Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

DergiMayıs 2016YorumDeğişim Zamanı

Socrates'in 14. sayısında ana konu: Değişim.

Ailecek bir apartman katında yaşıyorlardı. O yıllarda Yugoslavya denen ama dünyanın durmaksızın değişen yüzünün bir parçası olarak Sırbistan’a dönüşen yerde, Novi Sad kentindeki evlerinin yakınında bir tenis kulübü vardı. Fakat bu kulübe çocuklar kabul edilmiyordu. Monica Seles kadar yetenekli olsanız dahi, kural kuraldı. Ailenin babası Karolj, abisi Zoltan’ı örnek alıp tenise merak salan Monica’yı mutlu etmek için çareyi otoparktaki iki arabanın arasına bir file germekte buldu. Monica, köşelerdeki kutulara tenis toplarını gönderiyordu. Aynı, babasının Andre Agassi bebekken karyolasının tepesine tenis topu asması gibi… Bütün gün toplara vurup, el-göz koordinasyonu gelişsin diye uğraşıyordu. Monica, yemek için eve ancak 200 kadar topu kutulara gönderdikten sonra dönebiliyordu. Bu kuralı kendisi koymuştu. Karikatürist babası, kızı Tom ve Jerry izlesin, biraz olsun çocukluğunu yaşasın isterken beş yaşındaki Monica tenise odaklanıyordu.

Novak Djokovic’i yetiştirmesiyle de ünlenen antrenör Jelena Gencic, Monica’daki yeteneği o zamanlar görmüştü. Daha 11 yaşındayken kendisinden 4-5 yaş büyük rakipleri mağlup ediyordu. 13 yaşına geldiğinde, 18 yaş altında dünyanın bir numarası olmuştu. Hayalinin peşinden, ailesinden uzağa; binlerce kilometre ötedeki Florida’ya, Nick Bollettieri’nin akademisine gitti. Evert, Navratilova ve akabinde Steffi Graf’ın kontrolündeki tenis dünyasına fırtına gibi girmişti. 16 yaşındayken, Roland Garros’ta ilk Grand Slam zaferini elde etti. 20 yaşı dolmadan sekiz Grand Slam kazanmıştı bile.

Tenis tüm hayatıydı. Dünyanın hâkimi gibiydi. Çift el backhand’ine ve kazanma inadına kimse çare bulamıyordu. Onu yere seren de rakipleri olmadı zaten. 30 Nisan 1993’te, Hamburg’da Magdalena Maleeva ile karşılaştığı bir maçta oyun arası verilmişti ve yerinde oturuyordu. Korta giren 38 yaşındaki Alman Günter Parche, 23 santimetrelik bir mutfak bıçağı ile kendisini sırtından bıçakladı. Bıçak sadece bir santimetre sola gelse, Seles ömür boyu felç kalabilirdi. Parche bunu, hayranı olduğu Graf’ın hâkimiyetine halel gelmesin diye yapmıştı. Seles’in fiziksel yaraları kapansa da psikolojik yaraları kısa sürede iyileşecek kadar küçük değildi. 19 yaşında dünya kadınlar tenisinin zirvesine çıkan biri için, artık hiçbir şey aynı değildi. Sadece tek bir an, her şeyin değişmesine yetmişti.

Tedavi görürken, dünya sıralamasındaki yeriyle ilgili oyuncular arasında bir oylama yapıldı. Yerinin değişmesine karşı çıkan tek kişi Gabriela Sabatini’ydi. Buna da çok üzülmüştü. İki yıl sonra geri döndü ama aynı oyuncu değildi artık. Üstüne, babasının kanser olduğunu öğrendi. Bu kişisel Çernobil’iydi adeta. Travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete gibi sorunlar yaşamaya başladı. Vatandaşlık alıp ABD’ye yerleşti. Kendini yemek yemeye verdi. “O gün bıçaklandığımda, her şeyimi ama en önemlisi de masumiyetimi kaybettim” diye anlatıyordu yaşadıklarını.

