Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolDöğüşenler de Var Bu Havalarda

Buna çok ihtiyacımız olan günlerde, Ankara'da güzel bir futbol hikayesi anlatılıyor. Film ekibinden dinliyoruz...

*Gençlerbirliği’nin 70’li yıllarını konu alan “Döğüşenler de Var Bu Havalarda” belgeselinin ücretsiz gösterimleri bu hafta sonu İstanbul’da.

Program şu şekilde:
28.05.2016 Cumartesi Saat 14:00 Hrant Dink Vakfı
29.05.2016 Pazar Saat 15:00 Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi


Ülke futbolu, son dönemde ne yazık ki önüne, arkasına olumsuzluk ifade eden kelimeler ekleyerek kullandığımız bir olgu haline dönüştü. Öyle ki, yakın bir zamana kadar bu husumet temelli futbol hikayelerinden prim yapmaya çalışan futbol medyası bile, olayın geldiği noktada sitemlerini belirtmekten kaçınmıyor. Geldiğimiz noktanın geri dönüşü var mıdır bilinmez. Güzel hikayeler anlatmak, gerçek sporseverlere gelecek için belki bir umut olmaya yetmiyordur ancak anlık da olsa bir rahatlama sağladığı kesin. İşte bu güzel hikayelerden biri bugünlerde Ankara’da(n) anlatılıyor. Gençlerbirliği’nin 1970-1983 arasındaki çile ve fedakarlık dolu yıllarını anlatan belgesel 20 Nisan’da düzenlenen mütevazi galayla izleyiciyle buluştu. Film ekibinden Kutay Yeşilöz, Mehmet Ali Çetinkaya ve Erdem Ceydilek gala sonrasında oturdular ve şöyle geriye dönüp bir baktılar. Aşağıda önce filmin fragmanı ve sinopsisini, sonra da bu üçlünün belgesel üzerine muhabbetini bulacaksınız.

“Ülke futbolunun ve Ankara kent kültürünün önemli bir parçası olan Gençlerbirliği için 1970-1983 arasındaki yıllar bir çile ve fedakarlık dönemidir. Futbolun profesyonelleşmeye başladığı ve piyasada artık daha çok paranın döndüğü bir zamanda, Gençlerbirliği, sivil ve bağımsız takım kimliğinin “ödülünü”, sahipsizlik olarak alacaktır. Kulübün amatör kümenin ve hatta kapanmanın eşiğinden döndüğü, parayı ayıplayan futbolcuların, kulüp için makbuzla para toplayan yöneticilerin, deplasmana takımı kendi arabalarıyla götüren taraftarların olduğu, şimdiden bakınca gerçek dışı gibi duran bir dünya. Ahmed Arif’in Ankara’sına yakışan gerçek kahramanlar, tarihin tozlu raflarında unutulmaya karşı direniyorlar!”

Erdem: Galanın üstünden neredeyse bir hafta geçti? Aklınıza kazınan anlar nelerdi galayla ilgili?

Mali: Salondaki herkesin yaşadığı duygu yoğunluğunu bir kenara koyarsam en çok aklıma kazınan, gösterim sırasında Hasan Amca ve dönemi yaşamış futbolcu ya da taraftarların beyaz perdede anlatılanlara eşlik etmeleri, kimi zaman doğrulamaları ya da kimi zaman hatalı olduğunu belirtip doğruyu fısıldaşmalarını duymaktı. O anlarda, belgeselde konu edindiğimiz döneme ne kadar derinden bağlı olduklarını görüp yaptığımız işle gurur duydum.

Kutay: Bizim Burak (Kum), filmin kurgu sürecine dahil olduğunda, filmin kaba kurgusu neredeyse bitmişti. İlk izlediğinde filmdeki duygunun çok yoğun olduğunu, biraz daha parlatmak gerektiğini söyledi. Çektiğimiz görüntüleri ilk defa dışarıdan bir göz izliyordu. Benim için çok geçerli bir yorumdu. Duygunun yükseldiği yerlere odaklandık. Diğer bölümler kendiliğinden oluştu. Gala gösterimi sonrası Burak yanıma gelip “Düşündüğümüz şeyleri başarmışız. Ben zaten filmi izlemedim, seyircileri izledim. Filmi izleyen insanların gözünde gördüm bunu” dedi.

foto-1

Erdem: Sınırlı sayıdaki istisnalar hariç, normalde bir hikayeyi sayısız kez okuyunca etkileyiciliği azalır. Projeye başlayalı neredeyse 4 yıl olmuş, ve biz bu 4 yılda aynı hikayeleri yüzlerce kez ham görüntülerde, senaryo dosyasında ve kaba kurgulu görüntülerde izlemişiz, okumuşuz. Filmin etkileyiciliğinden şu kadarcık da olsa bir azalma olmaz mı? Olmamış işte. Salondaki duygusal ortam da atmosfere soktu tabi hepimizi.

Kutay: Sokmaz olur mu? Siz dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama Hasan Amca ve Kaptan Cemalettin ağlarken, onlarla ilk kez o gece o salonda tanışmış olan insanlar da gözlerinden akan yaşları siliyorlardı parmaklarının kenarıyla.

Erdem: Bu insanların top oynadığı dönem, şimdiden geriye dönüp baktığımızda şanssız bir dönem. Bunu sadece çok kötü şartlarda oynuyorlardı, sahalar çamurdu, kulüp binası perişan durumdaydı diye söylemiyorum. Futbol gibi bir temaşa işi yapıyorsanız eğer, varlığınızdan haberdar olunsun istersiniz. Mesele yıldız olmak, çok para kazanmak falan değil. Ertesi gün gazeteyi açtığınızda, dün oynadığınız maçın künyesini görmek istersiniz, o künyede adınızı görmek istersiniz, mümkünse üç yıldız olsun istersiniz o ismin yanında. “Goller” diye başlayan satırda adınız olsun istersiniz. Milli Küme şampiyonlukları olan, 60’larda 1.Lig’de fırtına gibi esen bir takım, bir anda “3. Ligde toplu sonuçlar” başlıklı tek sütunluk bir haberin içinde geçen 14 harflik bir kelimeye dönüşüyor. TV’de gazetede zaten yoksun, maçlarına gelen bir avuç insan… Kim tanıyacak seni? Kim farkında olacak senin verdiğin emeklerin? İşte galada Zapo Asım’ın söylediği gibi: “Biz de bir şeyler yapmışız demek ki”! Evet, belgesel bir yandan çok evrensel bir hikaye anlatıyor. Futbolun endüstrileşmeye başladığı dönemde amatörlüğe tutunan bir ruhun hikayesi. Ama mikro ölçekte o gerçek kahramanlara, her şey olup bittikten 30-40 yıl sonra “Biz de bir şeyler yapmışız demek ki” dedirtebilmek… Bence belgeselin asıl hikayesi bu oldu.

Foto-2

Mali: Evet, yaptıklarına kıymet verildiğini görmeyi özlemiş ve bu sebeple de anlatmayı çok seven bir grup insan vardı karşımızda. Biz de dinlemeyi seviyorduk. Zaten bu sebeple, “Hazır bulmuşuz Hasan Şengel’i, Rafael Demircan’ı, bunu da soralım, şu soruyu niye sormuyoruz ki” diye diye, elimizdeki görüntülerin süresi toplamda 20 saati aşınca kara kara düşünmeye başlamadık mı?

Erdem: O kadar çok anı, kurguda dışarıda kalmak zorunda kaldı ki, hala bir yolunu bulup o görüntülerin de insanlara ulaşması gerektiğini düşünüyorum. Mesela Konya’dan dönüşte Hasan Amca’nın oyunculara dağıttığı cüzi bir prim var. Zapo, Ankara’ya döner dönmez Ulus’a gidiyor ve bir cümbüş alıyor kendine. Takım deplasmana, kampa gittikçe yanında götürüyor o cümbüşü. Zapo çalıyor, takım söylüyor. Başlı başına filmi çekilecek, sinemasal olarak çok güçlü onlarca ufak hikaye var hala filme sığdıramadığımız. Rafael Abi’nin Ankara Ermenilerinin Gençlerbirliği taraftarlığını anlattığı kısım ya da…

Kutay: Mesela bir de Hawai Gömlek hikayesi vardı. Aklımda çok kalıcı bir yer etti bu hikaye. Takımca gidilen bir tatilde bizimkilerin başı belaya giriyor. Şimdi hatırlamıyorum ama birinin üzerinde kırmızı Hawai gömlek var. Çok belirgin bir özellik… Bütün gece köşe kapmaca oynanıyor kentte. Bulsalar tepeleyecekler bizimkileri. Harun Abi filmin bir yerinde “maddi zorluklar vardı ama bunun yanında da müthiş sevgi dolu bir yerdi” diyor. Takıma o yıllarda sporcular geliyor, sporcular gidiyor. Ama bu birliktelik ruhu hiç kaybolmuyor. Kiminle konuştuysak aynı şeyi söyledi. Sanırım bu ruh bu takımın DNA’sında var.

