Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolBir Kuşun En İyi Öttüğü Yer

Tamika Catchings kadın basketbolu için bir sembol. Cem Pekdoğru, yarım kalan bir yazıdan yaklaşık bir yıl sonra Catchings'le konuştu.

“Bir kuş en iyi kendi soyağacında öter” demiş Jean Cocteau.

Ben de Tamika Catchings’i anlatmaya buradan, Alejandro Jodorowsky’den ödünç aldığım bu alıntıdan başlamıştım. Bu soyağacı onu Kobe Bryant’la, yetmişli yılların Sixers yedeklerinin oturduğu bir sırada buluşturmuştu. Harvey Catchings ve Joe “Jellybean” Bryant, Dr. J yüzüğüne kavuşmadan önce NBA’den sürgün edilmiş, birkaç sene sonra ise bu kez Avrupa’da, İtalya sınırları içinde buluşmuşlardı. Ama size bunları çoktan anlattım; bir ESPN belgeseli vesilesiyle karşılaştığım o fotoğrafın çevresine, bu derginin Kasım 2016 sayısı için bir yazı yazdım.

“Geniş bir Afro-Amerikan ailenin ‘sıradan’ bir turistik fotoğrafı gibi duruyor; beş çocuk, iki anne ve kadrajdan çıkmakta geç kalmış bir baba. Çocuklar Kolezyum’u arkalarına almışlar ve fotoğraf çekimiyle hiç de ilgileniyormuş gibi görünmeyen yetişkinlerin arasında pozlarını veriyorlar.”

O gün yazıyı daha ileriye taşımak istemiştim. Tamika Catchings’in bana nasıl da Danièle Huillet’yi anımsattığını anlatıp biraz günah çıkaracaktım. Olabildiği kadar… Görünürde bir Tamika Catchings yazısı olan bu yazıda, WNBA tarihindeki bir düzine rekorun, dört Olimpiyat altınının sahibi olan kadına biçtiğim rol neydi? Bir Bryant & Catchings yazısında yer almak ve orada olduğunu –büyük harflerle– hatırlatmaya çalışıp durmak. Gerçek olan buydu, Straub & Huillet filmlerinin aslında “STRAUB… ve Huillet” filmleri olmadıklarını anladığım günden bu yana aslında pek de yol kat etmemiştim.

Tüm o filmlerin her köşesine dokunan yeni bir Huillet ile bir Pedro Costa filminde tanışmıştım. Sicilia’nın kurgu masasında bir gülümsemenin nerede başlayıp nerede bittiğini çözmek için saatlerce uğraşan, yapacağı kesmeye karar verirken birinci önceliği uzaktaki bir kuşun ötüşünü “katletmemek” olan Huillet ile… Kocası kapının önünde hiç durmadan volta atarken; Bresson, Fortini, Karajan, Aquinas ve en çok da kendisiyle ilgili sonu gelmez hikâyeler anlatırken; “sanatçılar” sözcüğünü kendisinin de üyesi olduğu bir centilmenler kulübü gibi vurgularken, beynini, gözlerini ve kulaklarını açık tutmak için müthiş bir sebat gösteren o kadının yasını tutmaya başladığımda, öldüğünden habersizdim.

Tamika’nın yasını tutmayı asla düşünmeyecektim, onunki öyle bir hayat değildi. Ama bir yerlerde, yarım kalan yazının yasını tutuyordum.

Mart ayında, Laureus’un iyi niyet elçileri arasında yer alan sporcuların Almanya’daki iletişimini yürüten Bärbel, Socrates Magazin’in “Umut” temalı sayısında Tamika Catchings’e de yer vermemizden mutluluk duyacaklarını söyledi. Fatih, bu röportajı benim yapmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Tamika o sırada NCAA Turnuvası maçlarını yorumlamak için Amerika’yı turluyordu. Menajerleri bu yüzden röportaj için bir araya gelmemizin mümkün olmayacağını söylediler ama konferans araması için bir numara paylaştılar.

