Socrates Web Beta v1.0
 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolRöportajToprak SahaDâhi

Kızılyıldız, Şampiyon Kulüpler Kupası'na ulaşırken, 10 numaralı forma ona aitti. 1990'ların yıldızı Dejan Savicevic ile o günleri ve sonrasını konuştuk.

Bu röportaj, ilk olarak Socrates’in Ekim 2016 tarihli 19. sayısında yayımlanmıştır. Bütün sayılarımıza bu adresten ulaşabilirsiniz.


80’li yıllardan itibaren Kızılyıldız, Avrupa futbolunda ses getirmeye başladı. O takım bir proje sonucunda mı oluşturuldu?

Kızılyıldız’ın hem Yugoslavya hem de Avrupa’da söz sahibi olmaya başlamasının nedeni, ülkenin en büyük kulübü olmasıydı. En büyük stada ve muazzam bir taraftara sahipti. Benim dönemimdeki takımı yaratan ise tüm ülkeye yayılmış Beograd adlı alışveriş merkezinin sahibi Milos Slijepcevic’ti. Bir keresinde bana, “Kızılyıldız en büyük stadyuma sahip ve birçok taraftarı var. Peki, ihtiyacımız olan ne? En iyi futbolcular. İnsanları stadyuma getirecek olan onlar. Böylelikle kulübün mali ihtiyaçları karşılanacak” demişti. Dediğini de yaptı, kulübe harika futbolcular kazandırdı. Sonra da sonuçlar geldi.

Birlikte oynayan önemli futbolculardınız ama Vladimir Jugovic’in takıma katıldığı sezon (1990-1991) Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazandınız. Jugovic, fark yaratmış mıydı?

Jugovic, kesinlikle modern bir orta sahaydı. Oyunun hem hücum hem de savunma yönünü oynardı. Gençti, çok koşardı ve kendini kanıtlamak için istekliydi. Stojkovic’in Marsilya’ya gidişinden sonra o boşluğu doldurmak için gelmişti. Saha içerisinde Mihajlovic ve 1991’de Avrupa’nın en iyi genç oyuncusu seçilen Prosinecki’yle yan yana oynuyordu. Takımda yerini buldu ve kalitesiyle kulübün başarısında rol oynadı.

O sezon yarı finalde unutulmaz bir Bayern Münih eşleşmeniz var. Hatta Almanya’daki maçta galibiyet golü sizden geliyor. O eşleşme, finaldeki Marsilya maçından daha zordu diyebilir miyiz?

O eşleşmedeki karşılaşmalar, Yugoslavya futbol tarihinin en unutulmazları arasındadır. Münih’teki maç, evinde 47 uluslararası maçta yenilmeyen Bayern’i yendiğimiz için tarihidir. İnanılmaz bir başarıydı. Ancak Marsilya finalinin daha zorlu geçtiğini düşünüyorum; çünkü Marsilya, taktiksel açıdan muhteşemdi. Bayern’in açıkları vardı ve oyunumuzu oynamamıza müsaade etmişlerdi. Marsilya antrenörü Raymond Goethals ise bizi çok iyi analiz etmişti. Yarı sahamızda baskı kurdurdu ve alıştığımız futbolu oynayamadık.

Partizan’ın 1966’da ulaştığı Şampiyon Kulüpler Kupası finalinden sonra Yugoslav takımlarının herhangi bir Avrupa başarısı yoktu. Kızılyıldız, 1991’de şampiyon olarak bunun üzerine çıktı. Ezeli rakip Partizan’a karşı nasıl bir tutum sergilenmişti?

O zamana kadar Partizan taraftarı hep şunu söylerdi: “Biz Şampiyon Kulüpler Kupası finali oynadık, siz oynayamadınız!” 1991’deki şampiyonluktan sonra ise onlara şöyle alay ediyorduk: “Siz final oynadınız ama biz kupayı kazandık!”

Ertesi sezon takım dağılmaya başladı. Prosinecki de ayrılanlar arasındaydı ama siz kaldınız. Savaş nedeniyle Şampiyon Kulüpler Kupası maçlarını başka ülkelerde oynadınız. Buna rağmen grupta Sampdoria’nın ardından ikinci oldunuz ve finali kıl payı kaçırdınız. Ne gibi sıkıntılar yaşanmıştı?

Sezon başında beş önemli oyuncu takımdan ayrılmıştı. Yerlerine gelenler ise o seviyede değillerdi. Sampdoria maçına gelecek olursak… Defansın ortasında oynayan iki oyuncumuz; Miroslav Tanjga ve Ilija Najdoski kart cezalısıydı. Ben de maç içinde sakatlanmıştım. Mihajlovic, frikikten güzel bir golle bizi öne geçirse de ortaya çıkan problemler sonucunda tek golün Sampdoria’yı yenmek için yeterli olmadığı gerçeğiyle yüzleştik. Çok güçlü bir takımdı Sampdoria; Roberto Mancini, Gianluca Pagliuca, Pietro Vierchowod, Gianluca Vialli, Srecko Katanec, Attilio Lombardo ve diğerleri… Ama eğer tam takım olsaydık muhtemelen bir Şampiyon Kulüpler Kupası finali daha oynardık.

