Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

GenelTenisAnka Kuşu

Akdeniz Oyunları'nda hem tekler hem de çiftler kategorilerinde altın madalya kazanan Başak Eraydın, kariyer basamaklarını nasıl tırmandığını Socrates'e anlatmıştı.

Babanızın isteğiyle, henüz iki buçuk yaşında tenise başlamışsınız. Daha neredeyse bebek sayılabileceğiniz bir dönemde çıktığınız bu yolculuğun ilk adımları nasıldı?

Babamın her zaman bir hayali varmış; bir kızım olsun ve ben onu Grand Slam oynarken göreyim… Kendisi tenisle çok geç yaşta tanışmış ama bunu tutkuya çevirmiş bir insan. Yıllarca takım oyunculuğu yaptı ama hiçbir zaman profesyonel bir kariyeri olmadı. Tabii özel dersler de verdi ve bir şekilde hep çok sevdiği tenisin içinde kaldı. Onun bu sevdası da benim çok erken yaşta korta çıkmamı sağladı. Tabii o yaşlarda bir yetişkin gibi düşünemiyorsunuz. Ben de bir çocuk olarak zaman zaman neden tenis oynadığımı sorguladım. Hatta başka alanlara da yönelmek istedim ama babam her zaman yönümü tekrar tenise çevirdi. Buradan tenisi sevmediğim anlamı çıkmasın. Zaman zaman kafam karışsa da en başından itibaren keyifle oynadım. İyi olduğumu da bildiğim için hoşuma gitti. Yapı olarak hep en iyisini başarmaya çalışan biriyim ve çocukluktan beri süregelen bir kaybetmekten nefret etme huyum var. Tenis, bu karakter özelliklerimi yansıtabildiğim bir alan.

Yani tenis dünyasında görmeye alıştığımız o sert mizaçlı babalardan biriyle büyüdüğünüzü söyleyebilir miyiz?

Çocukları için en iyisini istemek, ellerinden gelenin en iyisini yapmak, sanıyorum ki her anne-babanın en büyük kaygısıdır. Biraz da o yüzden sertlikler ve baskılar olabilir. Muhakkak benim babamda da oldu. 14 yaşına kadar, yani birlikte çalıştığımız döneme bakarsak da evet; sert bir mizacı vardı. Ancak o günler sayesinde bu kadar inatçı oldum ve o günler sayesinde şu anda olduğum tenisçiyim. Hiçbir yol ayrımında vazgeçmedim ve ilerlemeyi sürdürdüm. Bunu da babama borçluyum.

Babamın her zaman bir hayali varmış; bir kızım olsun ve ben onu Grand Slam oynarken göreyim… Kendisi tenisle çok geç yaşta tanışmış ama bunu tutkuya çevirmiş bir insan. Yıllarca takım oyunculuğu yaptı ama hiçbir zaman profesyonel bir kariyeri olmadı.

Peki hayal kırıklığı yaratan 2016 sonrası yeniden toparlanmayı, çok iddialı bir şekilde 2017 sezonuna girmeyi de bu ‘vazgeçmeyen’ yapınız mı sağladı?

Geçen sene dirseğimden bir sakatlık yaşadım. Hem de sezonun tam ortasında, yaz aylarında… Çok yoğun bir takvimdeydim ve planladığım birçok turnuvayı oynayamadım. Tabii maç pratiğimi de kaybettim ve böylece sonraki turnuvalarda aldığım sonuçlar da etkilendi. Fakat sezon bitiminden sonraki beş haftalık hazırlık bölümünü mükemmel geçirdim. Geçtiğimiz yıllarda vakit ayıramadığım bir hazırlıktı bu. Keşke yapsaymışım çünkü işler çok yolunda gitti. Zihnen, iyi bir sezon oynamaya hazır, yeni bir Başak vardı kortta. Zaten kendime çok güvendiğimi de birçok yerde belirttim. Şu ana kadar yanılmadığım için çok mutluyum.

İşin zihinsel tarafından bahsettiniz… Profesyonel turda, oyuncular arasındaki ciddi seviye farkını oluşturan şeyin bu olduğuna katılır mısınız?

Tabii ki öyle. İlk 200, ilk 100, ilk 50; buralardaki diğer oyuncuların yetenek anlamında ilk 20’den, 10’dan büyük bir farkı olduğunu düşünmüyorum. Yani oyun değil, mantalite ve tecrübe o farkı oluşturuyor. Ben de bahsettiğiniz durumu bu sezon yaşadım. Mental bir bariyerim vardı daima, zihinsel olarak kendimi yeterli hissetmiyordum. Bu sene onu aştım. Mesela üç tane 25 bin dolarlık turnuva finalim vardı ancak hepsini kaybetmiştim. Bunu Lale Cup’ta kırdım. Demek ki geçen senelerde bu kadar hazır değilmişim.

Irina Camelia Begu ile oynadığınız İstanbul Cup çeyrek final maçında da iki set boyunca, tam da söylediğiniz gibi, her anlamda hazır görünüyordunuz. Sizce orada işler neden tersine döndü?

O maçta, ikinci setin sonlarına doğru, servis attıktan sonra sol ayağımın üstüne düştüm ve aşil tendonumun çektiğini hissettim. Maça çok yaklaşmıştım, maç puanına çok az kalmıştı. Sonra tüm konsantrasyonum gitti. Maalesef turnuva geneline yaydığım iyi performansı da sürdüremedim. Yine de son puana kadar oynamaya çalıştım ama fiziksel bir faktör sizi etkilerken aynı seviyede kalmak zor. Ben de yüzde 100 gücümde kalamadım.

Peki WTA seviyesindeki ilk çeyrek finalinizi oynadığınız o turnuvadan unutamadığınız anlar var mı?

Çeyrek final görmek çok güzeldi ama benim asıl unutamadığım an, ilk eleme turundandı. Tereza Smitkova’ya karşı son sette 5-2’den geldim. Tabii aslında maçları o noktaya getirmeden kazanmak lazım ama orada önemli bir şeyi hatırladım; ne olursa olsun, son puan bitmeden her maçın kaderi değişebilir. Bu sene birçok geri dönüş yaptım ama en önemlisi buydu. Savaşmayı bırakmamak ve sonucunu alabilmek, Smitkova maçının bana kattığı çok değerli bir dersti.

Bir de ilk turdaki Tsvetana Pironkova maçının son puanı var tabii…

Oyuna epey konsantreydim ve sandalye arasında skoru yanlış saydım herhalde. 5-4’müş ama ben 4-3 sanıyorum, bir oyun var diye odaklanırken bir anda maçın bitmesi garip oldu. İnanamadım tabii. Arkadan milli takım antrenörlerimiz, “Başak maç bitti!” diye bağırıyorlar. Ben de o sırada hâlâ havlu istiyorum… Hemen döndüm, rakibimi tebrik etmeye gittim. İzleyen herkes çok gülmüş ona.

Lale Cup şampiyonluğu, İstanbul Cup çeyrek finali, ilk 200 içerisine adım atmak derken kendinizi bir anda Paris’te, Fransa Açık için eleme oynarken bulmak nasıldı?

Sezon başında kendime bir hedef koymuştum. Bu hedef, 2017 Amerika Açık’ta ilk Grand Slam’imi oynamaktı. Ancak Paris’te, hiç beklemediğim anda kendimi elemelerde buldum. İlk maçımı da Jamie Loeb önünde kazandım. Harika bir tecrübeydi. Sonuçta dünyanın en prestijli dört turnuvasından biri…

Hemen ardından da belki en prestijlisi olan Wimbledon’a gitmeyi, o atmosferi solumayı biraz anlatır mısınız?

Çok enteresan bir atmosferdi. Gönül isterdi ki daha iyi bir sonuç alayım ama olmadı. Çimde daha önce hiç maç oynamamıştım. Turnuvadan bir hafta önce İzmir’de 60 bin dolarlık sert kort turnuvasındaydım, ikinci turda mağlup oldum. O sabah baktığımda eleme yedekleri arasında yedi numaradaydım, maçtan sonra baktığımda dördüncü sıraya çıkmışım. Bir anda “Galiba Wimbledon’a gidiyorum!” dedim. Sonuçta bir ihtimal vardı ve hazırlık yapmam gerekiyordu. İngiltere’de kort bulmak da turnuvaya o kadar az varken neredeyse imkansızmış. Hemen Antalya’ya gittik. ATP turnuvası için hazırlanan çim kortlarda kısa bir antrenman yaptım ve hemen maça çıktım. Hayatımda ilk kez oynadığım bir zemine adaptasyon kolay değildi. Nitekim elemelerin ilk maçında Petra Martic’e kaybettim. Ancak bunların hepsi tecrübe. Önümüzdeki yıllarda bu deneyimi daha çok geliştirebileceğimi düşünüyorum.

2017 yılı itibarıyla tenis yaşamınızda kat ettiğiniz yol sizi tatmin etti mi?

Dürüst olmak gerekirse şu anda olduğum yere daha önce gelmem gerekiyordu. Ama takdir edersiniz ki her sporcunun kariyerinde bazı şanssızlıklar olur. 2012’de çok yaklaşmıştım, 280’lere kadar çıktım, birkaç tane daha iyi turnuva oynayabilsem Grand Slam elemeleri seviyesine gelebilirdim. Keza 2016’da da 230’a kadar inmiştim ama sakatlık yaşadım. Biraz şanslı olsaydım hepsini çok daha erken yapabilirdim. Ama böyle düşünmemeli ve ana odaklanmalıyım. Şu an olduğum yerden ve derecelerimden mutluyum. Fakat daha yukarılara çıkmak ve bu ivmeyi sürdürmek için mücadele edeceğim. Önümüzdeki ay Amerika Açık var, muhtemelen ona da katılacağım. Kendime güveniyorum ve hiçbir şeyin imkânsız olmadığını düşünüyorum. Sadece, artık bu seviyenin altına inmek istemiyorum.

O zaman, hiç “Geç mi kaldım?” tedirginliği yaşamadınız…

Bakmayın, aslında biz tenisçiler olarak zamanla yarışıyoruz ama hiç öyle düşünmedim. Evet, daha erken ilk 200’e girebilirdim ama böyle oldu. Kendime şunu ya da bunu yapmalıyım gibi bir hedef koymuyorum. Bu, gereksiz bir baskıdan fazlasını getirmez. Ayrıca hâlâ çok vaktim var; 30’uma, hatta vücuduma iyi bakarsam 35’ime kadar… Yine de umarım, ilerlemek için oralara kadar beklemem.

Peki sizin son dönemde yaptığınız gibi kulüpsüz ve antrenörsüz ilerlemek zor değil mi? O konuda bir gelişme var mı?

Kulübüm hâlâ yok ama şu anda Barselona’daki Sergi Bruguera Tenis Akademisi’ndeki antrenörümle dolaşıyorum. Bir dönem antrenörsüzdüm, doğru ama bunlar da tenisin içinde olan şeyler. İlk 100 içinde bile antrenörsüz oyunculara rastlayabilirsiniz. Ancak tabii bir antrenörün varlığı çok önemli. Yine de ben bunun eksikliğini hiç hissetmedim. Fakat belli bir sıralamayı geçtikten sonra, bir gözün daha size yardım etmesi lazım. Sporcu olarak her şeyi kendiniz yapamıyorsunuz çünkü.

Bu ihtiyaçlarınıza kort dışındaki desteği de ekleyebiliriz sanırım. Siz bu konuda gerekeni aldığınızı düşünüyor musunuz?

Bizim ülkemizde “Önce başarı gelsin, ondan sonra destek verelim” anlayışı var. Bu şekilde maalesef spor gelişmez. Elit düzeye ulaştıktan sonra benim zaten paraya ya da turnuva yardımına ihtiyacım kalmıyor. Hangi branşa bakarsanız bakın böyledir. Başarı gelince zaten maddi güç gelir. Önemli olan, o yetenekleri yol üstünde yakalamak. Benim de zorluk çektiğim dönemler, inişlerim ve çıkışlarım oldu. Neyse ki o günlerde federasyonumuz vardı ki destekleri hâlâ sürüyor. Ayrıca bakanlıktan da destek alıyorum.

Peki o inişler ve çıkışlardan bahsetmek ister misiniz?

Belli dönemlerde kulübümle ve antrenörlerimle sıkıntı yaşadım, belli dönemlerde de her genç gibi ailemle… Bazen de özel hayatımda yolunda gitmeyen şeyler oldu. Ancak sağ kolumda bir Anka kuşu dövmesi var. O, benim her krizden, her iniş ve çıkıştan güçlenerek çıkışımı simgeliyor. Yani her seferinde küllerimden doğdum.

Babanız da sizinle gurur duyuyor olmalı…

Babam şu an çok mutlu bir insan. İstanbul Cup sonrası duygusal bir konuşmamız olmuştu. Bana, “Bu kadar çalışma ve emeğimizin boşa gitmediğini gördüğüm için çok mutluyum” demişti. Ben de hepsine değdiği için çok mutluyum.


İlk 200 içinde sadece altı-yedi tane tek el backhand kullanan kadın oyuncu kalmış. Artık kadın tenisinde daha çok güce ihtiyaç var ve bunu çift elle üretmek daha kolay. O yüzden çoğunluk artık çift eli tercih ediyor. Fakat ben tenise bu şekilde başladım ve artık alıştım. Aslında 15 yaşına kadar çok istediğim seviyede bir vuruş değildi. Hatta arada yaklaşık bir ay kadar çift el denedim ama o da iyi olmadı. Sonra kendi tekniğime döndüm ve sıkı çalıştım. Büyüdükçe ve hareketliliğim arttıkça tekniğim düzeldi, vuruşum oturdu. O çift el deneme süreci çok gereksizdi yani. Güç tarafındaki dezavantajından bahsetmiştik ama oyunu çeşitlendirmede de müthiş bir avantajı var. Kadınlar turundaki oyuncular da çok alışık değil tek el backhand’li bir rakiple oynamaya. O yüzden, artık fazla uygulayıcısı kalmayan bu vuruşa sahip olmaktan gayet memnunum. Tıpkı idollerim Justine Henin ve Amelie Mauresmo gibi!

*Bu röportaj, Socrates’in 2017 Ağustos sayısında yayımlanmıştır. Bütün sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler