Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

Tenisİyi Çocuk

Fransa Açık favorilerinden Dominic Thiem, Socrates'e konuşmuştu.

Sadece 11 yaşındayken tenis dünyasının önemli hocalarından Günter Bresnik’le çalışmaya başlamanız, üzerinizde daha o zamandan ciddi bir beklenti olduğunun işareti gibi… Bu büyürken bir baskı unsuru muydu?

Her gelecek vadeden oyuncunun üzerinde biraz baskı olur. Neyse ki ailem bana karşı hep çok iyi oldu. Zaman zaman, maçlarımı kaybettiğimde bile evde çok anlayışlılardı. Biliyorsun ki aksi örnekler de var. Bu anlayış bizim işimizde çok önemli. Zaten tenise çok erken yaşta başladım ve başka hiçbir şey düşünecek vaktim olmadı.

Bresnik’in oyununuzda yaptığı ilk ciddi değişiklik de backhand kanadında olmuştu sanırım. Erken yaşta çift el backhand’inizi değiştirip tek ele geçmek nasıldı?

Anlatamam, korkunç bir çift el backhand’im vardı. Yanlış tutuyor ve yanlış vuruyordum. 11-12 yaşlarımda bu değişikliğe gittik ve sanki doğru seçim oldu. Tabii günümüz tenisi artık tek el backhand’le oynamayı birazcık zorlaştırıyor. Toplar çok yükselebiliyor, return’de kullanmak da çok ideal değil. Ancak avantajları da var. Mesela slice’a dönüşte çok rahatlatıyor, voleye hazırlanmayı da kolaylaştırıyor. Artık kullanıcıları azalsa da tek el backhand asla oyundan tam olarak silinip gitmeyecek bir vuruş.

Bahsettiğiniz o yüksek toplarla da pek sorun yaşadığınızı görmüyoruz gerçi…

Sanırım toprakta oynayarak büyüdüğüm için böyle oldu. Toplar doğal olarak yükseliyordu ve yapmam gerektiğini öğrenmiş bulundum.

Genç tenisçilere idolleri sorulduğunda genelde Roger Federer ve Rafael Nadal minvalinde cevaplar almaya alışığız. Sizin için bu isim neden Jürgen Melzer?

Çok basit. Küçük bir çocukken gördüğünüz şeyleri kolay kolay unutmazsınız. Ben çocukken Jürgen’i sürekli televizyonda ve Viyana’da turnuva oynarken izlerdim. O gerçekten harikaydı. Yıllar ilerledikçe, sadece bir oyuncu değil aynı zamanda bir insan olarak da ne kadar iyi olduğunu gördüm. Artık arkadaş olduk, hatta arada idolümle buluşup yemek bile yiyoruz. Eğer ülkenizde bu kadar iyi bir oyuncu varsa kahramanınızın o olması çok normal. Jürgen, Avusturya tarihinin en özel oyuncularından biri.

“Thomas Muster, Avusturya’nın yetiştirdiği uzak ara en büyük oyuncu. Birinin ondan bu unvanı alabilmesine de çok ihtimal vermiyorum.”

Daha yüksek sıralama, daha çok turnuva zaferi… Ve artık sanki Jürgen’i yavaş yavaş geride bırakıyorsunuz. Peki sırada Thomas Muster mi var?

37 turnuva daha kazanıp dünya 1 numarası olursam neden olmasın… Şaka bir yana, Thomas’ı denkleme dâhil edersek işler çok zorlaşır. 2011’de bile nasıl oynadığını hatırlamıyor musunuz? Viyana’da karşılaşmıştık ve 44 yaşına göre harika durumdaydı. O, Avusturya’nın yetiştirdiği uzak ara en büyük oyuncu. Birinin ondan bu unvanı alabilmesine de çok ihtimal vermiyorum. Benim yapmam gereken, kendi yolumdan gitmek ve kendi tarihime sahip olmak. Bunun Thomas’ı geçmeme yardımcı olup olmayacağını ise zaman içerisinde göreceğiz.

Doğup büyüdüğünüz Viyana’nın hatıralarınızda çok önemli bir yeri olduğunu görebiliyoruz, şehir ve turnuva sizin için çok özel olsa gerek… Günün birinde Viyana Açık’la aranızda, Federer ve yedi kez kazandığı Basel benzeri bir ilişki görebilir miyiz?

