Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

GenelÇalıştıkça Kaybolur Acılar

Igor Kokoskov, hayatı boyunca gittiği tatillerde "Yanına niye bilgisayar aldın?" diye tepki gösterilen arkadaş oldu. Her türlü zorluğun üstesinden ekstra çalışarak, hep daha fazlasını isteyerek geldi. Bu uslanmaz işkolik artık Fenerbahçe Beko'da. Bilgisayarı da yanında...

NBA’e 1989 yazında adım atan Vlade Divac, Drazen Petrovic, Sarunas Marciulionis, Zarko Paspalj ve Alexander Volkov beşlisini Avrupa basketbolu için ‘öncü grubu’ diye nitelemek yanlış olmaz. Evet, belki Detlef Schrempf gibi daha evvelden lige giriş yapmış Avrupalılar vardı ama ’89 sınıfı hem kolej çıkışlılardan bağımsız oluşuyla hem de Soğuk Savaş’ın fiilen bittiği döneme denk gelmesiyle farklı bir etki yaratmıştı. Bu oyuncuların büyük oranda başarılı oluşu, başka bir duvarı yıkacak ve sahnenin Tony Parker, Pau Gasol, Dirk Nowitzki gibi oyunculara kalmasını sağlayacaktı…

Igor Kokoskov’un yirmi yıllık NBA kariyerini konuşurken de aşağı yukarı her cümleyi (bunu başaran ilk Avrupalı koç) parantezine almanız gerekiyor. 90’ların sonunda ABD’ye giderek NCAA Division I’da tam zamanlı görev alan tarihteki ilk Avrupalı antrenör olan Kokoskov; aynı zamanda NBA’de asistanlık yapan, şampiyonluk kazanan, All-Star maçına çıkan ve en nihayetinde başantrenörlük görevine getirilen “ilk” Avrupalı koç.

Sırp antrenör ne yazık ki Phoenix Suns’la başarılı olup diğer Avrupalı koçlar için yolu açamadı ama burada yeterli şansı elde edip etmediğini veya sağlıklı bir organizasyonda çalışıp çalışmadığını da sorgulayabiliriz. Kesin olan bir şey var; o da yeni görevinin en az eskisi kadar zorlu olduğu… Fenerbahçe’de koltuğu Zeljko Obradovic’ten devralan Igor Kokoskov, EuroLeague’de ilk kez koçluk yapacak…

Koç, öncelikle İstanbul’a hoş geldiniz. Eğer sizin için bir sakıncası yoksa eski Yugoslavya’da geçen günlerinizi konuşarak başlayalım istiyorum. Arşivlerde doğum yerinizle alakalı büyük bir ihtilaf var; Vojvodina civarında yani Brestovac’da büyüdüğünüzü söyleyenler ile hakiki bir Belgrad yerlisi olduğunuzu iddia edenler ikiye ayrılmış durumda…

Hoş bulduk. Çok naziksin. Aslında bu konuya çok rahat bir şekilde açıklık getirebilirim ama bunu yapmalı mıyım? Emin değilim.

Neden?

Çünkü Belgrad doğumlu gözükmenin pek bir çekiciliği yok. Brestovac ise küçük bir kasaba; daha ‘cool’, daha ‘hipster’ bir seçim. “Ben köyde büyüdüm” diyebiliyorsunuz bu senaryoda… Kim çıkarttı bilmiyorum ama teşekkür ederim. Söylendiğinde kafa sallıyorum bazen, “Evet, evet. Bizim köy; Brestovac, Vojvodina… Yollar bozuktu, şehir hayatı gibi değildi” diye devam ediyorum. Yoksa benim kütük doğma büyüme Belgrad… Bak böyle deyince o tılsım yok oldu.

Peki büyüdüğünüz ortam nasıldı? Kalemegdan’da basketbol oynamak mıydı en sık yapılan aktivite…

Bu arada Brestovac hikâyesini Wikipedia’ya falan yazıp lütfen değiştirme. Belli ki insanlar da çok mutlu benim oralı olmamdan. Bırakın kalsın… Belgrad’la alakalı ise tabii ki Kalemegdan’ı merkeze koyarak basketbola başlangıcımı anlatabilirim. Ama tabii öncesi var; bu da çoğunlukla babamla alakalı…

Zeljko Obradovic’le yaptığım röportajlardan birinde, koçun basketbola yönelmeden önce kitap eleştirmeni olmak istediğini konuşmuştuk. Sizin aklınızda var mıydı benzer bir şey?

Düşünüyorum… Yok galiba. Çünkü bildiğin gibi babam profesyonel bir futbolcuydu ve benim hakkımdaki tartışma da bu çocuk futbolcu mu olacak yoksa basketbola mı yönelecek sorusundan ibaretti… 12 yaşına kadar ikisini birlikte yaptım; altıncı sınıftayken en yakın arkadaşlarım basketbola geçince onları takip ettim. “Baba ben basketbolcu olacağım galiba” dediğimde “Tamamdır” gibi bir cevap vermiş, hiç oralı olmamıştı. Tamamen bana aitti karar. Malum, onların dönemindeki şartlarda çok istisnai bir futbolcu değilseniz profesyonellik de pek para getirmiyordu. Babam bir yandan hastanede röntgen makinesinin başında duran kişi olurdu, annem de devlet dairesinde ekonomistti. Sporda olmamı hep desteklediler ama içten içe çok umutlular mıydı, ondan emin değilim. Biraz akışına bırakmışlardı.

Virgül koyduğumuz Kalemegdan dönemiyle devam edelim isterseniz… Kızılyıldız altyapısının da olduğu sahalarda, sizden yaşça büyük Nebojsa Ilic ve Sasa Obradovic gibi Yugoslav basketbol tarihinde iz bırakmış oyuncularla aynı takımda sahaya çıkarmışsınız. 1980’lerin ikinci yarısında jenerasyonunuzda sivrilen bir basketbolcu muydunuz?

Pek değildim aslında. Ilic ve Obradovic büyük yıldızlardı. Ben sadece onlarla birlikte oynayabilme şansı yakaladığı için mutlu hisseden bir çocuktum. Takımın en kısasıydım zaten, yeteneğim de sınırlıydı; eh bu kombinasyonla da mucizeler yaratamazsınız. Her ne kadar potansiyelimin farkında olsam da Yugoslav basketbol tarihinde çok önemli bir yeri olan Branislav Rajacic (Svetislav Pesic liderliğinde Bormio’da düzenlenen 1987 U19 Dünya Şampiyonası’nı şampiyon tamamlayan takımı bir araya getiren; Divac, Kukoc, Radja gibi oyuncuları keşfeden basketbol adamı) beni hep konfor alanımdan uzaklaştırmaya çalıştı. Babamla yakın arkadaştı bir kere, sırf o yüzden bile canıma okumaya hakkı olurdu. Beni çok test etse de maalesef bir sonraki seviyeye geçemedim.

Askeri görevinizi yaparken geçirdiğiniz ciddi trafik kazası tam o döneme mi denk geliyor?

Evet. Hatta ülkemde zorunlu askerlik yapan son nesildenim. Lise mezuniyetinden hemen sonra Niş’teki (Belgrad’a yaklaşık 200 km uzaklıkta, Bulgar sınırına yakın bir şehir) birliğe katıldım ve bir yıllık görevime başladım. Derler ya; aşk için iki çılgına ihtiyaç varken araba kazası için tek çılgın yeterlidir… Benimki de o hesap işte. Askeriyede manyak gibi araç kullanan birine denk gelmiştim ve ne yazık ki benim kullandığım Fiat da pek sağlam durumda değildi. Kafa kafaya çarpıştık. Kaza sonrasında bacağımdan toplam dört ameliyat geçirdim; dizim çok kötü durumdaydı ve ayağımın da kesilme ihtimalinden bahsediyorlardı. Askerliğim bitti. Basketbol hayatım bitti. Hastaneye yattım.

Aca Nikolic, Zeljko’nun akıl hocası. Profesör’le aynı dönemden Bora Cenic de beni yetiştiren kişidir.

Dönem, iç savaş dönemi… Altı ay kaldım hastanede ama yaralı sayısı iyice artınca benim sakatlığım biraz kozmetik gözükmeye başladı, taburcu ettiler. Fizyoterapi süreci başladı; kabaca 11-12 aylık bir periyotta normal şekilde yürüyemedim. Basketbola geri dönemeyeceğim söylendiğinde de bunu kabullenememiştim. Bugün geri dönüp baktığımda, bacağımı kurtardıkları için doktorlara şükretmem gerektiğini anlıyorum.

Trafik kazasından sonra antrenörlüğe geçişiniz nasıl oldu?

Kızılyıldız altyapısında basketbol oynasam da antrenör olarak fark edilmem Partizan sayesindedir. Orduda geçirdiğim kazadan sonra eğitime ağırlık vermiştim ve ben de birçok Yugoslav antrenör gibi Belgrad Üniversitesi çıkışlıyım. Zeljko Obradovic’in akıl hocası Aca Nikolic’le aynı jenerasyondan Bora Cenic de benim profesörümdü. Onun vasıtasıyla OKK Belgrad’da altyapı antrenörlüğüne başladım, oradan Partizan’la devam ettim yola. Altyapı yardımcı antrenörlüğü, altyapı başantrenörlüğü, A Takım asistanlığı… Hepsini yaptım. 1995’te OKK Belgrad’ın A Takımı’nda başantrenör olduğumda yaşım 24’tü. Yani bir açıdan şanssızlığım; başıma gelen talihsiz kaza, benim şansım oldu çünkü antrenörlükle alakalı hemen hemen her şeyi çok erken yaşta tecrübe etme şansı yakaladım. Trafik kazası bu yüzden kıymet bilmemi sağladı. Antrenörlük yapabilecek fiziksel durumda olmanın da en yakın arkadaşımla karşılıklı oturup kahve içebilmenin de değerini iyi biliyorum. “Daha kötüsü olabilirdi” diyorum kendi kendime.

Doksanların başında birçok sporcu ve antrenörün savaş nedeniyle Yugoslavya’yı terk ettiğini ve iç savaşın 2000’lerin başına kadar uzadığını hesaba katarsak; on yılın tamamını orada geçiren biri olarak ne gibi sıkıntılar çektiniz? Ülkenin durumu ABD’ye gitme çabalarınızın neresindeydi?

Elbette kimsenin başından böyle bir şey geçmesini istemem ama o dönem beni çok güçlendirdi. Savaş, içgüdüsel olarak sadece hayatta kalma fikrini hatırlatıyor. Medeniyetten beri hep aynı… Belgrad uzun bir dönem savaş meydanı olmasa da ekonomi bitmişti. Enflasyonun bir gecede yüzde 200 arttığı zaman ben oradaydım. Cuma günü maaşı aldığınızda iki gün içinde bitirmeniz gerekiyordu çünkü hafta başında o para yarı yarıya değer kaybederdi. Bu dönemleri yaşamış biri olarak çocuklarıma da barışın önemini öğretmek, bunun değerini bilmelerini sağlamak isterim. Savaşın tek katkısı, savaşın olmadığı zamanların değerini bilmemizi sağlaması.

“Aşk için iki çılgına ihtiyaç vardır” derler ya… Trafik kazasında bir tanesi yetiyor. 11 ay sakat kalmıştım.

Amerika’ya gidişime gelirsek… Savaştan kaçmak tabii ki ana motivasyon kaynağım değildi. Partizan’da çalışıyor, yazın da altyapı milli takımlarında görev yapıyordum. Çok kötü bir pozisyonda olduğum söylenemezdi ki pekâlâ Avrupa’da başka ülkeye de geçebilirdim. Ama ben basketbolun ortaya çıktığı kıtaya gidip kendimi kanıtlamak istedim. Bunu sağlama imkanını da 1997’de Connecticut koçu Jim Calhoun’un Belgrad’a gelişiyle başlayan sürecin sonunda buldum… Efsanevi Connecticut koçu, Sırbistan Basketbol Federasyonu’nun davetlisi olarak şehre gelmiş ve seminerinin sonunda “Gelecek yıl da sizden iki kişiyi UConn’da bizzat ben ağırlayacağım” diyerek söz vermişti. Bir yıl sonra federasyonun seçimiyle Mihailo Pavicevic ve ben, Boston’a uçtuk. Biletlere ödenen para hâlâ aklımın bir köşesinde…

Federasyon karşılamamış mıydı seyahati?

Yok canım, daha neler… Öyle bir para yoktu. Bir gün kitap yazarsam bundan bahsedeceğim ama gidip de banka soymadım. Partizan başta olmak üzere, bana inanan birkaç büyüğümün desteğiyle bu maddi fırsatı yaratabildim.

En nihayetinde çok mutluydum çünkü belki de olabilecek en iyi kolej programına denk gelmiştim o dönemde. Rip Hamilton, Khalid El-Amin, Kevin Freeman ve Jake Voskuhl vardı 1997-98 UConn takımında. Çok özel bir programdı; ve buna ek olarak kadın takımının başındaki Geno Auriemma’nın (2020 yılı itibarıyla hâlâ orada. Huskies’te 36’ncı sezonu) antrenmanlarından çok şey öğrendim. UConn gibi prestijli bir yere gittiğinizde her taşın altına bakmalısınız. Ben de elimden geldiğince verimli geçirmeye çalıştım o dönemi.

Peki bu yol nasıl Quin Snyder’a çıktı? Onunla nasıl yakın arkadaş oldunuz?

Connecticut’ta yaklaşık bir buçuk ay kaldım ama ardından hemen Belgrad’a dönmedim. Chicago’da akrabalarımın yanına da uğramak istedim. Bu şekilde, Illinois çevresinde DePaul ve Northwestern’ı ziyaret edebilecektim. Ayrıca o dönem tanışmamamıza rağmen, Ivica Dukan’ın telefonunu bulup onunla görüşmek için baskı yaptım. Dukan, Toni Kukoc’un Split’ten eski takım arkadaşıydı ve 90’ların başından itibaren Chicago Bulls için Avrupa’da oyuncu izliyordu. Onunla görüştüğümde “Bulls organizasyonunu görmek istiyorum” demiştim ve buna karşılık olarak bana 1997-98 sezonunda, yani ‘Last Dance’te United Center’dan bir bilet ayarlamıştı. Elbette teşekkür ettim ama benim isteğim tribünden maç izlemek değil, Phil Jackson’ın antrenmanını görebilmekti. Ivica’ya bugün bile çok şey borçluyum çünkü beni o idmana aldırdıktan sonra kafamda yapboz oturmuştu. Burada olmak istiyordum ve bunun gerçekleşmesi için de her şeyi yapmaya hazırdım… Quin’le ilişkimiz de bu düşünceyle başladı. Northwestern ve DePaul ziyaretlerimden sonra Belgrad’a dönmüştüm ama aklımdaki sadece ABD’ye geri gitmek olduğundan deli gibi oraya buraya telefon ediyordum. Amerika’da insanın kendi şansını kendisinin yaratabileceğini görmüş ve bağlantı kurmak için federasyona ihtiyacım olmadığını anlamıştım. Duke’u düşündüm; çünkü koç Mike Krzyzewski’nin 1987’de Zagreb’de düzenlenen üniversite oyunlarında ABD Milli Takımı’nın başında olduğunu, Avrupa basketbolunu çok yakından takip ettiğini biliyordum. Ziyaret talebime ânında olumlu yanıt gelince, bu kez 1998-99 sezonu için yola koyuldum. Quin’le de Duke’ta tanıştık. Kampüsün altın çocuğuydu.

