Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolAksiyon ve Reaksiyon

2017 NBA Finalleri Golden State Warriors-Cleveland Cavaliers rekabetinin üçüncü perdesine sahne oldu. Kazanan bu kez Steve Kerr'ün öğrencileriydi.

Steve Kerr, Golden State Warriors koçu olarak kazandığı ikinci şampiyonluktan bir gün sonra ESPN’de Zach Lowe’ın podcast programının konuğu oldu. İkili, muhabbetin koyuluğundan da anlaşılabileceği üzere aynı zamanda iyi arkadaştı ve programı dinlerken birbirlerine duydukları saygı anlaşılıyordu. Bir saate yakın süren sohbette Warriors’ın kutlama partisinden Andre Igoudala’nın performansına kadar 2017 NBA Finalleri’ne değen birçok konu konuşulmuştu ve sona gelinmişti. Zach Lowe, koça teşekkürünü edip kapanış konuşmasını yapmaya başlarken ise garip bir şekilde Steve Kerr araya girdi: “Bir saniye, LeBron James hakkında yeteri kadar konuşmadığımızı düşünüyorum.”

Ünlü basketbol adamı 1965’te doğmuş, 1970’ler ve 1980’ler basketbolunda büyümüş, 1990’ların zirvesini Chicago Bulls oyuncusu olarak yaşamış, 2000’lerin en iyi takımlarından San Antonio Spurs’te oyuncu, Phoenix Suns’ta yönetici, Golden State’te ise koç olarak çalışmıştı. Ve şimdi, podcast’in başında büyük bir nezaket örneği gösterip ligin en iyileri sıralamasında kendi oyuncuları Kevin Durant ve Stephen Curry’nin önüne koyduğu LeBron’u tarihin de en üstüne yerleştiriyordu. Bill Russell-Wilt Chamberlain rekabetine yetişemediği için özür diledikten sonra şöyle diyordu: “Michael Jordan ve LeBron James. En tepede bu ikili var.”

O an ve açıklama doğal olarak içimdeki duygusal insana hitap ediyordu. Sadece Steve Kerr’ü yorumculuk günlerinden beri hayranlıkla takip etmemle ya da LeBron James’in en sevdiğim oyuncu olmasıyla alakalı değildi mesele. Aynı zamanda basketbolu seven herkes gibi son üç yılımı bu rekabet üzerine fazla mesai harcayarak geçirmiştim ve yaptıkları bütün kavgalara rağmen iki takımın da birbirine karşı hissettiği saygıdan çok etkileniyordum. Warriors’ın şampiyonluğunun tescillendiği beşinci maçtan sonra herkes bu saygıyı haklı olarak Kevin Durant ile LeBron James’in birbirine sarıldıkları anda yakalıyordu ama kameralardan biraz daha uzakta, tam çaprazlarında Kyrie Irving’in Stephen Curry ile sarılması da aynı düzeyde hayranlık uyandırıcıydı. Bunlar basit, bazen de zorunluluktan yapılan klişe jestlerdi belki ama yine de birçok açıdan olağanüstü anlamlıydı. Tıpkı geçen sene sahada kavga eden Draymond Green ile LeBron’un yedinci maçtan sonra sarılması gibi.

Bu rekabetin güzelliği sadece bu saygıda değildi elbette. Kerr, LeBron’a övgüler yağdırdığı podcast’ten 24 saat sonra Warriors’ın şehirdeki kutlamalarında sahne aldı ve oyuncularını “Ultimate Warriors” olarak tanımladı. Bu, LeBron’un geçen seneki kutlamalarda Warriors’a taş atmak için giydiği tişörte bir yanıttı. Draymond aynı göndermenin intikamını bir başka tişörtle aldı, meseleyi belden aşağı çekerek Cleveland Cavaliers’ın salonu Quicken Loans Arena’ya nazire yapan “Quickie” isimli bir tişört giydi. LeBron, taşı aynı seviyede tutan bir cevabı Instagram’da verdi, sonra Draymond, LeBron’un final sonrası kafasını kazıtmasını “Warriors adama saçını kazıttırır” mesajıyla aynı platformda yorumladı. Yani, saygı kadar dalga da vardı işin içinde. Ve bütün bunlar Green’in daha podyum sonrası yaptığı basın toplantısında “Aslında onlarla dalga geçmek için bir sürü şey hazırlamıştım fakat onlara duyduğum büyük saygıdan ötürü hiçbirini kullanmayacağım” demesinden sonra yaşanmıştı. Bu, Dray’in kendini geriye çektiği hâliydi.