Aradan bir hafta geçti. Turnuvada Final Four vakti gelmiş, Tamika’nın mesaisi de bitmişti. Evine, Indiana’ya dönmüştü. Ama bir hafta sonra “büyük açılış” vardı. Şehirdeki uğrak yeri olan çay dükkânı Tea’s Me Cafe’nin işletmesini devralmaya karar vermişti bir süre önce. İşine saplantılı bir şekilde bağlı olduğu için kariyerinin sonuna kadar ertelediğini itiraf ettiği evlilikten sonra ikinci büyük karar: Şehrin göbeğinde, 22. Cadde’de bir çay dükkânı.

 

Konferans araması için numarayı tuşluyoruz. Görüşmemizin 15. dakikasında, tüm bunlar olurken dükkânda büyük bir telaşenin ortasında olduğunu fark edeceğim. O ana kadar pek de kayda değer bir şey yaşanmıyor. İlk kırk saniyede, araya girebileceği bir es vermeden, kendimi ve dergiyi takdim etmek için ezberlediğim acemi sözcüklere boğuyorum onu. Servis edilmeden önce fazla bekletildiği duyumsanan bir “Thank you guys for having me” ile karşılık veriyor. Rufus Wainwright’ı saymazsak bugüne kadar söyleştiğim her Amerikalı gibi, onun için de kolej basketbolundan yola çıkan bir girizgâh akıl etmiştim – birazdan onu duyacak. (Amerikalılar arasında sözsüz bir anlaşma olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor: Kolej sporları hakkında konuşabilen bir Avrupalı takdir edilmeli.) Maryland’daki turnuva maçlarından bahsediyorum, yorumculuğun nasıl bir deneyim olduğunu soruyorum. ESPN’den gelen teklife hazırlıksız yakalandığını ama böyle bir şeyi denemeyi kendini bildi bileli istediğini ve sonunda da çok keyif aldığını söylüyor. İşitme kaybıyla doğan, ilkokulda konuşmasıyla dalga geçen çocuklara tepki olarak çevresindekilerle iletişim kurmayı bir süreliğine kesen, üniversite yıllarından önce birkaç kez işitme cihazlarını fırlatıp atacak raddeye gelen biri olarak ulusal kanalda yorumculuk yapmasının, hayatım boyunca yaptığım ve cesarete yorduğum her şeyden daha cesur olduğunu düşünüyorum.

Bu düşünceyi ve yanındaki başkalarını içimde tutuyorum. Telefonun ucundaki bir sesle yakınlık kurmak, hiçbir zaman becerebildiğim bir şey olmadı. Ve kişisel konulara girmek için o yakınlığa ihtiyaç duyuyorum. Rufus’a annesinin ölümüyle nasıl hesaplaştığını, ona söylediği ilk ninniyi hatırlayıp hatırlamadığını sormadan önce gözlerinin içine bakmış, güvende hissetmiştim. Tamika’nın sevimliliği hakkında duyduğum her şeye rağmen, bu soru için erken olduğundan eminim.

Onun yerine, Tennessee yıllarındaki koçu Pat Summitt’i ve cenaze töreninde okuduğu mektubu soruyorum. Summitt’in onlardan yalnızca basketbol sahasında değil, sınıfta da harika olmalarını istediğini söylüyor. “Toplum için de harika şeyler yapmalıyım,” diyor, “Pat’in ismini duyduğumda kendime bunu hatırlatıyorum. Yaptığım her işe yüzde yüzümü vermem gerektiğini.”

Sesinde bir titreme hissediyorum. Ama bunun işitme eksikliği olanlara özgü bir ses titremesi mi, yoksa kişisellikten kaçmaya çalışırken sohbete dâhil ettiğim –ve şimdiden pişman olduğum– müteveffa koçunun hatırasına bir reaksiyon mu olduğundan emin değilim. İkinci ihtimal beni hem üzüyor, hem de röportajın geri kalanı için endişelendiriyor. Ama o an için bu duygulara üstün gelen başka sorular var: “İşitme eksikliği olanlara özgü bir ses titremesi diye bir şey var mı? Bunun böyle, beynimde tanımlı bir biçimde bulunması beni kötü bir insan yapar mı?” Kötü bir insan mıyım, bilmiyorum ama kötü durumdayım. Curb Your Enthusiasm’de, tekerlekli sandalyedeki arkadaşına golf oynamayı bıraktığı yalanını söyleyen Larry bile böyle bir çukura düşmemişti.

Kendimden şüphe ettikçe, meselenin etrafında dolaşmaya devam ediyorum. Kolej kariyerinin sonunda yaşadığı çapraz bağ sakatlığından nasıl geri döndüğünü soruyorum üçüncü soruda; çaylak sezonunuza riskli görünen bir 3. sıra seçimi olarak girmiştiniz ama sezon sonunda, Indiana Fever başta olmak üzere, tüm lige size duydukları güven karşılığında büyük bir hediye vermiştiniz diyorum. Güzel bir soru aslında. Ama noktayı bir türlü koyamıyorum, en sonunda sakar bir şekilde “Kariyerinizi tehdit eden bu sakatlıktan ayağa kalkmanızı sağlayan gücü nereden buldunuz?” diye bitiriyorum.

Acımı sonlandırmaya karar veriyor.

“Ben işitme ve konuşma problemleriyle doğdum. Küçük bir kızken, çevremdekiler benimle çok fazla alay ettiler. Geri dönüş için bulduğum o güç de esasında o günlerden geliyor. Tüm o çocukluk deneyimleri, yaşamımın ileri safhalarında yaptığım her şeyde olağanüstü kararlı olmamı sağladı. Sporda ve derslerimde başarılı olmak istiyordum, okuldaki çalışkan ve zeki kız olmak istiyordum ki alay edemesinler.”

Buna ihtiyacı yok ama yardımıma koşuyor. Hiç lüzumu yokken, gerçekleri dillendirme görevini bu defalığına üzerimden alıyor. İşitme ve konuşma problemleriyle doğduğumu biliyorsun, diyor, zaten “Umut” temalı derginizde de bu sayede yer bulabiliyorum. “Catch the Stars” adındaki vakfımı mümkün kılan da buydu, orada tanıştığım çocuklarla bu sayede iletişim kurabildim. O hayatlara dokundum, Indiana’daki bir dolu insanın hayatına dokundum. Onlar için kullan-at bir ilham hikâyesi olmakla yetinmedim, bizzat hayatlarına nüfuz etmeyi seçtim. Bunun karşılığında her biri, işitme ve konuşma problemleriyle doğup bir süper yıldıza dönüşen o kadını tanıdığı için, bu hikâyeye ortak olduğu için mutluluk duyuyor. Ve sesimin ne zaman, hangi sebeple titrediğini düşünmeleri gerekmiyor.

Öyle demese de, bunları diyor. Böylece röportajın ikinci kısmına geçiş yapıyoruz. Belki yoksunluktan sevgiye adım atıyoruz.

Basketbol sahasını çocukluğunda iyileştirici/sağaltıcı bir yer olarak görüyor olabilir miydi? “Evet,” diyor, “eminim ki hepimiz büyürken küçük sığınaklara ihtiyaç duymuşuzdur. Etrafımızda olan bitenden bağımsız olarak huzurlu hissettiğimiz bir yer aramışızdır. Basketbol sahası benim için bir sığınaktı. Hatıralara döndüğümde, genç bir kız olarak öfkeli günlerim, mutlu günlerim, deliye döndüğüm ya da karalar bağladığım günler hayal meyal beliriyor. Ama en huzurlu günlerimi gözümün önüne getirmeye çalıştığımda, hepsinin o sahanın üzerinde olduğunu fark ediyorum. Her şeyden soyutlanırdım ve sadece top oynardım.”

Yazıda da adı geçen Italian Imports belgeselinden, Tamika ve Kobe’yi babalarının peşinde, Roma’nın turistik mahallelerinde buluşturan yıllardan söz etmeye başlıyorum. Kobe için de aynı şeylerin geçerli olduğunu söylüyor: “Benim işitme problemlerim gibi, onun da büyüme sancılarını şiddetlendiren şeyler vardı elbette. Amerika’ya temelli geri dönmüştü ama İtalya günlerinden miras kalan aksanı, etrafındaki çocuklar için kolay bir hedef olacağı anlamına geliyordu. Okulda onunla da alay ediyorlar, farklı olduğu için Kobe’yi aralarına almıyorlardı. Ama basketbol sahasına ayak bastığımızda, çevremizdekiler her şeyi unutmak zorundaydılar. Okuldaki çalışkan ve zeki kız olmak istemem gibi, bunun için ertesi günkü okuma parçalarını bir gün önceden ezberlemem gibi, sahada da en iyi ben olmak isterdim. Takımı kuran çocuk, ilk olarak beni seçmeliydi. Kobe de böyle düşünüyordu ve ikimiz de onlara başka bir seçenek bırakmadık!”

Sahadaki deneyimlerinin, kabul gördüğünü hissetmesinin dışarıda da işleri kolaylaştırdığını söylüyor Tamika. O hissi hayatında bir sabite dönüştürmeyi çok istiyor ve daha yedinci sınıftayken, babası Harvey’nin izinde basketbolcu olmaya karar veriyor. Odasının kapısında ise şöyle yazıyor: “Bir gün mutlaka NBA’de oynayacağım.” Kadınların profesyonel bir lig kurabileceğini o günlerde tasavvur etmediği için onu suçlayamayız, yahut çocukluğundaki idolü Alonzo Mourning olduğu için. Parke üzerindeki ilk kadın kahramanlarını ancak on yedisindeyken bulabiliyor. Atlanta 96’da altın madalyaya giden milli takımın üç yıldızı: Sheryl Swoopes, Dawn Staley ve Lisa Leslie.

Ve sonunda çocukluk hayallerinde yeri olmayan genç bir ligin genç bir yıldızına dönüşüyor. Ama sahada da çabuk büyüdüğünü gözden kaçırmamalı. Daha üçüncü sezonundayken WNBA Oyuncular Birliği’nin başkanlığına getiriliyor ve bu görevi 2016’ya kadar sürdürüyor. Geçmişe dönüp baktığında en çok gurur duyduğu anlardan birini görevdeki son senesinde yaşadığını söylüyor. Black Lives Matter hareketine destek vermek için lig yekvücut olduğunda ve bu dayanışma karşısında WNBA yönetimi kıyafet yönetmeliği ihlali gerekçesiyle takımlara ve oyunculara verdiği cezaları geri çekmek zorunda kaldığında bir şeyleri değiştirebilecekleri yönündeki inancı tazeleniyor. 12 yılda oyuncular olarak çok büyük kazanımlar elde edemediklerini itiraf ediyor, WNBA hâlâ yeterince saygı görmediği için bir parça suçluluk hissediyor. Ama 2016’daki protestolarda bayrağı kendisinden ve Swin Cash, Ruth Riley, Sue Bird gibi isimlerden devralmaya can atan genç oyuncularla karşılaştığında bütün bakış açısı değişiyor.

“12 takımın ve 144 oyuncunun bir arada durmasından ve her şeye rağmen geri adım atmamasından söz ediyoruz. Bununla elbette gurur duyuyorum. Ülkedeki sosyal sorunların hepimizi etkilediği o günlerde, bu 144 oyuncunun da üzerinde birleşeceği bir mesaj bulmaya çalışıyorduk. Açıkçası bunu gerçekleştirmek beklediğimizden daha kolay oldu. İşte bu noktada Swin ve Ruth ile göz göze geldik, gurur duyacağımız yeni bir oyuncu neslinin varlığını ilk kez böyle somut bir şekilde hissetmiştik. Bu ligi, bu oyunu en az bizim kadar sahipleniyorlardı. Bir adım geri çekilmemizin vakti gelmişti. 2014’te ligle yaptığımız anlaşmayı çok önemsiyorum, orada kazandığımız haklar küçümsenmemeli. Ama artık gençlerin de sorumluluklarını genişletip fark yaratabileceklerini bilmeleri gerekiyordu. Yeni başkanımız Nneka Ogwumike ile gurur duyuyorum.”

Ona Huillet ile olan benzerliklerinden bahsedemiyorum ama her nasılsa George Saunders’tan bahsedecek bir aralık buluyorum. Her şeyin sahip olduğun platformu yükseltmekten, sesini yankılayacak ortamı yaratmaktan ibaret olduğunu söylüyor. Yüksek platformların, büyük megafonların getirdiği sorumlulukları kucaklayan bir kadın var karşımda. Ya da telefonun ucunda.

Kapatmadan, Almanya’daki okuyuculara özel bir şeyler vermem gerektiğini hatırlıyorum. Hazırlık sırasında uğrayan soru düşüncelerini karaladığım kâğıt parçasında, profesyonel kariyerinde Finlandiya, Hollanda ve Norveç dışında Almanya’nın alt liglerinde de birkaç sezon geçirmiş olan eşi Parnell Smith’le ilgili notlar görüyorum. Neyse ki artık yakınlık kurmak için böyle yollara başvurmaya ihtiyaç duymuyorum. NBA’deki temsilcilerimizi düşünüyorum, bir Dirk Nowitzki sorusu beliriyor. Sadakatten söz ediyorum, Mavericks’in 2011 şampiyonluğunu bir yıl sonraki Fever şampiyonluğuna yapıştırıyorum. Tüm kariyerini tek takımla geçiren süper yıldızlar, 20. yüzyıla ait bir fenomen mi? Yoksa bunun değerinin yeniden anlaşılacağına mı inanıyor?

“Benim için bu karar sadece saha içini gözeterek verilmiş bir karar değildi,” diyor. “Bu Dirk için nasıldır, bilmiyorum ama böyle olduğunu tahmin ediyorum. Indiana’da yapma onuruna eriştiğim şeyleri düşünüyorum, vakfımla ulaştığım insanlar ve kurduğum ilişkiler sürekli aklımda. İnsanları tanımaya, arkadaşlıklar kurmaya ve çevrenizdekilerin size verdiği değeri takdir etmeye başladığınızda kalmak daha doğru geliyor. Fever’a çaylak sezonumu kenarda geçireceğimi bilmelerine rağmen yine de beni seçtikleri için minnet duyduğum bir gerçek. Sahaya çıkacağım ilk gün salonun nasıl tıka basa dolduğunu gördüğümde de yeni bir ev bulduğumu düşünmüştüm. Ama bunlar yeterli olmayabilirdi, yine de cazip bir teklif beni ikna edebilirdi. Benim için bu ihtimali ortadan kaldıran, tanıştığım ve hayatlarına dokunduğum o insanlar oldu. Burayı asla kendi rızamla terk etmeyeceğimi biliyordum. Aynı zamanda Fever’a o ilk şampiyonluğu, anısı her zaman diri kalacak o özel şampiyonluğu kazandırma düşüncesi de çok heyecan vericiydi. Dirk de böyle hissetmiş olmalı. Kazanmak için yer değiştirmektense, sıkı sıkıya bağlı olduğunuz bir organizasyonun köşe taşı olmayı ve etrafınıza kurulan bir takımla şampiyon olmayı yeğleyebilirsiniz. Bu da çok insani bir şey.”

O sırada bir Larry Bird esprisi yapıyorum. Kâğıda yazılmış bir espri ama Tamika’yı hazırlıksız yakalıyor, İstanbul’da bir kahkaha duyuluyor. Röportajın geri kalanında da onu böyle hayal ediyorum, yüzünde Huillet’nin yarıda kesmeye kıyamayacağı bir gülümsemeyle.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler