında ortaya çıktı. Zidane, Materazzi’ye kafa atmıştı. İtalya, penaltılara giden maçta Grosso’nun vuruşu ile kupaya uzandı. İngiltere’yle birlikte kupa tarihinin ‘penaltı beceriksizi’ olan İtalya, ilk kez seri penaltılarda galip gelmişti. Ama final, bundan 50 yıl sonra bile tek pozisyonla hatırlanacak: Zidane ve kafası…

Yaşasın Yeni Kral!

2006’daki Calciopoli sonrası Serie A iyiden iyiye gücünü kaybederken Avrupa futbolu yeni kralını tahta oturtmuştu. Barcelona, oynadığı futbol ile “Tarihin en iyisi mi?” sorusunu sordurmaya başlamıştı. Doğal olarak İspanya Milli Takımı’da bundan olumlu etkilendi. 2008’de Avrupa şampiyonu olduklarında herkesi büyülemişlerdi. 2010 Dünya Kupası başlarken de favoriydiler. İlk maçlarında İsviçre’ye yenildiklerinde dahi şampiyon olacaklarına inananlar çoğunluktaydı. Yolları güllerle kaplı değildi yine de. İkinci turda Portekiz, çeyrek finalde Şili ve yarı finalde de Almanya’yı 1-0’la geçmişlerdi. Ama kıtanın bir diğer yükselen futbol sistemi Almanya’ya karşı oynadıkları ezici futbol, nelere sahip olduklarını kanıtlıyordu. 11 Temmuz 2010’da Johannesburg’daki Soccer City Stadı’na tarihlerinin ilk Dünya Kupası zaferi için çıktılar…

İspanya’nın oynadığı futbol, 1970’lerde Ajax ve Hollanda ile sahnelenen Total Futbol’un geliştirilmiş modeliydi bir bakıma. Cruyff’un Barcelona’daki temellerini attığı pas oyunun son sürümü… Mantaliteyi futbol sahalarına getiren Hollanda ise artık o kafada değildi. Bert van Marwijk  antrenörlüğünde sonuca odaklı futbolları, izleyicilere “Nerede o eski Hollanda?” dedirtiyordu. Yine de 1978’den sonra ilk kez finale çıkmayı başardılar.

Karşılaşma beklendiği gibi geçmedi. İspanya, Almanya maçındaki üstünlüğünü kuramadı hatta Arjen Robben’in kaçırdığı mutlak gol pozisyonu, İspanya taraftarlarını epey korkuttu. 90 dakika 0-0 bitti. Bir final daha uzamıştı. Kazananı belirlemek için 30 dakika da yeterli olmayacak gibiydi ama 116. dakikada sahneye İspanya sisteminin en nadide parçalarından Iniesta çıktı ve kolay görünen zor bir vuruşla İspanya’ya ilk Dünya Kupası’nı kazandırdı. Belki heyecan fırtınası yaşanmadı ama bir döneme damga vuran Tiki Taka sistemi, zirvesini görüyordu…

İlginizi çekebilecek diğer içerikler