Quin Snyder, Duke’ta altın çocuktu. Biz çok yakın arkadaş olduk… Beni Missouri’ye yanına aldı.

Ettore Messina bir keresinde bana Dean Smith’in Milano’da verdiği seminerde çevirmenlik yapmanın kariyeri için ne kadar önemli olduğundan bahsetmiş ve “Eğer babam beni İngilizce öğrenmem için zorlamasaydı, o dönemde asla bunu yapabilecek kapasitede olmazdım” demişti. Demin konu biraz dağıldı o sebeple tekrar sormak istiyorum, Quin Snyder’la kimyanız nasıl hemen uyuştu? Dile olan hâkimiyetiniz mi etkiliydi?

Yabancı dil kesinlikle çok önemli ama bazı insanlarla tanıştığınız anda bir bağ hissedersiniz ya; sanki o kişiyi uzun yıllardır tanıyormuş gibi… Quin’de bana bu oldu, sanıyorum o da böyle hissetti. Ben resmi bir görevim olmamasına rağmen 1998-99 sezonunda Duke’un parçası gibiydim. Bu da tamamen Quin’in sayesinde oldu. 31 yaşında, Duke’ta yardımcı koçken baş antrenörlük teklifleri alıyordu; giremeyeceği oda, açamayacağı kapı yoktu, üstüne üstlük bir de akademik kariyerini devam ettirmiş, çift anadal bitirerek hukuk diploması almıştı. JD diyorlardı galiba o unvana, ondan bile vardı Quin’de. Acayip bir zekâ gerçekten… Neyse işte, bana kendi odasını açacak ve saatlerce tahammül edecek kadar da kibardı. Tesadüftür ki Duke’ta kaldığım sezonun sonunda da bir yıl önce ziyaret ettiğim UConn’la şampiyonluk maçına çıkmışlar ama kaybetmişlerdi.

Quin Snyder ardından Missouri’ye koç oldu, teknik ekibine de sizi istedi… Burada belki bir parantez de John Hammond’a açmak gerekir, size olan katkısını anlayabilmek için…

Missouri teklifi benim için çok önemliydi çünkü daha önce hiçbir Avrupalı koç NCAA’de antrenörlük yapmamıştı. Quin’in bana olan güveni sayesinde bu pozisyona gelebildim. John Hammond’ın (Bugünün Orlando Magic, geçmişin Milwaukee Bucks GM’i) orada olması da bir yıl sonrasında bana Los Angeles Clippers’ın yani NBA’in kapılarını açacaktı… Hammond dönemin Clippers GM’i efsane Elgin Baylor’a, “Tarihin en genç takımında oyuncuları bireysel olarak geliştirecek bir antrenöre ihtiyacınız var. Igor aradığınız isim” demişti. Ben tabii ki işimi yaptım, bu şansın kıymetini bilerek çalıştım ama ABD maceramın başlangıcından itibaren çok kaliteli, gelecek vadeden insanlara denk gelmem de şansım oldu. Quin ve John; bu iki insan olmasaydı kesinlikle devam edemezdim.

Ne gibi önyargılarla karşı karşıya kalıyordunuz?

Sırbistan yerine Siberya dendiği çok oluyordu ama bu gerçekten problem değil. Kaliforniya’nın başkentini de biz doğru bilmiyoruz. ABD’liler bir Avrupa ülkesini yanlış söyledi diye biz onlara aptal diyoruz, bu çok yanlış. Önyargı diyemem ama benim oraya gelişimle birlikte şöyle bir hava vardı: “Eee bu adam şimdi burada; 2.20’lik dev Rus ya da Yugoslav yetenekler nerede? Onlar da gelecek mi?” Benim biraz o yönden çalışacağım düşünüldü ama işin bu kısmıyla neredeyse hiç ilgilenmedim. Missouri’de Quin ve daha sonrasında LA Clippers’ta Alvin Gentry, benim daha çok işin teknik kısmına odaklandığımın farkına varmışlardı. Bireysel gelişim, hücum, savunma… Medya sınıflandırmayı sever ama biz aslında çok ayırt etmeyiz.

Ben kişisel olarak hücumun şampiyonluk getirdiğine inanıyorum. Trendleri de kazanan takımlar belirler.

Alvin Gentry’nin yanından çok daha geleneksel bir koç olan Larry Brown’ın yanına geçip yine başarılı oluşunuzu da buradan mı yorumlamak gerekir? NBA’de malum; hücum/savunma koordinatörü diye keskin bir ayrım var…

Stillerin veya antrenörlerin keskin şekilde sınıflandırılmaması gerektiğine inanıyorum. Basketbol koçu elbette bir felsefeye sahiptir ama önemli olan takım, dolayısıyla kadrodaki oyuncuların yetenek birleşimidir. Larry Brown elbette takımlarının sert olmasını istiyor ama unutulmamalı ki her takım sporunda trendleri kazanan takım belirler ve Detroit’te biz o dönem kazanıyorduk. Daha ilk sezonumuzda gelmişti NBA şampiyonluğu… Genç koçlara da burada verebileceğim tavsiyelerden biri; kendileri olmaya çalışmaları, kopyala-yapıştır yaparak ilerlememeleri. Taklit, hiçbir zaman sizi sonraki aşamaya götürmez. Ben, kişisel olarak hücumun şampiyonluk getirdiğine inanıyorum ama farklı bir yapıda da çalışabilirim mesela. Çalıştım da…

Fenerbahçe’deki mevcut planlarınız nedir peki?

Otuz milyondan fazla taraftarı olan, dünyanın en büyük kulüplerinden birindeyim. Bu duyguya alışmaya çalışıyorum. Birkaç sene önce Zeljko Obradovic’i ziyaret için Ataşehir’e geldiğimde yaklaşık on gün burada kalmıştım; organizasyonun profesyonelliği, kulübün sahip olduğu imkânlar beni çok etkilemişti. Tabii o zaman “Zeljko’dan sonra kesin buraya gelirim” diye düşünmüyordum ama hayat işte… Bilemiyorsunuz.

Süreç nasıl başladı?

Zeljko bir sene dinleneceğini açıkladıktan sonra her şey çok hızlı gelişti. Maurizio Gherardini’den gelen talep sonrası ben takımım Sacramento Kings ile konuşup izin aldım; iki-üç gün içinde de her konuda anlaşmıştık. Az önce söylediğim gibi kulübü ve Zeljko’yu yakından tanıdığım için benim için kolay bir süreç oldu. Bogdan Bogdanovic, Nemanja Bjelica ve daha başka birçok ortak noktam da var Fenerbahçe’yle… Burada çalışmıyorken, boş zamanlarımda da Fenerbahçe’nin maçlarını izliyordum. Severim ben çalışmayı.

NBA’de kesintisiz yirmi yıl çalışırken üzerine Gürcistan Milli Takımı’yla geçen sekiz yaz, akabinde Slovenya’yla iki yaz kampı, turnuvalar ve şimdi de Sırbistan… Koç, siz senede herhalde dört gün civarında tatil yapıyorsunuz, değil mi?

Kendimi bildim bileli böyleyim. Ailemi tabii ki özlüyorum ama işime de tutkuyla bağlıyım. Başarılı olmak, iz bırakmak istiyorum ve bunun için de kesintisiz çalışıyorum. NBA, milli takım… Fenerbahçe’de de rekabetçi olan, birlikte oynayan ve bencillikten uzak bir takım yaratacağız. Her şey daha bu kadar yeniyken çok detaya girmek istemiyorum…

Yakın zamanda yayımlanan bir röportajınızda Zeljko Obradovic’in hem kariyeriniz hem de kişisel hayatınız için akıl hocası rolünde olduğunu söylemiştiniz. Her iki açıdan da kabulüm, size karşı şimdiye kadar ısrarcı olduğu ne var?

Zeljko hep “Igor gel maçtan sonra bir yemek yiyelim” der. Ama ben… Ben maçtan sonra maçın tekrarını izlemeyi tercih ederim. Bu konuda ona karşı iyi bir arkadaş olamadım. Üzgünüm.

Otuz milyondan fazla taraftarı olan, dünyanın en büyük kulüplerinden birindeyim. Çok mutluyum.

Fenerbahçe’nin geride kalan sezonlarda ‘kusursuz şut için iyi şuttan vazgeçen’ ve dolayısıyla düşük pozisyon sayısıyla hücum eden bir kimlikte olduğunu düşünürsek; sizle birlikte bu durumun değişeceğini söyleyebilir miyiz?

Bunları konuşmak için çok erken. Ama tempoyla alakalı dünya basketbolunda genel bir bilgi kirliliğinden bahsedebilirim. Evet, yüksek tempo şut tercihleriyle birlikte gelir ama oyunu hızlı oynuyor oluşunuz, oyunu iyi oynadığınız anlamına gelmiyor. Kadroda yeterli atletizme sahipseniz, oyunu açık sahada kurgulamanız doğal.

Kadroya yeni katılan oyuncuların büyük bölümünün birden fazla pozisyonu birlikte oynayabiliyor oluşu; fizikli guard tercihi ve Jan Vesely’nin de takımda kalmasıyla birlikte, adam değişme savunmasının devamını beklemek ne kadar doğru olur sizce?

Tabii mantıklı olan bu… Adam değişimiyle vücut hareketlerini yavaşlatmak istiyoruz. Small ball, malum, günümüzde hâlâ geçerliliği olan trendlerden biri ve bizim takımımız da gelenekselleşmiş 1-2-3-4-5 numara pozisyonlarından kurulu değil. Oyuncularımız tek bir bölgeye hapsolmayacak kadar çeşitliliğe sahipler. Sınır koymanın alemi yok.

Erdem Can da geçen ay yaptığımız podcast’te ‘pozisyonsuzluk’ kelimesinin altını çizmiş ve bir yandan da sizle olan yakın ilişkisinden bahsetmişti. Yeni ortağınızla alakalı neler söylersiniz?

Erdem’le altı yıldır sürekli konuşuyoruz ve son dört yılda da Utah Jazz organizasyonundaki etkinliği çok fazla. Hatta oranın bir üyesi oldu diyebilirim. Kışın Fenerbahçe, yazın Utah… Benim milli takım versiyonumun farklı bir türü de Erdem işte. İşini çok severek yaptığını, etik değerlerinin çok yüksek olduğunu biliyorum. EuroLeague’de rahatlıkla başantrenörlük yapabilecek potansiyelde bana göre… Bir gün yapacağına da inanıyorum. Umarım beraber çalışırken kendini geliştirebileceği, kendini rahat hissedeceği bir ortam yakalayabilir. Onu ileride bir EuroLeague takımını çalıştırırken görmeyi çok isterim.

Koç, bütçenin düştüğü herkesin malumu ama bir yandan da takımını Obradovic dönemiyle birlikte CSKA ve Real Madrid gibi devlerle yan yana her yıl Final Four’un gediklisi olarak görmeye alışmış bir Fenerbahçe taraftarı var. Burada beklentiyi nasıl ayarlamak gerekli? Siz ne düşünüyorsunuz?

Verilen sözlerin tutulması gerektiğine inanırım. Taraftarlar elbette takımlarını kazanırken görmeye alışık, bunun farkındayım ve biz de beklentilerin altını doldurmaya çalışacağız. Bütçe belirgin şekilde düşse de basketbolu euro banknotları değil, basketbolcular oynuyor. Biz de kazanmaya aç, kendini kanıtlamak isteyen bir oyuncu grubunu bir araya getirmeye çalıştık… Fenerbahçe formasının yükümlülüklerinin farkındayız ve burada yaratılan kültürün devamı için elimizden geleni yapacağız. Taraftarlar sahada kesinlikle rekabetçi bir takım görecek. Ama size bugünden “Final Four’a kalacağız” diye bir söz veremem. Doğru olmaz.

Beklentilerin farkındayım ama bugünden “Final Four’a kalacağız” diye bir söz vermem doğru olmaz.

Yıllardır NBA basketbolunda aktif görev almış Avrupalı bir antrenör olarak EuroLeague koçlarının “NBA bizi taklit ediyor” çıkışına ne diyorsunuz? Koç Obradovic bunu her zaman şakayla karışık söyleyenlerden oldu ama 2002 Euroleague Finali’nde kullandığı backscreen’in yirmi yıl sonra literatüre ‘Spain PNR’ olarak geçmesinin onu yaraladığını biliyorum…

Valla kimse patent alamıyor. Ortaya bir şey atarsınız, televizyon bunu yayımlar ve evet, o set artık herkesindir. Bunun önüne geçmeniz mümkün değil. Değerli ağabeyim Zeljko da bu yüzden hiç sinirlenmesin çünkü yapacak bir şey yok. Biraz önce söylediğim gibi kendi içinizde özgün olabilmek, en azından türüne az rastlanan bir ürün ortaya çıkarabilmek önemli. Ayrıca Zeljko an itibarıyla çok güzel bir konumda zira artık her gün televizyonda olan bizleriz. Şimdi istediğini yapabilir. Hırsızlık sırası bizden ona geçti.

Değerli ağabeyim Zeljko setleri çalındığı için sinirlenmesin. Bunun önüne geçmek mümkün değil.

Koç, burada milli takımlarda oynattığınız oyunu; bilhassa Slovenya’daki Goran Dragic ve Luka Doncic’le ball screen odaklı, sette devamlılık üzerine kurulu düzeni sizin felsefenizi anlamaya çalışırken ne denli referans almalıyız?

“Ben böyle oynatırım, takımlarım böyle oynar” diye konuşmayı sevmem. Esnek olmanın gerekliliğine inanırım ve senin verdiğin örnekte Dragic-Doncic’e; yani dominant oyunculara sahip olduğumuz için bunun altından kalkabildik. Chuck Daly’nin hep söylediği gibi, kazanabileceğimiz savaşı seçtik. Yeni cepheler açmadık. Eğer iyi bir uyuma sahipseniz yaratıcı kısalara güvenmek, onlara özgürlük tanımak genellikle olumlu sonuçlar verir.

Luka Doncic’ten bahsetmişken, eski öğrencinizin Dallas’taki ikinci sezonunu nasıl buldunuz? Başarılı bir basketbolcu…

Korkutucu bir gelişim ivmesi var. Geçen sene dünyadaki en yetenekli oyunculardan biriydi ama bugün dünyadaki en iyi birkaç basketbolcu arasında. Daha 21 yaşında olduğunu ve profesyonel sporcuların kariyerlerinin uzamasıyla da birlikte daha 17-18 sene oynayacağını unutmamak gerek. Bana göre sağlıklı kaldığı takdirde yüzük kazanmama ihtimali yok. Etrafta onu durdurabilecek bir güç göremiyorum. Tabii şu da var… En iyilerden biri olacağını biliyorduk ama bu kadar kısa sürede bu seviyeye çıkacağını kim tahmin ediyordu? Bence kimse. “Ediyordum” diyen de yalan söylüyordur.

Peki eğer Phoenix Suns zamanında birinci sıradan DeAndre Ayton’ı değil de Luka Doncic’i seçseydi daha farklı bir kariyeriniz olur muydu?

Bugün Ataşehir’de seninle karşılıklı oturuyoruz. Suns eğer Luka’yı seçse, ne olurdu…

Bugün seninle karşılıklı oturmuyor olurduk.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Açık Sözlü

Açık Sözlü

1 ay önce
Sanat da Oyundur

Sanat da Oyundur

2 ay önce
Gölgeli Yıllar

Gölgeli Yıllar

2 ay önce