Draymond Green, şampiyonluk kutlamalarına damga vurdu.
Draymond Green, şampiyonluk kutlamalarına damga vurdu. (Foto: Getty Images)

Değişen ve Değişmeyen

NBA Finalleri bir deney yeri değildir, daha çok eylem ve gösteri alanıdır. Normal sezonda testler yapılır, herkes kendi oyun planını uygulamaya çalışır. Ama play-off zamanı geldiğinde yapılması gereken şey, bütün ayarları keskinleştirmektir. Eşleşmelerde sadece kendi oyununuzu düşünmezsiniz, kısa zaman içerisinde geçirdiğiniz uykusuz gecelerde rakibin bütün şifrelerini öğrenmeye çalışırsınız. Nisan’dan Haziran sonuna kadar başarılı olmak için tek tek, eşleşme eşleşme planlama yapmak zorundasınızdır.

Finaller bütün bu hazırlıkların zirvesinin görüldüğü yerdir. Her yıl finallerdeki taraflara ve oyun felsefelerine bakarak o ara ABD’de ve dünyada basketbolun nasıl oynandığını anlayabilirsiniz. Mesela 2005’ten bugüne oyunda neler değiştiğini görmek istiyorsanız yapacağınız ilk şey o seneki Detroit Pistons-San Antonio Spurs finaliyle 2017 NBA Finalleri’ni kıyaslamak olur. Bunu yaptığınızda elbette ilk olarak skorlar dikkatinizi çekecektir. Pistons-Spurs serisinin ilk maçı 69-84 biterken bu seneki Cavs-Warriors serisinin dördüncü maçının ilk yarısı 86-68 bitmiştir. Sonra sıra maçları yeniden seyretmeye gelir ve orada da değişim gözle rahat bir şekilde görülür. 2005’in ritmi ile 2017 NBA Finalleri arasında dağlar kadar fark vardır. Uzunların dönüşümü, dış atışların etkisinin artışı, üç sayıların hegemonyası, 24 saniyenin kullanımı… Çoğu artık bildiğiniz ya da Kaan Kural gibi kalemlerden detaylı şekilde okuduğunuz şeyler.

Yani, oyun değişti. Ve bu süreçte Golden State ile Cleveland öne çıktı. İkisi de deney ve uygulama konusunda bu yeni, modern, alan ve top paylaşımına dayalı basketbolu erkenden benimseyen ve çok yönlü süper starlarının da etkisiyle anında verim almaya başlayan takımlar. Stephen Curry bu oyunda topa çok az değerek 30 sayıyı yapıyor, Kevin Durant bazen savunmada ve hücumda beş numara olarak görev alıyor, NBA yazarları tarafından ligin en iyi pivotu olarak adlandırılıyor. Draymond Green 1’den 5’e kadar sahadaki herkesi savunabiliyor, Lebron James ise 1’den 5’e kadar herkese hücum yapabildiği bir ortamda bazen çevresine dizilen dört şutörü buluyor, bazen de üçlük çizgisinin bir metre gerisinden şut atabiliyor. Kevin Love bir double-double makinası olarak başladığı kariyerinde artık Curry, Klay Thompson gibi kısaların karşısında durabilmeyi öğrendi zira rakibin perde çıkışında direk üzerine saldıracağını biliyor. Tristan Thompson potadan 7 metre uzakta top aldıktan sonra içeri penetre etmek veya kendisi bitiremese bile dışarıdaki boş adamı bulmak zorunda olduğunun farkında. Rick Carlisle’ın anlattığı gibi yıllar içinde yapılan kural değişiklikleri oyuncuların yetiştiriliş tarzını değiştirdi ve lig genelindeki yetenek seviyesini çok farklı boyutlara getirdi.

Golden State Warriors bu basketbolun ve yetenek seviyesinin en üstünde. Draymond ya da Durant’in pivot pozisyonunda oynadığı, Iguodala’nın oyunda olduğu beşe geçtiklerinde NBA’in en iyi takımı oluyorlar ve rakiplerine hiçbir açık kapı bırakmıyorlar. Büyük yıldızlara sahipler ama top paylaşımı konusunda çoğu zaman sorun yaşamıyorlar ve bütün takım sporlarına kusursuz işleyen bir düzenin nasıl yaratılabileceğini gösteriyorlar. Minnesota Timberwolves’un Stephen Curry’nin önünde Ricky Rubio ve Jonny Flynn’i seçtiği 2009 NBA Draft’ından beri yaptıkları muazzam planlama onları bu noktaya getirdi. Elbette o draft’tan başlayan bir şans ve tesadüfler zinciri de vardı ama esas mesele hazırlıktı. Joe Lacob ile Peter Guber’in takımı 2010’da satın alışı, Jerry West’in danışman yapılması, daha önce bu alanlarda deneyimi olmayan Bob Myers ve Kerr’ün yıllar içinde genel menajer ve koç olması, Draymond’un David Lee’nin önünde ilk beş başlatılması, Monta Ellis takasının Curry’nin önünü açması, Klay Thompson-Kevin Love takasını yapmamaları, Iguodala’yı yedekten gelmeye ikna etmeleri ve Kevin Durant’in transferi… Aynı liste LeBron James’in geri dönüşünden itibaren Cleveland Cavaliers’ın yaptığı hamleler üzerinden de sayılır ve onlar da benzer ölçülerde hayranlık uyandırır. Kısacası, bu iki takım değişirken ligin de dönüşümünü hızlandırdı ve oyunun bugünkü hâline gelmesinde etkili oldu. Üç senedir final oynuyorlar ve bir dördüncüsünün ya da beşincisinin olmayacağını kimse söyleyemez. Kawhi Leonard dışında.

Rick Carlisle’ın açıklamasında hoşuma giden başka bir taraf daha var. Konuşmasının sonunda bütün bu basketbol ve yetenek dönüşümüne rağmen bazı şeylerin aynı kaldığını söylüyor ve 2016 NBA Finalleri’ni buna örnek gösteriyor. İki takım da muhteşem bir serinin sonunda kafa kafaya kalmış ve son periyotta tamamen izolasyon basketbolu oynanmıştı. Golden State Warriors o kaygı ve panik anında oyun planını bir kenara bırakmış ve Cleveland Cavaliers gibi oynamaya çalışmıştı. O gün daha iyi olan taraf Cleveland’dı. Yazın kadroya katılan Durant ise bu sene o paniğin gelişine engel oldu. Cavs seriyi 3-1’e getirdikten sonra beşinci maçın ilk çeyreğinde de sekiz sayı öne geçmişti ama Warriors bu kez Steve Kerr’ün de tabiriyle paniklemedi. Kendi oyunlarını bir noktada bulacaklarını biliyorlardı ve bu sefer kadrolarında o kaygı bulutlarını dağıtacak bir Durant’leri vardı. Yine de üçüncü maçtan itibaren serinin geldiği nokta, oyun ne kadar değişirse değişsin, NBA Finalleri’nin bir noktada aynı olduğunu gösteriyordu. Maçlar geçtikçe, iki takım da birbirine alıştıkça her hamle yeni bir karşı hamleyi getiriyor, her aksiyon bir reaksiyonu yaratıyor ve satranç tahtasında daha iyi olan kazanıyordu. Sahne, oyuncular, replikler, akımlar değişiyordu ama sahnenin kokusu aynı kalıyordu. Ya da benzer kalıyordu…

Golden State Warriors ile Cleveland Cavaliers finalde arka arkaya üçüncü kez karşılaşarak NBA tarihinde bir ilki başardı. (Foto: Getty Images)

Hep Aynı Koku

Ben o kokuyu takip etmeyi çok seviyorum. Bir hayran, sıradan bir izleyici, yazıcı, bazen de anlatıcı olarak o aşinalık hissini takip etmeye çalışıyorum. Zira böyle baktığınızda her şey çok tanıdık oluyor. Bir anda beşinci maçta Warriors’ın daha fazla kullandığı Curry-Durant ikili oyunlarının Cavs’i nasıl çaresiz bıraktığını görebiliyorsunuz, seri ilerledikçe ve ayaklar yavaşladıkça nasıl LeBron’un perde çıkışlarında Curry’yi karşısına almaya ve onun üzerinden basket bulmaya çalıştığını anlayabiliyorsunuz. Shaun Livingston’ın oyunda olduğu dakikalarda sürekli sırtına Kyrie’yi alma çabasını dikkatle izliyor ama bir yandan da onun oyunda olduğu dakikaların Cavs için ne kadar rahatlatıcı olabildiğini fark edebiliyorsunuz. Ya da mesela ne kadar üçlük tehdidi olursa olsun, Kyle Korver’ın oyunda olduğu dakikalarda Warriors hücumunun nasıl gözlerinin parladığını ve sürekli onun tuttuğu adamı bulmaya çalıştığını anlıyorsunuz. Her oyuncunun sahaya kattığı artı, eksi noktaları bir noktadan sonra ezberliyorsunuz ve fark kaç olursa olsun, bu mücadeleyi ve çabayı izlemek çok hoşunuza gidiyor.

Belki de bu yüzden yine Steve Kerr’e döneceğim. Beşinci maçın ve şampiyonluğun kazanıldığı gece ünlü koçun bir başka açıklaması daha yüreğime dokunmuştu. Bir başka ESPN yazarı Ramona Shelburne, Kerr’ü kutlamaların çıkışında yakalamışti. İki senedir bel sakatlığı yaşayan Kerr’ün o an bütün acılara rağmen başardığı şeyden gururla bahsetmesini ve kendi takımını övmesini beklersiniz, öyle değil mi? Bu son derece normaldir. Oysa, gece bittikten sonra salondan son çıkan isim olan Kerr’ün dudaklarından şunlar dökülmüş: “Bu seride oynanan basketbol seviyesine inanabiliyor musun? Yani, iki takım da muhteşemdi.”

İlginizi çekebilecek diğer içerikler