Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolGündemBir

Forma numaralarının 99'a kadar gitmediği zamanlardı. A Milli Takım ve Fenerbahçe'nin kadroları yıllarca "1-Rüştü" diye başladı. Mevkisinin 1 numarası, Türkiye'de kaleci kavramıyla özdeşleşmekle kalmadı, şöhretini dünyaya da yaydı. Efsaneyle konuştuk.

Bu röportaj ilk olarak Socrates’in ‘Yetenek’ ana konulu Şubat 2019 sayısında yayımlandı. Tüm sayılarımıza bu adresten ulaşabilirsiniz.


“Merak etme, Rüştü var.”

Türkiye Milli Takımı’nın çıktığı maçlardan önce ekran başındakilerin yaptığı ‘maç konuşmalarının’ değişmez cümlesi buydu. Korkuteli’nden Barcelona’ya uzanan kariyerinde birçok kez ‘milli kahraman’ olsa da ‘günah keçisi’ gösterildiği anlar da vardı. Rüştü Reçber’in 20 küsur yıllık kariyerinde yaşadıkları ile baş başayız…

Mahalle futbolunda “En yeteneksiz olan kaleye geçer” algısı vardır. Sizse üç direğin arasında Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük yeteneklerinden biri oldunuz…

Benim en büyük şansım sporcu bir aileden geliyor olmamdı. Babam yağlı güreşçiydi, büyük amcalarım dahi sporla uğraşan insanlardı. Yeteneği, farklı özellikler üzerinden tanımlamak lazım. Mesela ben okul yıllarımda çabuktum, süratliydim; 100 metre de koşardım maraton da… Voleybol ve basketbolda da iyiydim. “Sen süratlisin, ayak hâkimiyetin de var. Futbola yönel” dediler ve öyle yaptım. Önce yeteneğin farkına varıp doğru alana yönelmek, sonra da azimle zorluklara karşı koymak devreye giriyor.

Aslında esas yeteneğinizin de farkına varmamışsınız henüz. Kaleye geçmek hiç aklınızda yoktu, değil mi?

Büyüklerin arasında olabilmek için mahalle maçlarında geçiyordum bazen. Okul takımındaysa forvettim. Korkuteli’ndeki amatör takıma da forvet olarak seçildim. “Kaleye nasıl geçtin?” diye sorarsanız, orada da rahmetli hocamızın payı var. Küçük bir muhitte yaşıyorduk. Hocamız da mahalle maçlarını izlediği için antrenmanlarda bazen kaleye koyardı beni. Asıl hikâye ise kalecimizin askere gitmesiyle başladı. Hocamız yanıma geldi, “Boyun uzun, antrenmanlarda da denedim. Kaleye geç” dedi ve her şey başladı. Daha sonra Burdurgücü kuruldu ve oraya geçtim. As kalecimiz Turgut Bayhan, kaleci antrenörümüz Güngör Çilekçiler ve yine eski bir kaleci olan antrenörümüz Aydın Abi’nin arasında, hiç top oynamadan kaleci oldum ben. Maça çıkmamama rağmen o sene Akdeniz Karması’na seçildim. Takım Niğde’deki turnuvada finale çıkınca Antalyaspor’un dikkatini çektim. Bu arada Ümit Milli Takım aday adayı seçmeleri için İzmir’e davet edilip orada da ilk dörde kalınca iyice göze çarptım ve Antalyaspor’a imza attım.

Bir de Galatasaray hikâyesi olmalı…

Eskiden futbolu takip eden çok göz vardı. İster futbol simsarı deyin, ister gönüllü futbol elçileri… Galatasaraylı Arap Öner (Kılıç) Abi’mizin kardeşi gibi sevdiği takım arkadaşım Haluk Güven’in benimle ilgili anlattıkları ve karmayla yaptığım işler sonrasında Öner Abi aradı ve “Atla, İstanbul’a gel” dedi. Gittik Florya’ya… Mustafa Denizli’nin takımın başında olduğu dönemdi. Bir hafta antrenmanlara çıktım. Süreç devam ederken, Mustafa Hocam “Kal burada” dedi ama ekledi: “Daha gençsin, PAF takımda devam et.” Ama biraz ürkmüştüm açıkçası. Çünkü Anadolu’da büyürken hep şunu duyardık: “İstanbul’a gidersen kaybolup geri dönemeyebilirsin.” Sessiz sedasız döndüm ve Antalya’ya imzayı attım.

İstanbul, o dönemde Anadolu’da yetişen bir genç için çok büyük bir ‘canavar.’ Sizi nasıl korkuttu?

Biz hayatımız boyunca bulunduğumuz çevreden çıkmayan insanlarız. Anadolu’da insanlar hep birlikte yaşamaya alışmıştır ve pek dışarıya da açılmaz. Kasabasında, köyünde, mahallesinde kalır. Tabii ki televizyon var ama o da tek kanal. Büyük şehir kargaşası bizi hep korkuturdu. Rahmetli Zeki Alasya’nın, Metin Akpınar’ın, Kemal Sunal’ın filmlerinde görüyorduk İstanbul’u. Başka nerede göreceksin? Onlar şehre indiğindeki kalabalığı, curcunayı, telaşı görüyorsun. Bunları görünce de Anadolu’da, sakin çevrede yetişmiş bir çocuk olarak korkuyorsun. Biz mahalleden mahalleye geçmeye korkuyoruz, İstanbul’da yaşamayı düşünün bir de. O nedenle döndüm… Kafamdaki, “Başarabilir miyim?” sorusu değildi aslında. Büyük şehirde yaşama endişesiydi. Kollarının altına girebileceğim bir tanıdık, bir akraba olsa belki farklı olacaktı. Aslında imkânlar da gayet iyiydi. Florya’da kalacaksın, yiyeceksin, içeceksin, antrenman yapacaksın, yatacaksın…

Birçok sporla ilgilendiğinizi de söylediniz. Peki, aklınızda hep sporcu olmak mı vardı?

Aslında bunu hedeflemedim. Geçim şartları zordu. “Belediyede çöpçü ol, yine de sırtını devlete daya” denirdi bize. Dedemizden babamıza herkes “Oku, adam ol” derdi. Köye okumuş biri gelirdi, devlet erkânından biri gelmiş gibi karşılanırdı. Böyle bir ortamda aklınızdaki ilk şey okul oluyor tabii. Liseyi bitirdim, açık öğretimde işletmeyi de kazandım ama bu süreçte futbol da başladı… İkisi bir arada gitmedi. Okumayı bıraktın mı dönüşü yok, sporun da garantisi yok. Ama sporu seçtim… Şanslılardan biriyim işte.

“Sporun garantisi yok” dediniz ve aslında genç yaşta da bu riskle karşılaştınız. Bir trafik kazasıyla…

Antalya’daki ikinci yılımdı. Beşiktaş’ın ilgisini çekmiştim ve transfer gerçekleşmek üzereydi. Fakat o kazayı yaşadım. Şimdi neredeyse bir uzvun kopmadıkça futbola devam edebiliyorsun ama o dönem birçok sakatlığın çözümü bulunamıyordu. Kazadan sonraki teşhis, “Futbol hayatınız devam etmeyebilir” oldu. Ama “Futbola dönseniz bile ilerleyen zamanlarda karşınıza çıkabilir” demişlerdi. Kalçam çıkmıştı ve çıkarken de kırılmıştı. Bu tür vakalarda, kemiklerin arasındaki sinir koparsa, o kemiğin beslenme ihtimali kalmıyor ve bacak zamanla eriyip gidiyor. O dönemin şartlarında o sinirin kopup kopmadığı görülemediği için net konuşamıyorlardı. Ancak bu risk nedeniyle, Beşiktaş transferden vazgeçti.

Ben fizik tedavimi hiç bırakmadım. Kulakları çınlasın, hâlâ Antalyaspor’da masörlük yapan Metin Abi (Demirağ) benimle yatıp benimle kalktı. Hocamız Adnan Dinçer de bu süreçteki desteğiyle büyük bir etki bırakmıştır bende. Oturup konuştuğunda bile seni acayip etkileyen, motive eden, her türlü kılığa sokabilecek dolu dolu bir insandır. Ülkenin faydalanamadığı kişilerden de biridir. İki-üç ay sonunda futbol oynayacak seviyeye gelmiştim. Ama “Bu sakatlık karşınıza çıkabilir” uyarısı, beni çok etkilemişti. Düzeldikten sonra hocam bana formayı verince bir nebze de olsa rahatladım. İki ayda bir film çekiliyor, orada da bir sıkıntı çıkmıyor. Nihayet kasım ayında Fenerbahçe çaldı kapımızı.

O kazada arkadaşınız Levent Tekne de vefat etmişti. Bunun sizdeki etkisi nasıldı?

Levent de ben de gençtik ve gelecek vadediyorduk. Onun da İstanbul’a transferi vardı. Lakabı ‘Kelebek’ti. Şu an Messi’yi izliyorsun ya, o da öyleydi. Sol ayaklı, acayip süratli ve teknik, bir adamı dar alanda sekiz kere geçebilecek bir oyuncuydu. Haftanın dört günü onun evindeydik. Bizim inancımızda kadere inanmak çok ağır basar. Bunu düşünüp, ölümün gerçekliğini kabullendiğin zaman sorun yok. Ama kabullenmediğinde bunu aşamazsın. Farklı boyutlara geçebilirsin. Ben kabullendim ve aşmayı başardım.

‘O ân’a gelelim o zaman. Engin İpekoğlu’nun ayağının kırıldığı ve sizin kaleyi devraldığınız Kayserispor maçına…

Rıdvan (Dilmen) Abi ile birlikte kulübede yan yanaydık. O çarpışma yaşandı ve “Taaak!” diye bir ses geldi. “Eyvah!” dedik tabii, anladık. Oyuna girdim; bir yandan büyük bir heyecan var, bir yandan da acayip bir üzüntü. Ben, futbol hayatım boyunca hep takımın büyükleriyle ve kaptanlarla oda arkadaşı oldum. O zaman da Engin Abi ile kalıyordum. Çok da duygusalımdır. Kendimle ilgili olaylar etkilemez beni ama sevdiklerimin başına gelenler çok derin iz bırakır.

Aslında sezon başında da Engin İpekoğlu’nun sakatlanmasıyla kaleye geçtiğiniz maçlar var. İsviçre maçı da o sürece denk geliyor. Fenerbahçe’de yedekken, milli takımla 11 çıktığınız maç…

Kariyerimi düşündüğümde hakikaten mantığın el vermediği gelişmeler görüyorum. “Nasıl olmuş bu ya!” diyorum. O gün de onlardan biriydi. Kupa maçında adalem yırtılmıştı. 10 gün sonra milli takım kampına gittim ama yürüyemiyorum. Kaptan Oğuz Çetin’le konuştum, oynayacak durumda olmadığımı söyledim. Oğuz Abi ile birlikte Fatih Hoca’ya durumu anlattık ama hoca “Oynayacaksın” dedi. Artık yapacak bir şey yok, çıkacağız. İğneler, iğneler, iğneler… Maç günü geldi, ısınmaya çıktım, tek ayaklı ördek gibiyim. Belli etmemeye çalışıyorum ama yürüyemiyorum. İçeriye girdik, yine iğneler… Maç başladı ama gidemiyorum, yok! 2-1 yenildik ve suçlu da ben oldum. Sağ olsun Fatih Hoca çıkıp “Sorumlu benim” dedi ama yüklenmeye devam ettiler.

Euro 2000’deki İtalya maçı da böyleydi. Uzun bir sakatlıktan sonra oynamış ama maç sonunda çok eleştirilmiştiniz. Mustafa Denizli de bu eleştirilere Türkiye’deki en iyi kalecileri sayarak cevap vermişti: “1-Rüştü, 2-Rüştü, 3-Rüştü…”

Sekize kadar devam ettirirdi onu. O maçtan önce de hocaya iyi olmadığımı söyledim ama o da “Önemli değil, orada dursan yeter” dedi. Hazırlık maçı bile oynamadan geldim şampiyonaya. Bisiklete uzun süre binme, ilk bindiğinde bir afallarsın ama kısa sürede alışır, elleri bırakıp devam edersin. Kaleci de bunu yaşıyor. Sendeleme sürecini yaşadım orada. O maçtaki performansım nedeniyle gruptan çıkamasaydık yıkılırdım. Ama sonra alıştım ve iyi maçlar çıkardım. Özellikle de Belçika maçında çok iyiydim.

2000’lere geçmeden önce, çok özel bir maç var. 1996, Trabzonspor-Fenerbahçe.

O maçı canlı izledin mi?

Evet.

O zaman tarihe tanıklık etmişsin sen. O maç, iki camianın da kaderini değiştirdi. Trabzon’a dört puan geride gidecektik ve üç ya da beş tane yiyip dönecektik. İki hafta önce fark mucizevi şekilde bire inince, ümitli gittik. Biz de iyi takımız ama onları da tanıyoruz. Bizi çok rahat yenebilecek güçteler. Ünal, Hami, Şota, Tolunay, Orhan, Apo, Ogün… Var babam var!

Maça çıktık, başladılar gelmeye… Her yerden geliyorlar. Sonra Abdullah çok güzel bir gol attı ama durmak bilmiyorlar ki… İlk yarı sonunda hepimizin aklında “Daha fazla gol yemeyelim” düşüncesi vardı. Trabzonspor, taraftarının da oluşturduğu o atmosferde sizi deliğinizden çıkartmıyordu. Hocamız Carlos Alberto Parreira “Delikte kalın ve fırsatı bulduğunuz anda çıkın” dedi. Başka yapacak bir şey yok zaten. İkinci yarı da bir şey değişmedi. Bir uzun top oldu, elle oynama çaldı hakem. Takımın yarısı bizim sahadaydı. Oğuz Abi attı frikiği, 1-1 oldu. Dakika sanırım 82’ydi, ilk kez sahamızdan çıktık. Erol kesti, Aykut Abi vurdu ve 2-1 oldu. Tek yol galibiyetti, nasıl alacaksan al! Öyle aldık işte.

İşin ilginci, golü atan iki isim de gönderileceklerini biliyorlardı maçtan önce. Onların gol atması, o gollerle şampiyonluğun gelmesi… Hakikaten tarihi bir olaydı. Fenerbahçe için farklı bir hikâyeydi. Trabzon için de aynı şekilde. Gördüğüm en iyi Trabzonspor kadrosuydu ve o sezon şampiyon olsalardı, üç- dört yıl daha götürürlerdi.

Tabii o maçın asıl kahramanı sizdiniz…

Trabzon’daki performans, benim camiaya kendimi kabul ettirdiğim maçtır. Oynadığım her maç sonrası masörümüz Mehmet Yenice’ye “Baba, nasıl buldun beni?” derdim, o da bana “Yok, daha eksiksin” derdi. Her maç… Trabzon dönüşü yanıma geldi:

— Sen artık Fenerbahçelisin.

— Neden?

— Tamam, bitti artık.

Çevrenizdekilere, sevdiklerinize yapılanların sizi daha çok etkilediğini söylediniz. Buradan bakarsak da o sezon sizin için ayrı bir yerdedir herhalde. Oğuz- Aykut Olayı ve devamında neler yaşadınız?

Oğuz ve Aykut Abiler, Fenerbahçe’ye ayak bastığım andan itibaren yol haritamı çizen insanlar olmuşlardır. Antrenmanlardan tutun da İstanbul’da nasıl yaşanacağına kadar her konuda öğütte bulunmuşlardır. Trabzon’dan döndük, İstanbulspor maçına çıkıyoruz. Eski statta, soyunma odasının olduğu yerde bir malzeme deposu vardır. Maçtan önce gittim depoya, ağlıyorum. Gidecekleri için kendimi çok yalnız hissediyordum. Aykut Abi geldi, “Ne yapıyorsun?” dedi. “Bir şey yok abi!” desem de anladı tabii, ben de gideceklerini bildiğimi, çok üzüldüğümü, yalnız hissettiğimi söyledim. Kadıköy’deki son maçlarına çıkıyorlardı. Sonra Oğuz Abi geldi ve orada ikisi de çok büyük konuştu: “Bizim gidiyor olmamız ne senin yalnız kalacağın anlamına gelir ne de bizim Fenerbahçe’den kopacağımız anlamına. Biz hep Fenerbahçe’yle beraberiz.” Çıktık, 2-0 kazandık.

Parreira dönemiyle ilgili kimle konuşsak hikâye Brezilya kampıyla başlıyor…

İyi kamptı. İlk başta kimse anlam veremedi Brezilya’ya gitmemize. Biz o zaman liberolu üçlü oynuyorduk ve Parreira da kendi sistemini öğrenmemiz için bizi Brezilya’daki takımlarla oynattı. Çünkü Parreira’nın başını çektiği dörtlü savunma sistemini Brezilya’daki neredeyse bütün takımlar uyguluyordu. Uche’nin yanına Högh gelmişti. İlk hazırlık maçına çıktık, dört gol yedik. Sonra 2-1 yenildik. Sonra kazandık. Yavaş yavaş ayak uydurduk ve Türk futbolunda da dörtlüye geçildi.

Antrenman programları da ilginçti. Oyuncuları iplerle bağlayıp, birlikte hareket etmeyi geliştirmek için çalışmalar yaptırmıştı. Benim gibi 20’li yaşlarının başında olan bir oyuncuya da çok şey öğretmiştir, Oğuz Çetin gibi 30’lu yaşlarında olana da… Baba, maçtan önce maçın nasıl geçeceğini anlatırdı. Mesela bana derdi ki; “Bugün rakip üzerimize gelmeyecek, defansı önde kuruyoruz. Sen de yayın üzerinde oynayacaksın, liberosun.” Defans hattı ile aramda olan mesafeyi korumayı o öğretti bana. Dedikleri dakika dakika çıkardı. Böyle olunca da saygımız büyüdü ve başarılı olduk. Fenerbahçe tarihinde en çok galibiyetin alındığı sezondur.

Kaleci antrenörünüz Ilie Datcu, Fenerbahçe’de oyuncu olarak da tarihe geçmiş bir isimdi…

Kaleciliğin temellerini Datcu’dan öğrendim. Uçmadan da kalecilik yapılabileceğini, adım çalmanın ne olduğunu, kaleciliğin aslında geometri ve açılarla da ilgisinin olduğunu bana o öğretmiştir. Aynı zamanda ne kadar kıymetli bir pozisyonda olduğumu anlatmıştır. Uzun yıllar üst seviyede kalabildiysem payı büyüktür.

O ‘İstanbul korkusu’ Fenerbahçe’de karşınıza çıkmadı mı?

Ümit Milli Takım’dayken devamlı A Milli Takım ile iç içeydik. Onlardan bir gün önce maça çıkar, onların maçını izler ve aynı uçakla da geri dönerdik. O dönemde de Oğuz Abi ve Engin Abi, Fenerbahçe’de olmamı çok istediler. Oradaki yaklaşımları o güveni verdi bana. İstanbul’a geldiğimde Dereağzı’na yerleştim ve herkes benimle ilgilenmeye başladı. E bir de kendimi biraz daha kanıtlamıştım o döneme nazaran. Başarabileceğime inancım daha fazlaydı.

Sizin kuşağın Ümit Milli Takım’ı bu açıdan da çok farklı aslında. Neredeyse takımın tamamı, ilerleyen yıllarda çok büyük kariyerler yaptı.

’91 Kuşağı diyelim… O yıl bir araya geldik ve ülke futbolunu şekillendiren grup olduk. O isimlere denk gelen hocalar da büyük hoca olmuştur; buna Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş de dâhil. Milli takımda hep başarılı oldular ve o takımlarda hep bu oyuncular vardı.

O zaman dikkatinizi çeken, “Amma da yetenekli!” dediğiniz bir oyuncu var mıydı?

Hepsi özel oyunculardı tabii ama Bursasporlu Feti (Okuroğlu) vardı. Ayak tekniği ve oyun görüşüyle muazzam bir liberoydu, tam Beckenbauer. Şanssızlığı, dörtlü defansa geçilen sürecin başlamış olmasıydı. Onu ön liberoda değerlendirebilirlerdi ama hep stoperde denediler. Dunga gibi olurdu ön liberoda.

Parreira’dan sonra Mustafa Denizli gelene kadar çalkantılı sezonlar yaşadınız ve bu dönemin en tatsız olaylarından biri de Pendik maçından sonra yaşananlardı…

O güne iki taraftan bakıyorum. Birincisi; o olay yaşanmasaydı, bu tarz olayların önüne hiçbir zaman geçilemeyecekti. Türk futbolunda ‘milat’ olabilecek çok şey yaşandı son 20 yılda ama ders çıkarılan tek olay, benim yaşadığım. İkincisi; Fenerbahçe amigosu denen ve Fenerbahçe’den beslenen isimlerin takım kaptanına saldırması tabii çok yanlıştı. Yönetimden kimsenin takıma sahip çıkmaması ve benim o paralı amigolarla karşı karşıya kalmam daha da yanlıştı.

Orada herkesi evine göndermiştim zaten. Dereağzı’na, Fenerbahçe Kulübü’nün olduğu yere, ellerinde silahlarla adamlar doluyor ya! Kaptandım ama daha 25-26 yaşındaydım. Herkes gittikten sonra ben bunlarla konuşmaya gittim. Aralarında Mecnun Otyakmaz’ın, Sefa’nın ve Olgun Peker’in de olduğu bir grup amigo işte… Yanlarında da yardakçıları, 25 kişi gelmişler… Adamlara, “Kardeşim, sizin de bizim de ruh hâlimiz şu an iyi değil. Yarın konuşalım” dedim. Bir tanesi saçma sapan bir şey söylüyor, ona cevap veriyorum falan… En son “Tamam, ben gidiyorum” dedim ve o olay yaşandı.

Ama insanın canını esas sıkan, o olaydan sonra yaşananlardı. Birkaç gün sonra bu insanlarla aynı uçakta Samsun’a gittim. Ve bazılarıyla aynı otelde kaldım. Kardeşim, ben Fenerbahçe’nin kaptanıyım, bu adamlar bana saldırmış ve hâlâ benimle beraber deplasmana geliyorlar. “Kusura bakmayın” dedim ve kaptanlık bandını bıraktım. Bir daha da takmadım. Bana sokakta yapılmadı ki bu, mahrem sayılabilecek bir yerde, kulübün tesislerinde yapıldı… “Kulüp olarak her şeyi yapın” demiştim ama hiçbir şey yapmadılar. Neyse, en azından Fenerbahçe’nin amigolardan arınma süreci başladı. Gerçi daha sonra oldu o da. Ne zaman Aziz Yıldırım’ın onlarla işi bitti, bütün gruplar bitti. Bu işler böyle…

Denizli dönemindeki şampiyonluk, bu dönemin sonu oldu. Ama o da ilginç bir serüvendi. Takımın büyük bölümü o yaz gelen oyunculardan oluşuyordu ve çok çekişmeli bir sezondu.

Kennet’ten Revivo’ya, Rapaiç’ten Mirkoviç’e çok önemli isimler transfer edildi. Herkes “Toplama takım, şampiyon olamaz” diyordu. Mustafa Hoca’nın futbol felsefesi ve ortamı kaynaştırma becerisi ön plana çıktı ve iyi futbolla şampiyon olduk. Kazanırken eziyet çektiğimiz maçlar oldu ve en kritiği de Gaziantepspor maçıydı. Yenilsek belki Antep şampiyonluğa gidecekti. İlk yarı 3-0 gerideydik. Biz dâhil herkes şokta tabii. İçeri girdik, Mustafa Hoca hiç taktikten bahsetmeden şunu söyledi: “İlk yarı üç tane gol yediniz. Şimdi çıkıyorsunuz, 0-0 gibi oynuyorsunuz. Bu takıma dört gol atmanız lazım. Atabilir misiniz? Evet, atabilirsiniz. O zaman çıkın ve maçı kazanın.” Şimdi böyle anlatıyorum ama hocanın vücut dili, konuşma şekli, “Hocam niye içeri girdik, haydi çıkalım!” dedirtecek cinstendi. O vaziyette çıktık sahaya. Orada da taraftarlar başladı: “Bizler inandık, siz de inanın!” Sonra Uche, Revivo, Rapa… Kazandık. Hele son golde yıkılmadı Rapa… Dışarıda görsen ayyaş dersin ama acayip yetenekliydi. O seneye anlam katan maçtı o; sonrası şampiyonluk zaten…

Dünya Kupası’na gelelim artık…

48 yıl sonra katıldık, bir kere bu, başlı başına bir olaydı. ’91 Jenerasyonu’nun tavan yaptığı arena orası. İlk Brezilya maçı… Gördüğüm ve karşılıklı oynadığım en iyi takımdı. Çıktık maça, Hasan Şaş gol attı, 1-0 öne geçtik. Biz bile inanmıyoruz olanlara. İkinci yarıda önce Ronaldo bir burun uzattı, ardından olmayacak bir penaltıyla 2-1 yenildik. Tabii maçtan sonra bizi Türkiye’de asıp kestiler. “Siz bu takıma nasıl yenilirsiniz, utanmıyor musunuz, Şenol Güneş vizyonsuz, o kıyafet nedir” falan diye okurken biz bakıyoruz, diyoruz ki “Bu adamlar başka bir dünyada yaşıyor herhâlde.”

Kosta Rika maçında Emre’nin (Belözoğlu) golüyle öne geçtik ama yine son dakikalarda yedik. Hâliyle yine eleştirildik. Artık önümüzde tek yol vardı. Brezilya Kosta Rika’yı, biz de Çin’i farklı yeneceğiz. Olmayacak iş değildi ama işini garantilemiş Brezilya’nın maçı ciddiye almamasından korkuyorduk. Orada ikili ilişkiler devreye girdi dediler ama ne ilişkisi, ben Ronaldo’yu nereden tanıyayım? Çıktılar yürüye yürüye beş attılar, biz de Çin’e üç atıp çıktık. Ama o bağnaz düşünceyi yine tatmin edemedik.

İkinci turda ev sahibi Japonya ile eşleştik. Ümit Davala’nın kafa golüyle 1-0 kazandık, tesadüf dediler. Bizim her maçtan önce bavulumuz hazırdı, yenilirsek geri döneceğiz, kazanırsak başka bir şehre gideceğiz. Biz başka şehre gittik, Senegal’i altın golle 1-0 geçtik, ‘bizimkiler’ konuşmaya devam tabii…

Yarı finaldeki Brezilya maçında da iyi oynamıştık ama Ronaldo’nun burnuna yine engel olamadık. Maç farka da gidebilirdi ama kazanabilirdik de. Hiç unutmuyorum, Alex’in jübilesine gittiğimde biri gelip “Beni hatırladın mı?” dedi. “Dünya Kupası’nda dört arkadaşın birinin peşinden koşuyordu ya, o bendim” diye devam etti. Denilson’muş, kilo almış, o yüzden tanıyamadım.

O maçtaki golü nasıl yorumlarsınız?

Benim yatmam, topa dokunmam bile mucize. İşin ilginç tarafı, maçtan önceki akşam oturduk; Fatih Akyel, Alpay, Ümit, Bülent falan konuşuyoruz. Rakip kim, Brezilya. Diyoruz ki Ronaldo makas yapar, topu çeker, açılmayın. Baba yine makas yaptı, bizimkiler bir karıştı, adam girdi burunla golü attı. Maçtan sonra dedim ki: “Ne oldu? Adamın ne yapacağını biliyorduk?” Ama işte o da öyle topçuydu. Adamın ne yapacağını biliyorsun ama önlem alamıyorsun. Çok önemli santrforlara karşı oynadım ama kesinlikle en iyisi oydu.

Üçüncülüğe rağmen eleştiriler devam ediyordu. Sokaklar ise coşku doluydu…

Kore’yle oynadığımız maçın ardından üçüncülük apoletini takıp İstanbul’a uçtuk. Dönüşümüz gerçekten muhteşemdi, yüz binlerce insan sokaktaydı. Otobüsle Taksim’e gittik. Her yerde Tarkan’ın bize yaptığı şarkı çalıyordu. Hatta akşam Tarkan canlı olarak tekrar söyledi. Bana göre Türk futbol tarihinin en büyük başarısıydı ama döndükten sonra bile o aşağılık söylemleri duymaya devam ettik. “Kimi yendiler ki? Hangi Avrupa takımıyla oynadılar ki?” gibi sözler söyleyecek kadar küçülen insanlar maalesef hâlâ günümüz medyasında da söz sahibi olmaya çalışıyorlar. “Bu insanlar Dünya Kupası üçüncülüğünün ne kadar büyük bir iş olduğunu, ömürleri yeterse otuz yıl sonra anlayacaklar” demiştim. Bu sürenin yarısı geçti. Bir daha Dünya Kupası’na katılabildik mi?

Neden olmadı?

2002’den sonra ülke futbolunun gelişimi için yapabileceklerimiz vardı; biz bunları kaçırdık. Ronaldo’nun ne yapacağını biliyorsun ama önlem alamıyorsun. Karşılıklı oynadığım en iyi santrfordu. O turnuvada final oynayan Almanya, kurduğu akademilerle 2014’teki şampiyonluğun temelini attı, şampiyon kadroda o akademilerden çıkan 17 futbolcu vardı. Buna Almanların mı daha çok ihtiyacı vardı yoksa bizim mi? Almanların gözünü bağlasan yine yarı final oynuyorlar. Ama o atılımı yaptılar. Biz hiçbir şey yapmadık. Takımı gençleştireceğiz dedik, 29-30 yaş civarındaki oyuncuların neredeyse hepsini kadrodan çıkardık. Bizim değişimden anladığımız bu oldu. Aynı yıllarda Milan, Avrupa’nın en yaşlı takımıyla önüne geleni yeniyordu. Tabii ki gelen kardeşlerimizin çoğu çok yetenekli isimlerdi ancak bu değişimler bir anda yaşanmaz, büyüklerle gençler kaynaştırılarak yapılır. Euro 96’ya giderken yaşadığımız süreç de buydu, belki hepimizi bir anda takıma koysalar dağılırdık.

Dünya Kupası’nın Türkiye adına en çok öne çıkan isimleri takımlarında kaldı. Galatasaray’da Hasan Şaş, Beşiktaş’ta İlhan Mansız, Fenerbahçe’de siz. O sezon neden yurtdışına gitmediniz?

Kupa biter bitmez Manchester United ve Arsenal geldi ama sonraki sezon için. Dediler ki ön mukavele yapalım, seneye bizde ol. Fenerbahçe’yle olan sözleşmem sezon sonu bitiyordu çünkü. Ben ikisiyle de ön mukavele yaptım, ocak ayında resmi imzayı atacağım ama nereye? Arsenal mi Manchester mı? Ocak ayında ilk Arsene Wenger’le görüşmeye gittim ama onun bazı tutumlarını ve davranışlarını beğenmedim. Tam Manchester United’a imzayı atıyordum ki Barcelona’dan aradılar. Menajerim Pini Zahavi, “Joan Laporta başkan seçildiğinde seni almak istiyor. Şu anda takımın başında Radomir Antic var, Laporta seçilirse Guus Hiddink ya da Ronald Koeman gelecek. Üç teknik adam da seni istiyor. Ne diyorsun?” dedi. Diyecek bir şey yok, Barcelona benim hayalim. Tek sorun, Manchester’la yaptığımız ön mukavele. Pini, “Sen istersen ben onu feshederim” dedi. 2003 Konfederasyon Kupası bitene kadar Barcelona seçimlerini bekledim. Laporta kazandı, Sandro Rosell gelip İstanbul’da imzayı attırdı bana.

Wenger’in tutumundaki sorun neydi?

Bizi davet etti, gittik. Pini, ben ve o; oturduk konuşuyoruz. Wenger, “Seni önce kayınbiraderimin menajerlik şirketine göndereceğiz” dedi. Ben safım, anlamıyorum, Pini tabii biliyor, “Tamam, biz gideriz ama önce sözleşmeyi yapalım” dedi. Wenger, “Ben Rüştü’yü tekrar izlemeye göndereceğim birini” deyince ben hassas davranıp “Sen beni bilmiyorsan neden alıyorsun?” dedim. “Yok, o anlamda değil, son durumunu görmek için” diye cevapladı. Aslında adam haklı, sakatlıktan çıkmışım. Ama yine de direttim, istemiyorum dedim. Pini, “Sakin ol, biz gidelim” dedi, Wenger’in yönlendirdiği yere gittik. Orada kayınbiraderi resmen bizden para istedi. “Bu iş olursa bu kadar alırım” vesaire… Ben alışık değilim böyle şeylere ki hayatımda hiç menajerle de çalışmamışım, benim ilk menajerim Pini’dir.

Fenerbahçe tarafında neler yaşandı?

Başkan Aziz Yıldırım ve o dönem yönetimde olan Cemil Turan’a “Barcelona’ya gideceğim, sözleşme yaparsak hiç olmazsa bonservis getiririm” dedim. “Gidemezsin” deyip imza da atmadılar. Bedavaya gitmiş oldum.

Barcelona’ya dönersek…

Biz imzayı attık ama ne Hiddink geldi, ne Koeman geldi, ne Antic kaldı; Frank Rijkaard geldi. Amerika turnesi benim için çok güzel bir başlangıçtı aslında ama İspanya’ya döndüğümüz zaman işler değişti. Rijkaard “Ben seni oynatmayacağım, Avrupa maçlarında oynarsın, ihtiyaç olunca lig maçlarına da çıkarsın ama birinci kalecim Victor Valdes” dedi. “Peki” dedim.

Mantıklı bir karar mıydı sizce?

Baktığın zaman başkan beni seçim kampanyasında kullanmış, büyük transfer olarak gitmişim oraya. Mesele yabancı sınırıysa; kural 3+1’di ve bizde Ronaldinho, Rafael Marquez, Saviola ve ben varız. Diğer üçünü oynattığında beni yedek bırakırsın, saygı gösteririm. Ama onlar yokken de oynatmadı. İlk sezon bittikten sonra Nihat Kahveci’nin davasını emsal göstererek İspanyol statüsünde oynamaya hak kazandım. Bu arada İspanyolcayı da yüzde seksen öğrenmiştim; saha içinde hiçbir sorun yok, özel hayatta da İspanyollarla sohbet edecek duruma gelmiştim. Çin’e gidip döndük, Rijkaard “Ben yine seni oynatmayacağım” dedi. Bu sefer “Niye?” diye sordum, “Kararım öyle” diye yanıt verdi. Milli takımın başındaki Ersun Yanal, bir yıl boyunca beni Barcelona’da yedek oturmama rağmen oynatmıştı. Orada kalırsam ya milli takımda oynama şansım kalmayacaktı ya da oynasam bile haksızlık olacaktı. Ersun Hoca’ya Barcelona’yı bırakıp oynayacağım bir yere gideceğimi söyledim, “İyi olur” dedi. Neticesinde ailecek düşündük, dedik ki “Fenerbahçe’ye dönelim.”

Başka teklif?

Vardı. İngiltere’den de İspanya’dan da teklifler geldi ama ben göçebe yaşantıyı çok seven biri değilim. Fenerbahçe’ye kiralık olarak gelirken “Seneye Rijkaard giderse dönerim, gitmezse dönmem” diye düşünmüştüm. İkinci yıl da kiralık geldim, üçüncü yıl bonservisimi aldım.

Fenerbahçe’deki ikinci döneminizde üç yılda iki şampiyonluk yaşadınız ama sizde en çok iz bırakan, herhâlde Denizli’de kaçan şampiyonluktur…

Bir sezonun emeğini tek doksan dakikaya bırakmıştık. Bir kaza olma ihtimali kimsenin aklında değildi maçtan önce. Hatta devre arasında bile. Tamam, maç 0-0’dı, kendi aramızda “Arkadaşlar iyi oynamıyoruz, toparlanalım. Bu işin şakası yok” diyorduk ama yine de böyle bir son gözümüzün önüne gelmiyordu. Nitekim ikinci yarının başında biraz toparlandık ama Denizli de can derdinde baba, düşmemeye oynuyorlar. Kazanamayınca mahvolduk. Hani bazen bir olay yaşarsın, bu hayal mi gerçek mi diye gidip gelirsin ya, öyle bir süreç yaşadık. Ben o maçtan sonra bir ay evden çıkmadım, acımı içimde yaşadım. O bir ay boyunca ne yaşandı, inanın hatırlamıyorum.

Beşiktaş’a transferiniz nasıl gelişti?

Fenerbahçe’de bitiririm diye düşünüyordum, hep de öyle kurguladım aslında. Ama bazı olaylar beni farklı yönlere itti. Hep söylerim, o dönem Fenerbahçe’de yaşanan gelişmeler neticesinde kulüpten ayrılmam kesinleşince bana kapısını açan Beşiktaş’tır. Onlar “Sen bizim de kaptanımızsın. Buyur, gel” dediler. Hiç hesapta olmayan ama yaşanması gereken bir süreç gelişti.

Peki neydi o olay?

Aziz Bey’e iki yıl daha oynayıp futbolu orada bırakmayı istediğimi söyledim. Bana vermiş olduğu cevap “Bir yıl” oldu, bununla birlikte “Ama sana jübile yok” sözünü kullanması beni derinden yaraladı. Ben 12-13 yıl boyunca Fenerbahçe’ye hizmet etmiştim. Aziz Yıldırım’ın bu düşüncede olduğunu görünce yapacak pek bir şeyiniz olmuyor zaten.

Pişman değilsiniz herhâlde?

Pişmanlık duyacağım bir hareket yapmadım. Bu hareketi yapmaya yönlendirildim zaten. Futbolu mu bıraksaydım? Ben Beşiktaş’a geçtim, beş yıl daha oynadım. Bazen elinizde olmayan sebeplerden dolayı yapmanız gerekenler vardır. Sonuçta güzel şeyler oldu. Lig ve kupa şampiyonlukları yaşadım Beşiktaş’ta.

Kariyerinizin son kısmında Euro 2008 macerası da var. O tarihi maçların arasında gözden kaçan bir detay, Hırvatistan maçının sonunda Klasnic’i teselli etmeye gidişiniz…

Biz devre arası kamplarını Antalya’da yapardık, o da takımı Werder Bremen’le birlikte Antalya’ya gelirdi. Hiçbir zaman hazırlık maçlarında bana gol atamamıştı. Az çok Türkçe de biliyor, “Ben sana ne zaman gol atacağım abi” derdi bana. İlk golünü de Euro 2008 çeyrek finalinde attı. Ben empati yapmayı seven bir insanım. Kendi sevincimi yaşarken karşı tarafın üzüntüsünü de anlarım. Ama futbolun özü budur. Kazanırken de kaybedenleri teselli etmesini bileceksin.

Fulvio Collovati, “1982 Dünya Kupası’nı kazanan oyunculardan oluşan bir WhatsApp grubumuz var. O grupta bir tek Zoff yok, o da WhatsApp’ın ne olduğunu bilmiyor” demişti. Siz de 2008’de bambaşka bir jenerasyonun yanındaydınız. Bir kuşak çatışması var mıydı?

Vardı. Bu kuşak farkının oluşmasının en büyük sebebi de teknoloji. Teknolojide yaşanan devrim, kişilerde de yaşandı. Hep söylerim, şu telefon her ne kadar dünyayı küçültse de kişileri birbirinden uzaklaştırıyor. 2008’den örnek vereyim, milli takım kaptanıydım. Benim iki odam vardır. Biri yattığım, diğeri takımı topladığım oda. Takımın toplandığı odada PlayStation, okey takımı, tavla, iskambil kâğıdı vardır. Akşam yemekten sonra 16-18 kişi mutlaka oraya gelir. Oyun oynamak için de gelen olur, sohbet etmek için de. Biz sadece oyun oynamayız orada. Üç gün sonraki maçı konuşuruz, antrenmandaki olayı konuşuruz, kamp içerisindeki durumu değerlendiririz, hedeflerle ilgili konuşuruz. Bu ortamın yaşandığı son dönemdir o dönem. Sonraki dönem, şimdiki birçok hocanın bu değişme ayak uyduramayıp zorlandığı dönemdir. Jenerasyonun değişimine ayak uyduramayıştır.

2016’da niye başarılı olamadık? Sebep budur. Futbolun içerisindeki idari ve teknik birimlerin, değişen jenerasyona ayak uyduramayışıdır. Bizler “Vatan Millet Sakarya” diyen insanlarken şimdiki futbolcu topluluğu senden gözle görülen basit bir şey istiyor ekrandan. Bana göster ki bunu yapayım diyor. Ona bunu göstermezsen, yapmıyor. Bu hâle evrimleşen bir futbolculuk var, bunu da takip etmen lazım. Egolu, kendini tatmin eden teknik direktör felsefesi dünyada kalmamıştır. Değişimi yakalayıp değerlendirenler ayakta kalacak, diğerleri ise yok olmaya mahkûm olacak. Bu bir süreç.

Röportaj: Atahan Altınordu & İlhan Özgen

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Bir Efsaneydi

Bir Efsaneydi

8 saat önce
İlk Adım

İlk Adım

4 gün önce
Karakter

Karakter

5 gün önce