Balkan takımları, 1990’lara kadar Avrupa’nın büyükleri için sorun teşkil ediyordu. Bugünlerde ise çok güçlü oldukları söylenemez. Bu değişimdeki kırılma noktası neydi?

Futbolcuların ülkelerini terk etmeleri için doldurmaları gereken bir yaş limiti vardı. Eski Yugoslavya’da, oyuncuların 28 yaşından önce ülkeyi terk etmelerini yasaklayan bir kural vardı. İlk başlarda Yugoslavya’da bu sınır 28’di, sonra 26 oldu. Sanırım SSCB’de 30’du… Aslına bakarsanız bu iyi bir kuraldı. Çünkü takımımızda kalmak ve kendi ligimizdeki futbol şartlarında olgunlaşmak zorundaydık. Antrenörler tarafından denetleniyorduk ve standart bir gelişme kat ediliyordu. Bu nedenle Balkan kulüplerinin de içinde yer aldığı Doğu Avrupa takımları daha güçlüydü. Bu kural nedeniyle bütün Doğu Avrupa ülkeleri kaliteli ve çekişmeli liglere sahipti. Uzun süredir birlikte oynayan futbolcular nedeniyle Batı Avrupa kulüpleri ile rekabet edebiliyorlardı. Bosman Kuralı’ndan sonra her şey değişti ve futbolcuların erken yaşlarda ayrılması, takımlardaki konsantrasyonu ve kaliteyi etkiledi. Bugünkü kalite farkının nedeni bu…

1990’da Dinamo Zagreb ile Kızılyıldız arasında oynanan maçta olaylar çıktı, Boban bir polise tekme attı, taraftarlar birbirine girdi… O güne dair neler hatırlıyorsunuz? Bir süre sonra Boban’la Milan’da birlikte oynadınız. Aranızda gerginlik var mıydı?

Zagreb’deki maçta yoktum. Olanları televizyondan izlemiştim. Maksimir’deki o maçtan önce de arkadaştık. Neredeyse bir yılımızı birlikte, Yugoslavya ordusunun takımında geçirmiştik. İtalya’da da arkadaşlığımız sürdü, hiçbir problem yaşamadık. Milan’dayken eski ülkemizdeki savaştan hiç konuşmadık.

Bosman Kuralı’ndan sonra her şey değişti ve futbolcuların erken yaşlarda ayrılması, takımlardaki konsantrasyonu ve kaliteyi etkiledi.

1991 Ballon d’Or oylamasında Darko Pancev’le birlikte ikinci sırada yer aldınız. Kazanamadığınız için üzülmüş müydünüz?

O sene törene bile davet edilmedik. Bugünkü jargonla söyleyecek olursak, o sene bize ayrımcılık yapılmıştı.

Sizinle birlikte Kızılyıldız’dan ayrılan diğer yıldızlar Avrupa’da kendini kanıtladı; Mihajlovic, Prosinecki, Jugovic gibi… Fakat Pancev’in Inter macerası tam bir hayal kırıklığıydı. Bunun nedeni neydi size?

 Yanlış takım seçimi. Pancev, ceza sahasından uzaklaştığında kendini gösteremezdi ya da takımı kontratağa dayalı oynadığında… Harika bir golcüydü. Eğer hücumu düşünen bir takıma gelseydi çok başarılı olurdu. Milan gibi mesela…

Yugoslavya, Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonalarına her zaman güçlü takımlarla gider ve hayal kırıklığıyla dönerdi. Bunun nedeni disiplin sorunları mıydı, yoksa tamamen ‘takım olamama’ meselesi mi?

Katılıyorum. Ama neden öyle olduğunu ben de bilmiyorum. Disiplin sorunu muydu, başka bir şey mi gerçekten bilmiyorum. Bu hâlâ büyük bir gizem. Sezon sonlarında çok bitkin olurduk. Belki de bu yüzden en iyi performansımızı sahaya koyup gerçek seviyemize çıkamadık.

Euro ’92 ile ilgili birçok kişi “Yugoslavya dağılmasıydı o kupayı kazanırdı” der. Sorunlar olmasa bu başarıya ulaşabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Bence finale dahi çıkamazdık. Takımda eksikler vardı; Pancev ve Najdoski orada olmayacaktı, onlar gibi birçok oyuncu da gelmeyecekti. Muhtemelen grup aşamasını geçerdik ama İsveç’te elde edeceğimiz derece ancak bu olurdu…

Kızılyıldız’dan ayrılışınız bir kaçış mıydı? Milan’la anlaşamasanız bile İngiltere, İspanya ya da İtalya’da herhangi bir kulübe gidecek miydiniz?