1996’da Avustralya Açık’ı kazandı ama işler iyi gitmiyordu. 1998’de de babasını kaybetti. Depresyondaydı. Devamlı kilo alıyordu. Her şeyi denedikten sonra, bir gün kendini Kosta Rika’da buldu. Hayattaki yeni rakibi olan fazla kilolarıyla baş etmek için ağır rejimler yerine yeni bir yaşam tarzını tercih etti. Tüm yüklerinden kurtulacaktı.

Dev bir başkalaşım yaşadı Seles, şimdilerde mutlu bir beslenme uzmanına dönüşmüş durumda. Bıçaklanmasa Roland Garros’u uzun yıllar domine edecekti. Rafael Nadal’a, Seles’in erkek versiyonu denecekti belki de… Ama değişim -sebebi fark etmeksizin- bazen kaçınılmaz olabiliyor. Ülkeler tarihe karışıyor, duvarlar yıkılıyor, kentsel dönüşümler, göçler yaşanıyor, alnınızda çizgiler oluşuyor ve her şeyin sonunda Murathan Mungan’ın dediği gibi; “Hayatta değişmeyecek tek şey, çocukluğa olan özlem” kalıyor elinizde.

Bir başka Roland Garros abonesi, hayatını sabitler ve ritüeller üzerinden kuran Rafael Nadal için bile bu böyle. Nadal ailesinin tamamı hatırı sayılır bir süre Manacor’da bir apartmanda hep beraber yaşadı. Rafa, doğduğu büyüdüğü yeri bırakıp öteki raketler gibi vergi kolaylığı için Monaco’ya taşınmayı düşünmedi. Hep aynı berbere ve lokantaya gitmeyi sürdürdü. Amcası Toni dahil, üç yaşından beri hep aynı insanlarla çalıştı. 11 yaşında sol elle tenis oynamaya başladı ve o günden beri de aynı şekilde devam ediyor. Hayatındaki diğer her şeyi -imza vermek de dahil- sağ elle yapıyor olsa da…

nadal
Rafael Nadal ötekileri gibi olmadı, hep aynı berbere veya lokantaya gitmeyi sürdürdü…

Kortta su şişelerini hep aynı köşelere koydu. Servis atmadan önce hep aynı şekilde saçını kulağının arkasına atıp şortunu düzeltme hareketini yaptı. Hatta dokuz yıldır Manacor’lu Francisca ile birlikte. Ama bir noktada, bazı sabitler onu tüketmeye başladı. Hayatında değişenler, sadece kolsuz tişörtleri ve uzun şortları olmadı. En büyük sabiti olan yıpratıcı oyun tarzı, bu kez onu bitiren taraftaydı. Önce 2009’da dizleri iltihaplandı ve ilk kez Roland Garros’ta kaybetti. Aynı yıl, başına daha da sarsıcı bir şey geldi; ebeveynleri boşandı. Dizlerinin durumundan ötürü oyun tarzında bazı değişikliklere gitti. En büyük üstünlüğü olan mental hâkimiyeti kırıldı. Ama onu tenisçi olarak yüce kılan taraf; ‘Son Mohikan’ı andıran savaşçılığı ve gözlerinde yanan ateşti. Ellerindeki nasırlar, oyuna tutunmasını sağladı. Kim bilir, belki hâlâ doğduğu eve beş dakika uzaklıkta ve tüm ailesiyle birlikte yaşadığı içindir…

Bu sayı, elinde olmayan nedenlerle hayatları değişse de bir şekilde yolunu bulmayı başaranlar, yaşamın fırtınalı rotasında bazı köklere bağlı kalanlar, “Değişmez” diyenlere inat gerektiğinde değişmesini bilenler ve sabit kalması gereken bazı değerleri, erdemleri, mirasları korumaya gayret edenler için…

Bob Dylan’ın The Times They Are A Changin’de dediği gibi:

“Bugünün kaybedenleri
Yarının kazananları olacak
Çünkü zaman değişmekte.”