foto-3

Erdem: Gençlerbirliği 1923’te kurulmuş bir kulüp. Az buz bir geçmiş değil bu. 93 yıldır ülke futbolunda kendine bir yer edinmiş, hem ismiyle hem de camiasıyla nev-i şahsına münhasır bir kulüp. Bu 93 yıllık tarihte Ankara Atatürk Lisesi’nden, dünyaca ünlü ressam Burhanettin Doğançay’a o kadar çok kıymetli detay var ki… Atatürk Lisesi her yıl yüzlerce mezun veren Ankara’nın en köklü okullarından. Mezunlarının çok azı Gençlerbirliği’nin Atatürk Lisesi’nden doğduğunu bilir mesela. Bizler de bunların çoğunu Tanıl (Bora) Hoca’nın Ankara Rüzgarı kitabından öğrendik elbette. Ama böylesine köklü bir geçmişe, böylesine kıymetli değerlere ve hikayelere sahip bir kulüpten bu değerleri eline geçen her fırsatta anlatıyor olmasını beklersiniz değil mi? Bunun yerine ne oluyor? İlhan Cavcav öncesi dönem, karanlık bir çağ olarak, sanki Gençlerbirliği’nin hiçbir değer ifade etmediği bir dönem olarak sıfırlanıyor. Ve Cavcav mitiyle, o sıfırın büyüklüğü arasında bir doğru orantı kuruluyor. Ne kadar değersizleştirirsen 1980 öncesini, 1980 sonrasında İlhan Cavcav’ın yaptıkları o kadar değerleniyormuş gibi. Halbuki ne 80 öncesi dönem koca bir sıfırdan ibaret, ne de 80 sonrası İlhan Cavcav’ın yaptıklarının değerini anlamak için 80 öncesini değersizleştirmek gerekiyor. Filmde hani Yavuz Yalçınkaya anlatıyor ya, 69-70 sezonundaki kritik Vefa maçı öncesi futbolculara kulübün tarihini anlatıyorlarmış. Şimdiki topçuların kulüp tarihinden en iyi bildiği anı, muhtemelen Geremi’yi Real Madrid’e satarken Madridli yöneticilere göstermek üzere peçeteye yazılan 5.000.000 Euro yazısıdır. Bugüne kadar hikaye hep “Cavcav Gençlerbirliği’ni yoktan var etti” şeklinde yazıldı. Artık geç de olsa hikayeyi o “yokluğun içindeki inanılmaz var oluş” üzerinden kurmak gerekiyor.

foto-4

Mali: Özhan’ın (Yüksel) filmle ilgili yazdığı bir yazı var. O da benzer bir açıdan bakmış filme ve bence çok da yerinde kelimelerle anlatmış durumu: “Döğüşenler de Var Bu Havalarda Gençlerbirliği’nin sahip olduğu tüm varoluşu tek bir adama tahvil eden ortodoks tarihinin tuzla buz olup, hiç tanımadığımız, hadi mübalağanın ateşini biraz kısalım, yeterince tanımadığımız kahramanlarla vücut bulmuş bir Gençlerbirliği gerçeğini yeniden hatırlatması açısından son derece kıymetli ve paha biçilemez bir iş.” Şimdi işin kıymet ve pahası konusunda, filmin mutfağındakiler olarak bize söz söylemek düşmez belki ama yapmak istediğimiz şeyin en kısa özeti böyle yapılabilirdi herhalde.

Kutay: Bir de işin arşiv yanı var elbette. Ülke olarak zaten geçmişe kıymet verme noktasında diplerdeyiz, bizim kulüp de sağ olsun seviyeyi yukarı çekme konusunda herhangi bir çaba göstermemiş. O kadar bahsediliyor Dinyakos ayakkabılar vardı, onları giyerdik diye. İstanbullu Rum ayakkabı ustası Dinyakos’un elinden çıkma bir tane ayakkabı bulunamaz mı yahu? Ya da o dönemlerde giydikleri bir formayı saklayan bir futbolcu? Yok işte!

Mali: Zaten takımın doğru düzgün forması yokmuş ki saklasınlar. Malzemeci “Tavukçu Hüseyin” her maçtan sonra formaları tek tek toplayıp, yırtığını söküğünü dikiyormuş.

Erdem: Allahtan Cemalettin Abi o iki büyük defteri üşenmeden fotoğraflar ve gazete kupürleriyle doldurmuş. Yoksa Ankara’nın birkaç yerel gazetesinde çıkan o haberlerin küpürlerini arşivlerde bulmak imkansız olurdu.

foto-5

Kutay: Zaten filmin bir diğer önemli katkısı da burada ortaya çıkıyor. Hem filmin kendisi hem de filmdeki önemli sahnelerin çizimlerle kalıcılaştırılması en azından 12-13 yıllık bir periyodun görsel arşivinin oluşması adına önemliydi. Ki bu yıllarda kulübün görünürlük adına ne denli kayıp olduğunu düşününce, elimizdeki 64 dakikalık film çok daha kıymetleniyor bence.

Erdem: Bu arada bu gala işleri yorucu şeylermiş. Pek galaya katılmışlığım yok ama normalde galalarda, yönetmenlerin filmin reklam panolarını taşıdığını, kokteylde söz verildiği sayıda şarap açılıp açılmadığını göz ucuyla kontrol ettiğini zannetmiyorum, ama olsun. Ertesi gün Facebook’ta bir arkadaşım bir fotoğraf koymuş. Film için yaptırdığımız kartpostal setindeki kartları, 12-13 yaşındaki oğlu Çınar, filmden çıkıp eve döner dönmez duvarına asmış. Vefa maçı için İstanbul’a giden taraftarların vapurla karşıya geçişi, Rafi Abi’nin Zapo Asım’a aldığı ayakkabının hikayesi, sabaha kadar krampon tamir eden Tavukçu Hüseyin, Kaptan Cemalettin ve diğerleri… O buluşma bendeki tüm yorgunluğu aldı götürdü. Ama en çok da Kaptan Cemalettin… 70’lerde kulüp dibi gördüğünde de, ardından onca mücadeleyle o girdaptan kurtulduğunda da takım kaptanı olan, kulüpten para kazanmayı geçtim, kulübe maddi olarak destek olmaya çalışan emektar Cemalettin ve hayata gözlerini 2000’lerde açmış Çınar’ın buluşması. Tarifsiz bir buluşma anı bu.

foto-6

Kutay: Tabi pek gala meraklısı değiliz. Yapmak istediğimiz şey, bu filmi yapmaya karar verirken yapmak istediğimizle aynı. Bu insanlara minnetimizi sunmak… Sadece Gençlerbirliği’yle ilgili bir şey söylemiyorum. Dünyanın neresinde böyle bir “döğüşme” olsa saygı gösterilir, minnet duyulur. Oraya gelen insanların film bittikten sonra Hasan Amca’ya “büyük başkan” diye tezahürata girişmeleri de bundan. Erdem’in bahsettiği genç taraftar Çınar gibi… DNA nesilden nesle bu şekilde aktarılıyor sanırım. Evet, Emre (Mineoğlu) çalıştığı şirketin kameralarını hafta sonu çekimleri için Pazartesi yerine çaktırmadan koymak üzere “ödünç” aldı. Evet, galadan önce filmin yönetmeni reklam panolarını taşıdı, filmin senaristi bastırdığı kartpostalları gece yarılarına kadar paketledi, yorgunluktan hastalandı. Evet, onlarca Gençlerbirliği taraftarı belgesele elinden geldiğince maddi destek iletti. Başka türlüsü aklımızın ucundan bile geçmezdi zaten. Bu camianın, bu mütevazi insanların hikayesi başka türlü anlatılamazdı. Galaya katılan, çok sevdiğim bir aile büyüğüm kokteyl esnasında çevresine bakıp; “Buradaki herkes sizin gibi, alçak gönüllü ve gösterişten hoşlanmıyor galiba” dedi. Tıpkı “döğüşenler” gibi…

Erdem: İşte sırf bu yüzden filmi izlemesini en çok istediklerim, Gençlerbirliği tarihini ve camiasını tek kişiden ibaret zanneden insanlar. Biz güzel bir camiayız. Beşeri sermayemiz çok yüksek ama bu sermayeyi kullanmamıza alan açmayan bir yapı var karşımızda. Bu yüzden de bir tık daha yukarı sıçramayı başaramıyoruz.

Mali: Bence öncelikli hedef kitle as takım ve altyapı futbolcuları ile futbol okulu öğrencileri olmalı. Hem geçmişte yaşananları göstermek, hem de başarının her şeye rağmen inatçı, azimli, kararlı olmaktan, “takım” olmaktan ve birlik olmaktan geçtiğini görmeleri için.

Kutay: Bence de bunların tamamı izlemeli. Ama asıl günümüzde futbolun, futboldan başka her şeye benzediğinin farkında olan herkes izlemeli. Romantik bir duyguyla değil. Endüstrinin yürekli insanlara karşı kaybetmesinin ne anlama geldiğini görmek için izlemeliler.

foto-7

Belgeselle alakalı alakalı daha detaylı bilgi almak için;
https://genclerbirligibelgeseli.wordpress.com
https://www.fb.com/genclerbirligibelgeseli
Adreslerini takip edebilirsiniz.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Kurtarıcı

Kurtarıcı

1 ay önce
Miras

Miras

2 ay önce
Kesişen Yollar

Kesişen Yollar

2 ay önce