İnan, bunu çok fazla isterim. Biz tenisçiler için, maçımızı oynadıktan sonra çıkıp kendi evimizde uyumak çok büyük bir lüks. Ben de bunu sadece Viyana Açık’ta yaşayabiliyorum. 23 yaşındayım ve şehrimde şimdiye kadar tam yedi kez oynadım. Fakat bu hâlâ gelişime açık bir ilişki. Az önce dediğin şeyi başarmak için de gelecekte kendi evimde çok daha iyi oynamam lazım.

O zaman Paris’te de bir ev aramaya başlamanız gerekmeyecek mi? Son Fransa Açık sizin için müthiş geçti ve favori turnuvanızda da parlak bir geleceğiniz var gibi gözüküyor…

Toprak, hep en sevdiğim zemin oldu ve sanırım böyle kalacak. Toprak kortta oynayarak büyüdüm ve biliyordum ki günün birinde, Philippe Chatrier’ye adım attığım an Fransa Açık favori Grand Slam turnuvam olacaktı. Bu yıl da oraya her zamanki gibi çok hazır gittim. Bu sefer şans da yanımdaydı çünkü olası dördüncü tur rakibim Rafa (Nadal) turnuvadan çekildi ve bir anlamda önüm açıldı. Ancak yarı finali sorarsan, pişmanlığım yok; çünkü o gün Novak (Djokovic) hem korttaki hem de dünyadaki en iyi oyuncuydu. Yani bakın, ilk kez bir Grand Slam yarı finaline çıkmıştım ancak ciddi bir baskı ve heyecan hissetmedim. Sadece, daha önce iki haftalık bir turnuvada bu kadar ilerlememiştim ve ilk haftadaki yoğunluğumu koruyamadım. O maçtaki performansım bir hayal kırıklığıydı.

Dört turnuva zaferi, iki final, ayrıca dünya sıralamasında ilk 8 ve Londra’daki sezon sonu turnuvasına katılım hakkı… 2016, şimdilik kariyerinizin en iyi yılı ama Amerika Açık’taki Juan Martin Del Potro maçından sakatlık sebebiyle çekildikten sonra form grafiğinizde düşüş başladı…

Amerika Açık’taki maçın sonunda Juan Martin gerçekten çok üzgündü. Kimse o şekilde kazanmayı istemez. Büyük bir şanssızlıktı. Ancak benden sezonun ilk ve ikinci yarısını kıyaslamamı isterseniz, ikincinin o kadar da iyi geçmediğini söyleyebilirim. Bahsettiğin maç da o bölüme tekabül ediyor. Yani o sakatlık olmasa 2016 daha iyi bir sezon olur muydu? Bilemiyorum.

Zaten o maçın ardından Eurosport’ta Mats Wilander’i dinleme şansımız olmuştu ve çok fazla turnuva oynadığınız için zorlanmış olabileceğinizden bahsetmişti. Siz de Mats’e katılıyor musunuz?

Belki evet, birazcık fazla turnuva oynadım… Özellikle de az önce bahsettiğim ikinci bölümde, yani Wimbledon sonrasında bazı hatalarım oldu. Gitmemem gereken turnuvalara gittim. Ancak bunu gençken yapıyor olabilmek önemli. Çok maç yaptım, çok turnuva oynadım ve çok şey öğrendim. Zaten o kadar turnuva oynamasaydım da herhâlde ilk 10 içerisinde olmazdım. Büyük ihtimalle yılı orada bitireceğim ve bu herkesin rüyasıdır. 2016, tenis hayatımın en iyi yılıydı.

Toprak kortta Nadal’ı ve çim zeminde Federer’i yendiğiniz bir yıldan bu şekilde bahsetmek yanlış olmasa gerek. Peki tarihin en iyi oyuncularından ikisini, en iyi oldukları zeminlerde yenmenin bir sırrı var mı?

Evet var: Şans. Nadal’a karşı Buenos Aires’te çok zor bir forehand’le maç puanı kurtardım, Federer’e karşı Stuttgart’ta ise iki maç puanı karşılamayı başardım. Bahsettiğim bu anlarda şans hep yanımdaydı. Böyle maçlarda çok iyi oynamaya hazır olmalı ve korkmamalısınız. Evet belki sadece bir oyuncuya karşı değil, bir isme ve auraya karşı oynuyorsunuz ancak tüm şartlar oluşursa da galibiyet gelebiliyor.

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=H60jQ6dTVtE]Rafael Nadal, 2017 toprak kort sezonundaki -şimdilik- tek mağlubiyetini Roma yarı finalinde Thiem’den aldı.