Kızılyıldız’la sözleşmem 1992’ye kadardı. 26 yaşına giriyordum ve yeni kurallar gereği ülke dışına çıkabiliyordum. Serie A o zamanlar en güçlü ligdi. Bugün nasıl bütün futbolcular Barcelona ve Real Madrid’de oynamak istiyorsa o zaman da herkes Serie A’ya gitmek isterdi. Ben de Juventus, Roma ve Milan’dan teklifler almıştım. En elle tutulur teklif Milan’dan geldi ve ben de imzaladım.

Milan’da Fabio Capello ile aranızın iyi olmadığı, başkan Berlusconi’nin sizi kolladığı söylenirdi. Berlusconi’yle hâlâ görüşüyor musunuz?

İlk başlarda öyle bir durum vardı ama zaman ilerledikçe ilişkimiz iyiye gitti. Berlusconi her zaman arkamdaydı, desteğini hep hissettim. Sık olmasa da hâlâ görüşürüz. Birkaç gün önce 50. yaşımı kutlamak için aradı hatta. Bu arada şunu da söylemeliyim; artık Milan’ın başında olmadığı için çok üzgünüm.

Milan’da oynadığınız dönemde lakabınız ‘Dâhi’ idi. İtalyan basını lakap konusunda takıntılıdır, iyi ya da kötü manada başka lakaplarınız var mıydı?

‘Il Genio’ (Dahi) dışında yoktu. Onu da gazeteci Germano Bovolenta takmıştı. Sadece o kadar…

1994’teki finalde Milan’ın Barcelona’ya karşı oynadığı futbol hâlâ konuşulur. Bu harika performansta Barcelona Teknik Direktörü Johan Cruyff’un maç öncesindeki tutumunun etkisi var mıydı?

Maçın unutulmaz olma sebebi sonucuydu. İyi ya da kötü oynayabilirsiniz ama geriye kalan sonuçlardır. İki prestijli takımın karşılaşmasından çıkabilecek en farklı sonucu aldık belki de… Evet, Cruyff maçtan önce bizi biraz hafife almıştı. Bu da Atina’daki karşılaşma öncesinde ek bir motivasyon oldu. Baresi ve Costacurta gibi iki önemli oyuncumuzdan yoksunduk, bu nedenle de Barcelona favoriydi. Burada Capello’nun harika taktiği sonucu belirledi. Şunu görmüştü Capello; Barcelona’nın oyununun temelinde, Guardiola’nın Romario ve Stoichkov’a attığı 40 metrelik yerden paslar vardı. Bu nedenle Albertini’yi Guardiola’nın bekçisi olarak belirledi. Bize maçı getiren de Albertini’nin markajı oldu.

O maçta unutulmaz bir golünüz var. Attığınız en iyi gol olabilir mi?

En iyisi mi, emin değilim. Birçok iyi golüm var, belki çok çok daha güzelleri. O golün hatırlanma sebebi; birçok kişinin izlediği bir maçta, Şampiyonlar Ligi Finali’nde atılmış olması.

Milan’da oynadığınız dönemde Roberto Baggio transfer edildi ve aranızda bir 10 numara tartışması yaşandığı yazıldı. Bu doğru muydu?

Birlikte oynadığımız iki sene boyunca aramızda tek sıkıntı dahi yaşanmadı. O geldiğinde ben 10 giyiyordum. Baggio da 18’i aldı. 10 numarayı istemedi bile. Çok iyi bir ortaklık kurmuştuk, hâlâ devam eden iyi bir arkadaşlığımız var.

Şu sıralar Karadağ Futbol Federasyonu Başkanı olarak görev yapıyorsunuz. Bu kararı nasıl verdiniz? Futbolun içinden gelen bir yöneticinin avantajları neler?

Başkanlık, gelişen şartlar sonucunda oldu. Profesyonel seviyede futbol oynayan yöneticiler, futbolu ve ortaya çıkabilecek sorunları daha iyi bilir. Bir de altyapıdaki ve profesyonel seviyedeki futbolcuların nelere ihtiyaç duyduğunu daha kolay anlayabilme durumumuz var. Bu yüzden, futbolun içinden gelmek avantaj. Ama bütün bunlar, “Futbolun içinden gelmeyenler başarılı yönetici olamaz” gibi bir anlam çıkarmaz. Önemli olan, organizasyonun ve yapının işlemesidir. Başka alanlardan gelip bunu sağlayan herkes başarılı olabilir.

Yugoslavya’nın dağılmasıyla kurulan ülkeler, uluslararası şampiyonlarda fena işler yapmıyor. Karadağ’ın sırası ne zaman gelecek? Rusya’daki Dünya Kupası’nda hedefleriniz neler?

Avrupa Şampiyonası Elemeleri’nde play-off oynadık. Bir kez daha yaklaştık aynı başarıya. Play-off’taki Çek Cumhuriyeti maçında şanssızdık ve turnuvalara katılmak için ilerleyen yıllarda elimize geçecek fırsatları beklemeye koyulduk. Umarım gelecekte büyük turnuvalarda yer alabiliriz…

İlginizi çekebilecek diğer içerikler