Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

DergiTemmuz 2016YorumDünya Dönerken

Socrates'in 16. sayısında ana konu: Mesafeler

“Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her ‘yüce önder’, her aziz ve günahkâr onun üzerinde –bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde. Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün; kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.”

Carl Sagan, Soluk Mavi Nokta

NASA tarafından 1977’de uzaya gönderilen Voyager 1 sondası, 1990 yılına gelindiğinde artık asli görevini tamamlamış ve Dünya’dan da bir hayli uzaklaşmıştı. Sondaya yeni komutlar gönderildi. ABD’li gökbilimci ve yazar Carl Sagan’ın ricasıyla Voyager 1 bir fotoğraf çekti. Gezegenimiz, kendisinden 6 milyar kilometre uzaklıktan çekilen bu karede bir pikselin onda biri büyüklüğünde gözüküyordu. Karanlığın, ışık oyunlarının arasında soluk ve mavi bir nokta vardı. İşte o bizdik. Ardından, 1994’teki ölümünden iki sene önce, Sagan aynı isimli unutulmaz eserini yazdı.

O günlerde soluk mavi noktanın uzak köşelerinden birindeki bir genç, dünyaya damga vurmaya hazırlanıyor ve her gün toplam 20 kilometre boyunca koşuyordu. Yağmur yağdığı zamanlarda bu mesafe, nehir kıyısındaki kestirme yolu kullanamadığı için 25 kilometreye kadar çıkıyordu. Bu genç, Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’nın güneyinde 2500 metre irtifaya sahip Asala tepelerinde yaşıyordu. Babası çiftçiydi. Yıllarca iç karışıklıklar ve yoksullukla yoğrulmuş bu coğrafyada insanlar için çıkış yolları fazla değildi. Herkesin farklı sebeplerden, farklı yerlere giderken koşmayı tercih ettiği ülkede Haile Gebrselassie de koşmak için doğmuştu. Abebe Bikila’nın açtığı, 1980 Moskova’da 5000-10000 metre dublesini yapan Miruts Yifter’in iyice araladığı o kapıyı tamamen yıkan isim Gebrselassie olacak, ‘dünyanın en iyi uzun mesafe koşucusu’ hâline gelecekti. O mesafe kat ettikçe ülkesinin dünya ile mesafesi de azalıyordu. Etiyopya sadece kahvesi ile değil, onunla da anılıyordu. 1996 Atlanta ve 2000 Sidney’de 10 bin metrede altın madalyaları elde ediyor, yanına dört de dünya şampiyonluğu ekliyordu. Kırdığı 27 dünya rekoru da cabasıydı.

Haile Gebrselassie

Başarılar bir yana, Haile koşarken iki ritüeli ile dikkat çekiyordu. Biri hep son tur içinde ekstra bir atak yapıp öldürücü tempoyla rakiplerini geçen stiliydi. Adeta zebra avlayan çita gibi en hızlı ve vurucu koşusunu sona saklıyordu. Diğeri ise dünya ile dalga geçer gibi gözüken gülümsemesiydi. En acı çekmesi gereken dakikada dahi gülümsüyordu. Sonradan geçtiği ve daha da başarılı olduğu maratonda bile o gülümseme yüzünden gitmiyordu. Herkes duvara toslarken, o keyif alıyor gibiydi. Zihni farklı bir frekanstaydı. Onun için, mesafeler uzadıkça her şey daha da kolay oluyordu sanki. Uzun mesafe koşucusunun yalnızlık anları, Haile için kendini her şeyden soyutladığı, altın sonsuzluğu hissettiği anlardı. Astım hastası olan Gebrselassie o anları şöyle ifade ediyordu: “Başarıya aç değilim. Sadece koşmaya açım. Disiplinliyim. Çok çalıştım. Gülmemem için hiçbir sebep yok; çünkü koşmayı seviyorum. Güldüğüm zaman da daha iyi koşuyorum. Bazen insanlar bana, benim gibi olmak için ne yapmaları gerektiğini soruyorlar. Ben de birine bakıp onun gibi olmak istiyorum diyemeyeceklerini söylüyorum. ‘İçinizden gelmeli bu, aradığınız istek ve şevki kendi iç yolculuğunuzda bulmanız gerek’ diyorum. Sadece bundan korkmayın diyebilirim.”

Şampiyonlukları, madalyaları ve sayısız dünya rekoru ile bir efsane olan Gebrselassie de o soluk mavi noktanın aslında ne kadar küçük olduğunun farkında olanlardan. Belki de bütün bu başarılara ve görkeme gereken değeri vermemesinin, koşuyu daha çok bir zihinsel deneyim olarak görmesinin sebebi de bu. Üzerinde yaşadığımız toz zerresinin neredeyse her yerinde koşmasına rağmen, kendi ülkesinde kahve çiftliği işletip eşi Amen ve dört çocuğuyla topraklarına yatırım yapması mühim. Hani geniş aralıklarda yaşar ya insanoğlu, birbirine teğet geçer ama aslında değmez bir türlü… Haile ise farklı; çok para kazanmış olmasına rağmen, her bireyinden büyük sevgi ve saygı gördüğü kendi topraklarında yaşamayı yeğler, dünyanın başka bir yerindense. Neredeyse yarısı yoksulluk sınırının altında yaşayan bir toplumun her bireyine, açtığı okullar ile bir şekilde temas etmeyi umarak… 43 yaşında yine her sabah 05.30’da uyanıp koşarken planlıyor gününü. Kendi ifadesiyle: “Benim için her şey çok basit. Koşmak zorundayım. Eğer durursam, ölürüm.”

Bu sayı, soluk mavi noktanın neresinde olursa olsun, sahip olduğu tek şeyin bu nokta olduğunu unutmadan, aşması gereken mesafeler ne kadar uzun olsa da sabreden; kendini karanlığa çekmeye çalışanlara karşın mesafe almaktan çekinmeyen; hayat boyu özgürlük, çağdaşlık, aşk, saygı ve hoşgörüyü kendine şiar edinenler için…

Turin Brakes’in Long Distance şarkısında dediği gibi;

“Oraya gitmek için yanıyorum, Hiçliğin tam ortasına,
Fırtına alarmları yanıp sönüyor Dünya dönerken…”