Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

Son Yorumlar

    BasketbolBen Simmons’ı Görme Biçimleri

    NCAA’in yeni yeteneklerinden Ben Simmons’ın bir maçı, bizlere neler anlatıyor?

    24 Kasım Salı akşamı Louisiana State ve North Carolina State basketbol takımları, Barclays Center’daki özel turnuvanın üçüncülük maçına çıkmaya hazırlanıyor. Henüz kimsenin kolej basketbolunu umursamadığı aylardayız. Sezonun erken dönemlerinde takvimi doldurmasına alıştığımız sponsorlu davet turnuvalarından biri bu ve şehir dışından gelen okullarla herhangi bir bağ kuramayan New York ahalisi de maça pek ilgi göstermişe benzemiyor. Spor sayfalarından Ben Simmons’ın şehirde olduğunu, üstelik bir gün önceki Marquette maçından etkileyici sayılabilecek istatistiklerle (21 sayı, 20 ribaund) çıktığını öğrenmişlerdi. Zararı yok. Yeterince iyiyse, bir sene sonra bir NBA takımının formasıyla yine burada olacak.

    Bu maçı ben niye izliyorum ki? Bu soruyu sormak kaçınılmaz. Tuhaf bir iş disipliniyle, sırtımı dik konuma getirip 11,6 inçlik monitördeki (HD bile olmayan) görüntüye sağlıksız bir açıdan bakmaya başlıyorum. Jordan Farmar’ın NBA’e gitmesinin ardından sorumlulukları genişleyen Darren Collison’ın ilk sınavında nasıl iş çıkaracağına bakmak, onun hakkında iddialı yargılar oluşturup insanlara yüksek perdeden aktarmak (satmak?) için yine böyle bir monitörün karşısına geçtiğimde Russell Westbrook ile tanışmıştım. İlk görüşte çarpmamıştı ama tazeliğini kaybetmeyecek kadar güçlü bir andı ve bu “keşif” gününün belleğimde hala büyükçe bir yeri kapladığını hayal ediyorum. Simmons’ın olağanüstü sıradan gözüken takım arkadaşları arasından bir Westbrook çıkma ihtimali hayli düşük. Cevap bu değil.

    Ulus Baker’in Giorgio Agamben’den aktardığı şekliyle, “genelleşmiş bir Tourette Sendromu yaşıyoruz.” Hayatın, arabaların, trenlerin, zamanın akışına şimdi Facebook, Twitter ve Instagram hesaplarımızın “zaman akışları” da eklendi ve bu sürekli inşaat hali içinde kaslarımıza ve kemiklerimize hakim olabilme şansımız külliyen yok oldu. Genç basketbolcularla ilgili fikirlerimi merak eden birkaç arkadaşımın bildiği basit bir kuralım var: Oyuncuyu ilk kez kolej basketbolu ortamında görmek istiyorum; bir maç, 40 dakika. Zira bildiğim tek ortam bu ve yetenek seviyesinin aşırı derecede değişken olduğu lise maçlarında (hele o “oyuncuyu kasetten izledim” geleneğini yaşatan YouTube derlemelerinde) oluşturacağım sağlıksız yargı, yolun devamında kurtulamadığım bir önyargıya dönüşebilir. Gelin görün ki, bu imajlar enflasyonunda sendrom her geçen gün kuvvetleniyor. Kendini sakınmak artık daha güç. “Otuz saniyede NBA’in bir sonraki yıldızı” sizi .gif, .swf ya da Vine formatında orada bekliyor.

    Simmons’tan da kaçamadım. Kötü imajları kovup yerlerini iyi imajlarla doldurmak için acele etmeliydim. Cevap bu. Sezonun beşinci maçında adamımı yakalıyorum. Bir ribaund alıyor ve yere indiği gibi takımını hücuma çıkarıyor, bir asist yapıyor, bir ribaund daha, bir ribaund daha, bir top çalıyor, bir faul yapıyor, bir de blok… İlk yarının bitimine 7:28 kala soluklanması için -belki biraz da ilk dört maçında kendini korumakta güçlük çektiği gözlenen faul düdükleri konusunda bir yardımı olur ümidiyle- kenara alınıyor. Ve henüz şutu yok. Bu maçı izlememin tek sebebi, 752 saniye boyunca sadece bir oraya bir buraya koşmakla yetindi, bir kez olsun çembere bakmadı bile.

    Sahaya dönüyor, 2:28 kala sol dipte, üçlüğün bir adım içinde hareketli aldığı topu nihayet potaya göndermeye karar veriyor. Sonuç: Airball.

    İlk yarı sona erdiğinde, istatistik kağıdına geçmiş tek denemesi de bu olacak. Takımı 33-31 gerideyken henüz sayı bulamadı; 4 ribaundu, 3 asisti, 2 top çalması ve 1 bloğu var. Ama ikinci yarıda kesinlikle ayaktayım. Her şeyden önce, o otuz saniyelik videolarda göremeyeceğiniz bir şekilde kaplıyor sahayı. Boyuna göre oldukça mütevazı bir kanat açıklığı olduğu bilgisini yeniden hatırlatıyorum kendime. (2.08 boya karşılık gelen 2.11 kanat açıklığı, Da Vinci’nin çizdiği Vitruvius Adamı’ndan hallice. Vitruvius Adamı’nın NBA’de pek şansı olmazdı sanırım.) Ve her şey bir göz yanılsaması gibi geliyor. Hiç beklemediğim bir anda, sol dipten sağ çaprazdaki şutöre mermi gibi bir pas çıkarıyor. Böyle bir şeyi daha önce görmediğimden eminim. Belki aynı şiddette bir pasın aynı yörüngeyi takip ettiğini görmüş olabilirim ama oyuncunun gayreti ya da pasın öncesindeki hazırlık süreci gibi faktörler nedeniyle aynı şok edicilikten eser yoktu.

    İkinci devrenin başında bir gün önceki maçın sonundaki LSU hücumu ekrana getiriliyor: 1 sayı gerideki takımını öne geçirme fırsatı Simmons’ın eline geçiyor, hem de iki kez, ancak yine o sahayı enlemesine kateden paslarından birine başvurmayı seçiyor ve son pozisyonu koçunun “Chris Jackson’dan beri bu okula gelen en iyi şutör” dediği arkadaşına hazırlıyor. “Milenyal Abdul-Rauf” şutu kaçırıyor. Zaten gün geçtikçe, takımın başındaki Johnny Jones’un sözüne pek güven olmayacağını idrak edeceğim.

    Tekrar Barclays Center’dayız… Saha kenarındaki ESPN muhabiri, Simmons’ın “LeBron James’ten bu yana gördüğümüz en büyük yetenek” olduğunu söylüyor ve bu tanımlamayı her iki yılda bir “marka değeri” peşine düşmüş bir ESPN çalışanından duyduğumu fark ediyorum. Önceki günün son topunda ya da ilk devrede gördüğümüzse daha ziyade Durantesk (ya da Durantyen) ölçülerde mütevazı bir süperyıldızı işaret ediyor. Gerçi Kevin Durant kolejdeyken hiç de edilgen sayılmazdı. Simmons’tan önce ESPN çalışanlarının LeBron kıyaslamalarına konu olan Harrison Barnes ya da Andrew Wiggins’in tek şutla çıktığı devreleri ise hatırlayabiliyorum. Ama skor üretmediğinde bir hayalete dönüşen Barnes/Wiggins’in o tür maçlarındaki görüntünün aksine, bugünkü maçın ilk devresi Simmons ile dolu.

    Simmons maçı yalnızca altı şut deneyip bir isabet bularak tamamlayacak. Şut mekaniğinin ne kadar kusurlu olduğunu ikinci yarıda denediği o tuhaf yakın atışlar sırasında bile fark edebiliyorsunuz. Dripling sırasında sol elini kullanırken açıkça daha rahat gözüken bir oyuncunun sağ eliyle şut denemesi her zaman tuhaftır zaten… Fakat ben daha çok pas mekaniğini çözmeye çalışmakla ilgileniyorum. Şayet NBA’e adım attığında beraberinde bir şut tehdidi taşıyamamış olursa, nasıl olacak? Çok acayip bir gelişim göstermezse olacak olan da bu, bana sorarsanız ilk iki profesyonel sezonu içinde bir üçlük tehdidi yaratması neredeyse imkansız. Kawhi Leonard örneğini gündeme getirmek cezbedici ama onun iş ahlakına, gelişim obsesyonuna sahip olmanız, onunki gibi bir başarıyı tekrar edeceğiniz anlamına gelmiyor. Her bir Leonard örneğine karşılık, kaç “tutunamayan” hikayesi bulabiliriz? İş gerçekten güç.

    Simmons bir blok yapıyor ve yarı sahayı geçen bir pasla hızlı hücumu başlatıyor. Takım arkadaşı turnikeyi bıraktığında tribündeki bir aileyi ekrana getiriyorlar: Melbourne’deki hayatlarını bırakıp oğullarının ardından New Orleans’a taşınan Simmons ailesi, bugün de Brooklyn deplasmanında.

    San Antonio Spurs forward Kawhi Leonard (2) celebrates sinking a basket against the Dallas Mavericks during the first half of an NBA basketball game, Friday, Feb. 5, 2016, in Dallas. (AP Photo/Jim Cowsert)
    Kawhi Leonard, NBA’e girdikten sonra muazzam bir gelişim gösterdi. (AP Images)

    Hayatını basketboldan kazanmayı kafaya koymuş Dave Simmons’ın Venezuela, Kolombiya ve Kosta Rika’daki ilk denemeleri pek de başarılı olmaz. Vazgeçmek üzereyken, 1988’in Kasım ayında, Dave’in menajeri Oklahoma Üniversitesi’yle bir hazırlık maçı yapmak için ABD’ye gelen bir profesyonel takımdan söz eder ve “Avusturyalılar sana bir şans vermek istiyor” der. Dave maçın başında rakip koç Lindsay Gaze ile tanışır (evet, tabii ki Andrew’un babası) ve 20 sayı atacağı takımın aslında Avustralya’dan gelmiş olduğunu fark eder. Onu Avustralya’da yeni bir hayatın beklediğini, eşini, ailesini ve dostlarını orada bulacağını henüz bilmese de… O dostlardan biri David Patrick; Dave’in takım arkadaşı, Ben’in vaftiz babası. O da Brooklyn’de. Dahası, hepimizin burada olmasının sebeplerinden.

    Bir futbol okulu olarak bilinen ve yıllardır yetenekli çocukların ilgisini çekmekte zorlanan LSU nasıl bir günde “şampiyonların tercihi” oldu? 2011 NBA lokavtı sırasında Houston Rockets için gözlemci olarak çalışan Patrick, yakın arkadaşı olduğunu söylediği Avustralyalı bir oyuncuyla konuşup lig kurallarını ihlal edince işsiz kaldı; rutin Melbourne ziyaretlerinden biri sırasında vaftiz oğlunun potansiyelini kendi gözleriyle gördü ve Amerika’ya döndüğünde LSU’da görevi henüz devralan Jones’un asistan kadrosuna dahil edilen son isim oldu. Bir yıl geçmeden de Simmons, Duke, Kentucky, Kansas ya da Florida yerine LSU’yu tercih ettiğini açıkladı. Bildiklerimiz kabaca bu kadar. ‘Durantesk’ bir seçim mi, yoksa işin içinde bir bit yeniği mi var?

    NC State’in ikizleri Cody & Caleb Martin iyi günlerinde. Henüz ikisini ayırt etmeyi beceremiyorum ama ikisinin de işin içinde olduğunu tahmin ediyorum. LSU’yu skorda tutmaya çalışan ise oyun kurucu Tim Quarterman. Onda NBA kumaşı gördüğünü söyleyen birkaç NBA gözlemcisi olduğunu biliyorum, sezon ilerledikçe sayıları artacak. Altı yıldır ‘Büyük Dans’a katılamayan ve daha alt seviyedeki NIT turnuvasıyla yetinmek zorunda kalan LSU’nun keyifli bir kadrosu var aslında. Simmons ile aynı AAU okulundan gelen uçarı ama yarım akıllı guard Antonio Blakeney mesela… Milenyal Abdul-Rauf bugün dört üçlük atıyor ama takımın asıl keskin şutörü olan Keith Hornsby’nin sakatlıktan dönmesiyle birlikte bir adım geri çekilecek. Henüz sahaya çıkmayan bir diğer isim, ‘undersized’ pivot Craig Victor ise birkaç hafta içinde takımın en güvenilir boyalı alan skorerine dönüşecek. NC State maçının ikinci yarısında onlar yüzünden ayakta değilim belki ama ilerleyen haftalarda durum değişecek.

    Hornsby, ilk maçlarından birinde 25 numaralı takım arkadaşının zahmetsiz ve şok edici mermilerinden biriyle tanışıyor. Simmons’ın sol kanattan driplinge başladığını görünce, alan açmak için sol çaprazdaki üzerine zimmetli ‘catch-and-shoot’ cebini terk edip yayın tepesine yöneliyor. Yardıma giden savunmacısı gibi Hornsby de bu hücumda bir pas almasını pek olası görmüyor. Simmons’ın driplingini ne zaman kesip de pasa karar verdiğini ayırt edemeden topu tam da sağ koltuğunun altında, yani kendine özgü mekaniğinde şut hareketini başlattığı bölgede buluyor: “Boş pozisyondaydım ve şutu soktum. Ama neredeyse kaçırıyordum -pasın büyüsü dikkatimi dağıttığı için.”

    Bir çıkış yolu ararken, aklıma Rajon Rondo geliyor. Aslında Lamar Odom gelmeli ya da genç Boris Diaw belki. (Instagram’da paylaştığı şaraplı-peynirli #ladolcevita fotoğraflarını unutun, Diaw ilk günlerinde Amare Stoudemire’ı gölgede bırakacak kadar atletik bir oyuncuydu.) Rondo’nun kısa bir süreliğine de olsa (2010 ya da 2011 gibi) lig için nasıl bir bilinmeyene dönüştüğünü düşünüyorum. Rondo’nun asistleri o günlerde onu verimli bir hücum oyuncusu yapmaya yetiyor muydu, yoksa çaktırmasa da ‘spacing’ nedeniyle takımı için bir kımıl zararlısı olmayı sürdürüyor muydu? Bu soru tartışılırken, Rondo’nun birkaç adım geriden savunulmasının ona yepyeni pas açıları yarattığı ve böylece hücumu çok daha kolay nezaret altına alabildiği konusu da gündeme getirilmişti. Simmons, en azından yakın bir gelecekte, onu savunurken bırakacağınız fazladan iki metreyi cezalandıracak şutları atamayacak. Fakat bu hileli savunmalardan pas ve penetre alanlarında devşireceği rekabet avantajı, onu Rondo’dan farklılaştırıp hayatta kalmasını sağlayabilir mi? Evet, kolları çok kısa ama her şeyi Rondo’ya göre 25 santim yukarıdan izliyor olacak. NBA’in yerleşik hale geldiği söylenebilecek “yeni” paradigmalarına saldırırken, yumruklarını yukarıdan çıkaran bir ya da birkaç boksörü çağrıştıracak.

    at Barclays Center on November 24, 2015 in Brooklyn borough of New York City.
    Acaba gerçek Simmons, bu maçta izlediğimiz oyncu mu? (Getty Images)

    Simmons maçı 4 sayı, 14 ribaund, 10 asist, 3 top çalma ve 3 blokla noktalıyor. Belki de gerçekten o otuz saniyelik videoların, sağlıksız önyargıların esiri oldum. Kolej basketbolunun son birkaç yılında otoriteler tarafından Simmons gibi “point-forward” sıfatıyla bayağılaştırılan, pozisyonsuz ya da pozisyonlarötesi oyuncuları düşünüyorum. Hafızamda çağırdığım ilk isimler; Royce White ve Kyle Anderson. “Ama bunlar kısa” diyecek oluyorum. Simmons’a beşer santim aşağıdan baktıkları doğru ama ikisinin de kolları daha yükseğe uzanıyor ve ileri istatistik sütunlarına bakıldığında kolej kariyerlerindeki rakamları (White için 2011-12, Anderson için 2013-14 sezonlarını dikkate alıyorum, her ikisi de bahse konu sezonlarda Simmons’tan takriben bir yaş büyüktüler) Simmons’ınkilere çok yakın. Belki ribaund istatistiklerinde White’ın bir, Anderson’ın iki adım önünde olduğu söylenebilir; ama o kadar.

    Royce White’ın daha büyük başka paradigmalarla savaşmak zorunda kaldığı, Kyle Anderson’ın da zamanını beklediği iddia edilebilir. Elimizdeki en güçlü iddia buysa, bu yazıyı neden yazdım? Ve asıl soru; yine bu maçı niye izliyorum ki? Ben Simmons uzatmada beşinci faulünü alıp oyun dışı kalıyor, takım arkadaşlarının NC State’in serisine karşı koyamadığı dakikaları kenardan izledikten sonra ayağa kalkıyor ve kaytarmadan, sıranın en başında, tüm rakip oyuncuları tebrik ediyor. Vaftiz babasını da peşine takıp tribündeki ailesinin yanında bitiyor. Genç bir adam, tüm vaatleriyle karşımda duruyor.

    İlginizi çekebilecek diğer içerikler