Bir Zamanlar İstanbul’da

Pierre Van Hooijdonk, kariyerini, Türkiye günlerini ve Türk futboluna dair gözlemlerini Socrates'e anlattı.

29 Kasım 2017

Foto: Depo Photos

Her yaz transfer haberlerinde adı geçenlerden biriydi Pierre Van Hooijdonk… Ve bir gün imzayı attı. Gelişi gibi sonrası da olaylıydı. Önce günlerce adını sayıklayan medya, sonrasında düşmanlarından biri hâline geldi. Kendi ifadesiyle ‘yalanlarla savaşmak zorunda’ hissetmişti. Maradona muamelesi görerek itildiği soyunma odasından Pierre van Hooijdonk olarak çıktı.
Tecrübeli isim, sözünü kimseden sakınmadan geçirdiği Türkiye günlerinde her şeyiyle kendini gösterdi. Daha sonra buralara yolu düşecek vatandaşları Dirk Kuyt ve Wesley Sneijder gibi, o da Hollanda futbolunun rahle-i tedrisinden geçmişti. O topraklardan çıkan birçok ayak gibi o da işleri daha az tercih edilen yoldan yapmayı seçmişti ve bütün farkı yaratan bu oldu. Türkİye futbolunun kaos yaşadığı bir dönemde onu andık, aradık. Ne şans ki telefona cevap verdi. Hattın ucunda bir zamanların ‘Aziz Piyer’ var. siz de sesini hemen tanıyacaksınız.

Kariyerinizin zirvesindeyken, Feyenoord sonrasında neden Fenerbahçe’yi seçtiniz, kararınıza etki eden faktörler nelerdi?

Çünkü daha önce Türkiye’de oynamış olan arkadaşlarımdan güzel anılar işitmiştim. Bir önceki sezon Şampiyonlar Ligi’nde Fenerbahçe ile oynadığımız maçta stadyumdaki atmosfer gerçekten hoşuma gitmişti. Teklif geldiğinde bunun benim için güzel bir meydan okuma olacağını düşündüm, bu yüzden kabul ettim.

Türkiye’de yabancı futbolcu olmak nasıldı? Oynadığınız diğer şehirlerle İstanbul’u kıyaslayabilir misiniz?

Yaşam şartları konusunda İstanbul uzak ara en iyisiydi. Özellikle iklim müthişti. Örneğin Lizbon’da olduğum dönemde çok şanssızdım çünkü tarihin en yağmurlu dönemine denk gelmiştim, gerçekten inanılmazdı. İstanbul’un kültürel yapısı, yemekleri ve alışveriş imkânları yabancı bir futbolcu için cazipti.

Fenerbahçe’ye geldiğinizde çok genç bir kadro vardı. Takımdaki en tecrübeli oyunculardan biri sizdiniz ama muhtemelen Türkiye futboluna dair pek malumatınız yoktu. O sene, takıma liderlik etmeyi nasıl başardınız?

Şaşırmıştım. Tecrübeli oyuncular da vardı ancak Christoph Daum onlardan kurtulmaya çalışıyordu. Genel anlamda gençlerin ön planda olduğu iyi bir ekiptik. Türkçe konuşamıyordum fakat takımdaki bazı oyuncularla Almanca iletişim kurabiliyordum. İngilizce veya Almanca bilmeyen oyunculara bir şeyler söylemek istediğim zaman tercüman kullanıyordum ve maalesef bu biraz mesafeli bir durum yaratabiliyordu. Genel olarak nasıl bir insan olduğumu herkesin kolay anladığını düşünüyorum. Geldiğim ilk gün bir toplantı vardı, takım arkadaşlarım ve teknik heyetle tanıştık. O gün, herkes bana Maradona muamelesi yapıyordu ama ben sadece buraya yardım etmeye geldiğimi onlara anlattım.

Türkiye’de oynadığınız ilk maçta İstanbulspor’a 3-0 kaybetmiştiniz. Maçtan sonra kaleci Robert Enke Almanya’ya geri döndü. O günlerde Fenerbahçe’ye gelmenin yanlış bir karar olduğunu hiç düşündünüz mü?

Hayır, düşünmedim. O yıl oldukça zor geçmiş olabilir, takım o maçta dağılmıştı ama işin iyi yanı, bir hafta içerisinde çok fazla maçımız olmasıydı. Bu sayede gidişatı değiştirebildik. İkinci hafta Trabzonspor ile oynadığımız maç kritikti. Golü de ben atmıştım. Belki de sezonun bizim adımıza en önemli maçıydı.

Şampiyon olduğunuz sene enteresan bir istatistiğiniz var. O yıl, Ekim ayına kadar üç sarı kart gördünüz. Bir kart daha gördüğünüz takdirde ceza alacaktınız. 24 hafta boyunca karttan uzak durmayı nasıl başardınız?

Aslında sadece riskli müdahalelerden uzak durdum. Genelde forvet oyuncularının 10’da 9’u sinirlendiği için sarı kart görür. Bir sarı kart daha görürsem bir sonraki maçta oynayamayacağımı biliyordum bu yüzden kendime “Tamam, o hâlde böyle bir şey yapmayacağım” dedim ve soğukkanlılığımı korudum. Sadece işime ve gol atmaya odaklandım. Karta neden olacak herhangi bir şey için hiç kimseye fırsat vermedim.

O dönem sıklıkla teknik direktörün taktiklerini ve yaklaşımlarını eleştirdiniz. Genel anlamda Daum’un performansını nasıl değerlendirirsiniz?

Çok da sık eleştirmedim. Evet, ara sıra tartışmalarımız olurdu ama genel olarak, o iyi iş çıkardı. Özellikle, takıma bana göre çok şey getirmeyen eski oyuncuları yenilerle, daha gençlerle değiştirmesi ona karşı olan düşüncelerimin değişmesinde etkili oldu. Yeni oyuncular, gençler çok daha çalışkandı, bu da kulüpte havanın olumluya dönmesini sağladı. Tüm bunlar Daum sayesinde gerçekleşti.

Özellikle Kadıköy’deki maçlarda yoğun bir atmosfer oluyor. O ortamda hiç baskı hissettiniz mi?

Aslına bakarsanız, bu her zaman bir soru işaretidir. Çünkü insanlar hep şöyle düşünür: “Önceki takımında çok gol atmış, burada da o kadar atar.” Ama bana göre, durum oldukça farklı. Türkiye’de her şey dramatik ve çabuk bir şekilde değişebiliyor. İnsanlar attığınız golleri çok çabuk unutuyor ve bir anda yaptıklarınız tarih olabiliyor. İşte o zaman “Yeni bir forvete ihtiyacımız var” diyorlar. Özellikle Trabzonspor ve Diyarbakırspor maçlarında attığım gollerden sonra kendimi kanıtladım, herkes gol atabileceğime inandı ve bunun da bana çok yardımı oldu. Taraftarların sahip olduğu bu yeni bakış açısı, baskıyı da ortadan kaldırdı.

Türkiye’de kullandığınız ve çok tartışılan ‘kaliteli Türk medyası’ kavramını biraz daha açar mısınız?

Bence herkes ne demek istediğimi anlamıştı. Çok şaşırtıcı bir şey söylemedim. Maalesef Türkiye’deki medya küçük şeyleri büyütmekten ve yalanları gazete sayfalarına taşımaktan çekinmiyor. İngiltere’de oynadığım dönemde de medya ilgisinin aynı şekilde olduğunu görmüştüm. Ancak taraftarlar hâlâ gazetelerde yazanlara inanıyor, medyanın etki gücü yüksek. Kendini yalanlardan korumazsan insanlar seni yanlış tanıyor zira gazetelerde yazanların çoğu zaman gerçekle hiçbir ilgisi olmuyor. Bazen gazetecilerin bunu neden yaptıklarını düşünüyorum ama yanıt bulamıyorum.

1974 mü, 2010 mu? Hangi Hollanda takımını tercih edersiniz?

2010 demeliyim. Herkes 74 olarak düşünebilir; o jenerasyon, oyunu çok değiştirdi ama 2010’un daha takım olduğunu söylemeliyim. Şu an mücadele eden bir ekip için işleri zorlaştırabilecek çok fazla takım var. 1974’te bu türden çok fazla takım yoktu. Son Dünya Kupası’ndaki birçok takım favoriler için işleri oldukça zorlaştırdı, puanlar aldılar ve hatta favorileri yendiler. Eskiden pek böyle değildi. Eski takıma saygısızlık ettiğimi düşünmeyin, harika bir futbol oynuyorlardı.

*Bu röportajın tamamı, Socrates’in Mayıs 2015 sayısında yayımlanmıştır. Eski sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Onur Erdem

Onur Erdem
Bilgi Üniversitesi Uluslararası Finans bölümü mezunu. Haberciliğe Radikal'de başladı, 2008-2015 yılları arasında NTV Spor'da çalıştı. Kuruluşundan beri Socrates'in yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor.

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN