Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolChe’nin Yolu

Koç Nestor 'Che' Garcia, Güney Amerika'da elde ettiği saygın kariyerini bu sezon başında Avrupa'ya taşıdı. Arjantinli çalıştırıcıyla Fuenlabrada günlerini, Bahia Blanca'yı, Venezuela'yı ve gelecek hayallerini konuştuk.

Fuenlabrada, İspanya’nın başkenti Madrid’e yaklaşık yarım saatlik bir tren yolculuğu uzaklıkta, küçük bir kent. Basketbol takımı için de bundan çok daha fazlasını söylemek güç: İspanya’nın en üst seviyesinde yedinciliğin ötesini görememiş, genelde lig tablosunun diğer tarafında sezon maceralarını tamamlamış bir takım. Kral Kupası veya cılız da olsa beş kez katılım gösterdikleri Avrupa kupalarında da son durakları çeyrek final olmuş, en büyük rekabetini Madrid’in üvey takımı Estudiantes’le yaşayan bir kulüpten söz ediyoruz. Kulüp başkanı Jose Quintana, sezon başında cesur bir karar alıp kariyerinde hiçbir Avrupa takımında görev yapmamış Arjantinli Nestor ‘Che’ Garcia’yı göreve getirdiğinde kaşını kaldıranlar olsa da Koç Garcia eski Kıta’daki ilk sezonuna harika bir giriş yaptı. Kulüp tarihinde ilk kez Kral Kupası’na seri başı olarak giren Fuenlabrada, son haftaları kötü geçirse de normal sezonu play-off yarışı içinde sürdürüyor. Sezon başında Kral Kupası’na katılmaları durumunda sigarayı bırakacağına dair öğrencilerine söz veren Che’yle Fernando Martin Spor Salonu’nda buluştuk; dumansız geçen günleri, Venezuela’nın peri masalını, Arjantin’in altın jenerasyonunu ve gelecek hayallerini konuştuk.

Onca yılın ardından sigarasız hayat nasıl gidiyor?

Of! Çok ama çok zor… Ama oyuncularıma, aileme ve etraftaki herkese bir söz verdim ve eğer bir söz verdiyseniz, o söz ne olursa olsun yerine getirmelisiniz. Şimdilik zor tabii ama sonuçta sağlığım için de iyi olacak. Ailem ve arkadaşlarım benim için mutlular, takım da gayet iyi gidiyor; şu an için şikâyet edecek çok fazla şeyim yok.

Sezonun ilk yarısı Fuenlabrada için harika geçti. Peki saha içine geçmeden önce, bu hikâye nasıl başladı? 20 yılı aşkın süre Güney Amerika’da koçluk yaptıktan sonra Avrupa’nın en büyük sahnelerinden birine adım atmak için ilk temas nasıl sağlandı?

Arjantin’de herkes İspanya Ligi’ni takip eder. Gerek koçlar, gerek oyuncular, gerekse de medya mensupları açısından çok yakın ilişkilere sahibiz. Burada oynayan meşhur Arjantinli isimler de olduğu için ligi, oyuncuları ve buradaki ortamı oldukça yakından tanıyordum.

Fuenlabrada başkanı Jose Quintana ile ilk tanışmam ise 20 yıl öncesine dayanıyor aslında. 1997 yılında, ülkemin en meşhur takımlarından Boca Juniors’ın başındaydım ve takımla birlikte Uruguay’daydık. Orada başkanla tanıştım ve sonrasında ben Porto Riko’da, Venezuela’da ya da her neredeysem iletişimimiz devam etti çünkü o, basketbolu çok seven biri. Aradan bolca yıl ve sayısız takım geçtikten sonra bu yaz beni Fuenlabrada için aradığında, çok fazla düşünecek şeyim yoktu. Avrupa’da -özellikle de İspanya’da- çalışmayı çok istiyordum ve ilk telefondan iki gün sonra, anlaşma tamamdı. Her şey çok hızlı sonuçlandı.

Sezon başında herkesin saygı duyacağı bir takım hâline gelmek istediğinizden bahsetmiştiniz. Bir yandan yeni bir ülkeye, yeni bir lige alışmaya çalışırken bu kadar iyi bir sezon başlangıcı bekliyor muydunuz?

Burada önemli noktalardan biri, yalnızca 3,5 aylık bir süreyi başarılı geçirdiğimiz. Oyuncularımın her biri çok karakterli isimler, savunmada sertlik katmaktan asla kaçınmıyorlar. Nihayetinde basketbolda her daim beşe beş oynuyorsunuz; bazen karşınızda daha yetenekli bir takım olabilir ama hiçbir şey, oyunun kendisinden daha önemli değildir. Basketbol oynamanın birçok farklı yolu var; bazen sahada daha çok koşmak istersiniz, bazen tempoyu düşürürsünüz, kısa beşle ya da çift uzunla parkede kalabilirsiniz. Çok iyi bir antrenör ekibine sahibiz, oldukça çalışkanlar. Bunu Daniel (Editör Notu: Koç Garcia’nın Venezuela Milli Takımı’nı çalıştırdığı günlerden beri birlikte çalıştığı asistanı) burada olduğu için söylemiyorum (Gülüyor). Gerçek bu. Sıkı çalışıyoruz, fiziksel olarak iyi durumdayız. Eğer odağınızı parkeye yansıtabilirseniz, kazanma şansınız da yükselir. Asıl şaşırdığım konu, yakın geçen maçlarda elde ettiğimiz kazanma yüzdesi ki bu da oyuncularımın karakterini gösteriyor.

Yakın geçen maçlardaki başarıda mola dönüşünde çizdiğiniz hücumlardan gelen basketleri nereye koyarsınız?

Koç olarak molada istediğiniz oyunu çizin, asıl önemli olan şey oyuncularınızın içindeki ‘katil içgüdüsü’dür. Oyuncularımın bu içgüdüye sahip olduğunu söyleyebilirim. (Marko) Popovic gibi, Paco (Cruz) gibi isimler… Bu, öğretilebilecek bir şey değil. Öte yandan savunmamızla kazandığımız yakın maçların sayısı da oldukça fazla.

Sezonun uzun bir bölümünde ribaunt ya da asist sıralamalarında ilk 15’te bir Fuenlabrada oyuncusuna rastlamak mümkün değildi. Rotasyondaki tüm isimlerin katkı verdiği bir atmosfer, takım kimyası adına da iyi sinyaller anlamına gelebilir mi?

Takım kimyası harika. Belki çoğu istatistikte öne çıkan bir oyuncumuz yok ama herkes rolünün farkında ve o rolü oynamaktan ötürü çok mutlu. Bazen 1-2 dakika da olsa görevini yerine getirmekten asla gücenmeyen oyuncularımız var. Bir koç için her oyuncuya yakın süreler ayırmak kolay iş değil. Ama oyuncularım oldukça mutlular ve bu da her şeyden önemli.

Fuenlabrada’ya geldiğiniz ilk dönem, ailenizden uzak kalmaya alışmak zor muydu?

Bu konuda biraz şanslıyım zira sekiz farklı ülkede çalıştıktan sonra yeni bir yere alışmak benim için çok zor değil. İspanya’da bizim dilimizi konuşuyorlar, dedelerim İspanya göçmeni, ortak nokta bulmak zor değildi. Doğrusu hayatımın bu noktasında artık herhangi bir yere alışmak benim için oldukça kolay.

Kariyeriniz boyunca uğradığınız her durakta kısa vadeli bir maceranız oldu. Buradaki özel başlangıcın ardından uzun soluklu bir birliktelik bekliyor musunuz?

Burada iyi şeyler hissediyorum ama bazen bu konular sadece size ya da takıma bağlı gelişmez. Çok fazla değişkenin rol oynadığı bir konu bu. Ancak şu an burada mutluyum, İspanya’da, Avrupa’da kalmak istiyorum. Umarım, kariyerimi Avrupa’da sonlandırabilirim.

1992’de Yugoslavya’daki iç savaştan dolayı Partizan, Euroleague iç saha maçlarını Fuenlabrada’nın salonunda oynamış ve burada başlayan hikâye bir peri masalına dönüşmüştü. Sizin Fuenlabrada’yla hayalini kurduğunuz bir peri masalınız var mı?

Bu çok zor; İspanya Ligi o kadar zor ki… Euroleague takımları, Eurocup temsilcileri çok büyük yeteneklere sahipler. Bir de üstüne çoğu takım sezon ortasında çok çok iyi transferler yapabiliyor. O sebeple geleceğe yönelik hayaller kurmak, bu lig için çok zor.

Uluslar arası bir bakış açısına sahip olmanızda Julio Toro’nun da büyük rolü var. Porto Riko’da koç Toro’nun asistanı olma hikâyeniz nasıl gelişti?

Öncelikle, o benim babam gibi. Ondan çok şey öğrendim. 1980’lerde Bahia Blanca’da takımımın koçluğunu yapıyordu. Ben alt yaş takımlarındaydım. Babam ise A takımda menajer görevindeydi. Koç Toro’yla babam iyi bir ilişki kurdular. Her gün onun anlattıklarını dinler; saha içi konular, kondisyon çalışmaları ve basketbola dair hemen her şey hakkında sorular sorardım. O dönem telefon, bilgisayar ya da bunlara benzer seçenekler olmadığı için takımdan ayrıldıktan sonra onunla mektup yoluyla iletişimde kalmaya çalıştım. Ona mektuplar yazıp basketbol hakkında sorular soruyordum. Bu mektuplara saha çizimlerini, kafamdaki setleri de eklemeyi ihmal etmiyordum. Aralarına bir aylık bekleyişler giren mektuplaşma seanslarıyla aramızda bir ilişki başladı.

Bir gün, babamla sohbet ediyorlardı. Bense o dönem hukuk okumakla meşguldüm. Ama aklımda bir gün basketbol koçu olmak vardı. Babamla Koç Toro artık kardeş gibiydiler ve o gün babam “Hey Julio, oğlumla konuş ve iyi bir koç olabilecek yeteneğe sahip olup olmadığını kontrol et” dedi. Bir antrenör semineri için Arjantin’deydi ve yaklaşık bir hafta, Arjantin’de Koç Toro’yla vakit geçirip basketbol konuştum. Sonunda Koç Toro babama telefon açıp, “Bu adam, iyi bir koç olmak için her türlü yeteneğe sahip” dedi.

Akabinde Koç Toro, beni asistanı olarak Porto Riko’ya götürdü ve antrenörlük kariyerime başladım. Sonrasında Herb Brown’la (Detroit Pistons’la NBA şampiyonluğu yaşayan Larry Brown’ın kardeşi) birlikte çalıştım. Akabinde, Koç Brown ayrıldıktan sonra takım sahibi çılgınca bir karar verdi ve takımı bana teslim etti. Her şey böyle başladı…

O yaşlarda koçluğa başladığınızda, kadroda sizden yaşça büyük isimleri de idare etmeniz gerekiyordu. Belki de bugün oyuncu iletişimindeki başarınızın kaynağını o günlerde aramak mümkün…

Basketbolcular, her şeyden önce sizin bilginize saygı duyarlar. Bilginin ardından, oyunculara nasıl davrandığınız önem kazanır. Oyuncularıma nasıl hissettiklerini, ailelerinin nasıl olduğunu sormayı severim; onlar her şeyden önce birer insan. Basketbol, hayatlarındaki bir boyut yalnızca. Hayatları hakkında neyin doğru, neyin yanlış gittiğini bilmek, bunlar üzerine sohbet etmek bence onların parkedeki performansına da yansıyor.

Bu noktada artık ‘Che’ lakabını nasıl aldığınızı da konuşma vaktimiz geldi…

Lakabımı çok seviyorum… Bayılıyorum…

Önceki söyleşilerinizde bu lakabı Porto Riko’da çalışırken aldığınızı söylemiştiniz, size Che şeklinde seslenilen ilk günü hatırlıyor musunuz?

Bir oyuncum, Jorge Melendez, bana bu lakabı takmıştı. Karayipler ve Orta Amerika’da Che Guevara oldukça meşhur. O coğrafyadaki devrimin temellerini atan isim. Bu yüzden o taraflardaki her Arjantinli’ye Che lakabı eklenir. Bir antrenmanda Jorge Melendez bana birkaç kez “Che! Che!” diye seslendi ve o günden sonra Che oluverdim.

Che Guevara, dünya üzerinde devrim kelimesiyle en çok özdeşleştirilen liderdi belki de. Peki sizin basketbol parkelerindeki devriminiz ne olacak?

Tüm çabamı, yüzde yüzümü ve daha fazlasını takımımın başarısı için ortaya koymak… Basketbol, hayatımdaki en önemli iki şeyden biri. Ama hayatta hiçbir şeyi tek başınıza yapamıyorsunuz. Etrafınızdaki insanlar, bazen sizden daha önemli roller oynayabiliyorlar. Hiçbir şey takımdan daha önemli değil.

Doğum yeriniz olan Bahia Blanca, Arjantin’de basketbolun başkenti olarak anılıyor. Manu Ginobili, Ale Fontecchia, Pepe Sanchez gibi mavi-beyaz formayı giymiş önemli oyuncuların büyüdüğü yer orası. Bahia Blanca’yı özel kılan ve oradaki basketbol sevgisinin temelini oluşturan şey nedir?

Bugün dahi 300 bin kişinin yaşadığı bir yerden bahsediyoruz ki yıllar önce bu miktar çok daha azdı. Ancak Bahia Blanca’da insanlar basketbolla nefes alırlar. Ünlü oyuncular kadar basketbol yorumcularıyla da meşhur bir bölgeden bahsediyoruz. Bu sayede herkes basketbolu çok iyi bilir. İnsanlar salonda maç izlerken bir yandan da radyodan anlatımı dinlerler çünkü istatistiklere ve olan bitene hâkim olmak isterler. Eğer maçı kaybettiyseniz, ertesi gün bir süper markete gittiğinizde kasiyer size dönüp “Neden dün gece orada mola almadın?” diye hesap sorar. Bunu, basketbolu çok iyi bildikleri için yaparlar.

Her gün 13:15 sularında başlayan bir radyo programı vardı. Sanki o saatte hayat durur, herkes o programı dinlemek isterdi. Sadece basketbol konuşulan, 15 dakikalık bir programdan bahsediyorum. Annem dahi yeri gelir benden çok o programda konuşulanlara inanırdı. Yemin ederim! İnanmıyorsan ona sor… (Röportaj sırasında bize eşlik eden asistanı Daniel’i gösteriyor.) Bir gün programda benim Obras Sanitarias’la anlaştığıma dair bir haber yapılmış. Annem beni aradı ve “Obras Sanitarias’la mı anlaştın?” dedi. Ben de “Hayır, kimseye söyleme ama Boca Juniors’la anlaşmaya yakınım” diye cevap verdim. “Bana yalan söylüyorsun!” demez mi? “Juan Carlos’u (Meschini) dinledim, Sanitarias’a gidiyormuşsun…”

Arjantin basketbolu için çok özel bir jenerasyon yavaş yavaş sahneden çekiliyor. “Generacion Dorada” ile yardımcı koç olarak çalışma fırsatı da bulmuştunuz 2012 Londra öncesinde. O takımı farklı kılan neydi?

Bu jenerasyon, eşi benzerine bir daha rastlayamayacağınız cinstendi. Çok rekabetçi, kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen bir oyuncu grubundan bahsediyoruz. Arjantin formasını taşımaya aşıklardı. Bayrağımızın ne kadar önemli olduğunu ilk gösteren isim Maradona’ydı. 1990’da İtalya’daki Dünya Kupası’nda Almanya’ya kaybettiğinde gözyaşlarına boğulmuştu. Biz böyleyiz. Milli maçlar, bizim için çok önemlidir. Generacion Dorada, bu bilince sonuna kadar sahipti ve Arjantin formasını taşımaktan büyük gurur duyuyordu. Tüm ülkenin onların arkasında olduğunu biliyorlardı. Herkesin sizi izlediğini, sizi konuştuğunu bilmekten daha güzel bir his olamaz bir milli takım oyuncusu için.

O kadroyla ilgili en unutamadığım şey, her antrenmanda ne kadar rekabetçi olduklarıydı. Kariyerimde çok fazla maça çıktım ama bana gördüğüm en çetin mücadeleleri sorarsanız, cevabım o kadronun antrenmanda birbirlerine karşı oynadığı 5’e 5’ler olur. O maçların ne kadar sert geçtiğine inanamazdınız.

2015’teki FIBA Americas Şampiyonası finalinde Venezuela’nın başında parkeye çıktığınızda benzer duyguları hissetmiş olmanız gerek…

Benim için zor bir andı; kendi ülkeme karşı final oynuyordum ve Arjantin kadrosundaki 7 oyuncuyla geçmişte çalışmıştım. Ama Venezuela bana güvendi, herkes bana destek verdi ve sevgilerini sundu. Ben de finalin tadını çıkardım.

Aslında önce Kanada’yı, finalde de Arjantin’i yenerek kupaya uzandığınız o turnuvanın final maçı çok iyi başlamamıştı. İlk 4-5 dakika skor bulamadıktan sonra mola aldınız ve tüm ilk beşi kenara çektiniz. O molada art arda dört-beş kez “Bu Americas finali!” diye tekrarlayarak oyuncularınızı silkelediniz. O anlardan aklınızda neler kaldı?

Ve reaksiyon verdiler… O anki duyguları açıklayabilmek için turnuvanın formatından da bahsetmek gerek. Finale kalmak, 2016 Rio Olimpiyat Oyunları için katılım hakkını cebinize koymak anlamına geliyordu ve bu biraz ilginç bir nokta. Finalden bir gece önce Arjantin ve Venezuela oyuncuları otelde kutlama yapıyordu çünkü asıl önemli olan olimpiyat vizesi almaktı. Oyuncularım zoru başarmış ve 9 NBA oyuncusuna sahip Kanada’yı geçerek final hakkı kazanmışlardı. Grupta karşı karşıya geldiğimizde Kanada bizi perişan etmiş olmasına rağmen hem de… Şunu açıklığa kavuşturalım, bizi yenmekle kalmadılar; bizi harcadılar (O maç 82-62 bitmişti.) Bu yüzden takımdaki herkesin aklında yarı finaldeki Kanada maçı vardı. O maçı kazandıktan sonra her şey bitti havasına girmişlerdi, “Olimpiyat vizesi aldık, daha ne?” der gibilerdi. Finale 13-2 geri düşerek başladık ama reaksiyon verdik.

Venezuela’nın başına geçerken motivasyonunuz neydi?

Her şeyden önce olimpiyata gidebilmekti. Olimpiyat herkesin rüyasıdır. O kadar çok çalıştık ki… İki aydan fazla antrenman yaptık o şampiyona öncesinde. Litvanya, Yunanistan, Makedonya, Sırbistan… Bolca maç, sayısız antrenman… Kanada’ya karşı o yarı final maçında 60 günü aşkın çalışmanın ödülünü alma vakti geldiğinde, maçı kazanacağımızı biliyordum. Yemin ederim… İnanmıyorsan ona sor!

Gruptaki Kanada maçından önce yardımcılarımdan rakip analizini takıma göstermemelerini istedim. Kazanamayacaktık, fazla iyilerdi ve moral bozmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Ama yarı final eşleşmesinden önce salona girerken, oyuncularımın gözünde o ışığı görmüştüm. Kazanacaktık. İşte o zaman, “Tamam” dedim, “şimdi o raporu gösterebilirsiniz.”

İlginizi çekebilecek diğer içerikler