O ikiliyi bu yıl Londra’da da izleyemedik. Büyük dörtlünün artık yavaş yavaş eski hâkimiyetini kaybetmesi de ‘şans’ değil mi? Özellikle de siz yetenekli gençler için…

Kesinlikle öyle. Ancak büyük sporcuların devirleri sona erer ve yerlerine yenileri gelir. Spor böyle bir şey. Yalnız bir noktadan eminim ki erkekler tenisinin geleceği oldukça parlak gözüküyor. Çok farklı stillerde ve karakterlerde, iyi oyuncular var. Bence kimse endişelenmesin. En büyükler bıraksa bile tenisin geleceği emin ellerde.

Bahsettiğiniz farklı karakterlerden biri de Nick Kyrgios herhâlde? Kortta yaptıkları sizi rahatsız etmiyor mu?

Nick, kort dışında gerçekten iyi biri. Kort içinde de çok abartmadıkça izlemesi keyifli. O bir şovmen ve sonraki hamlesinin ne olacağını tahmin edemiyorsunuz. Ancak teniste şimdiye kadar hep böyle oldu: İyi çocuklar ve kötü çocuklar. Şimdiki gençlere bakarsak sanki Lucas Pouille ve ben; iyi, tatlı çocuklar gibiyiz. Nick ise kesinlikle karşı taraftakilerden. Bir de tabii, yakın arkadaşım Alexander Zverev gibi ikisinin tam ortasında duranlar var.

Tenisin kötü çocukları sayılırken es geçilmeyen isimlerden biri de uzun süre Günter Bresnik’le çalışan ve birlikte antrenman yaptığınız Ernests Gulbis… Bu sezon öncesinde, “Antrenörünüzü bir başka oyuncuyla paylaşmak zor” diyerek sizden ayrıldı. Birlikte geçirdiğiniz günlerden biraz bahseder misiniz?

Ernests ve Günter çalışmaya başladığında ben dünya sıralamasında 500’lerdeydim. O da ilk 100 içerisinde ancak ilk 10 kalibresinde bir oyuncuydu. Neredeyse her gün, bu kadar üst düzey bir oyuncuyla çalışmak bana çok fazla şey kattı, ilerlememe doğrudan yardımcı oldu. Ancak ikimiz de ilk 50 içerisinde olunca işler onun da söylediği gibi biraz zorlaştı. Yine de tecrübelerinden çok şey öğrendim ve ona müteşekkirim. Onu yakından tanırsanız, korttaki imajından çok farklı biri olduğunu görürsünüz.

Peki sizin hayatınızda kort dışında ne var? Mesela sıkı bir futbolsever ve Chelsea taraftarı olduğunuzu biliyoruz…

2004 civarında futbolla ilgilenmeye başladım. O günlerde bir Chelsea-Arsenal maçına denk geldim ve mavi formalı takım harika oynuyordu. Ben de onları takip etmeye başladım. Bu, yıllar içerisinde taraftarlığa evrildi. 2012’de Şampiyonlar Ligi’ni kazanışımızı hiç unutamam. Vakit buldukça Stamford Bridge ve diğer stadyumlarda maç izleme şansım oluyor. Çok keyifli. Favorimi sorarsanız da Signal Iduna Park’ı söylemeliyim. Bambaşka bir dünya. Oraya giderseniz neden bahsettiğimi çok iyi anlarsınız.

O zaman tenis stadyumları arasında da böyle bir kıyas yapmanızı istesek…

İçinde yer aldığım en iyi atmosfer Viyana Stadthalle’nindi. Üç yıl önce Tsonga’yla karşılaşmış ve dolu tribünler önünde oynamıştım. Ancak Amerika Açık ve Avustralya Açık’taki gece maçları da haklı bir şöhrete sahip. Bunlar her tenisçinin bir gün oynamak isteyeceği arenalar.

Son olarak, 2017 için koyduğunuz özel bir hedef var mı?

2016 zor ve güzeldi ama gelecek sezon daha da zorlayıcı olacak. Korumam gereken çok fazla puan var ve bunu başarıp başaramayacağımı merak ediyorum. İlk 10 içerisinde kalmayı sürdürebilirsem harika olur. Fakat toprak kort sezonu, yani öncesindeki üç Masters turnuvası ve Fransa Açık, benim için hep ana hedef. 2017 ve sonrasında, ta ki başarana kadar…

*Bu röportaj ilk olarak Socrates’in Ocak 2017 sayısında yayımlanmıştır. Eski sayılarımıza buradan ulaşabilrsiniz.

 

İlginizi çekebilecek diğer içerikler