Hayatımın Şarkısı

Bisiklette Bahar Klasikleri’nin zamanı alışılageldik büyüsüyle beraber geldi. Belçikalı gazeteci Dirk Vermeiren de bizi 1970’lerin Belçikası’na götürüyor ve bir radyo yayınının hayatını nasıl değiştirdiğini anlatıyor.

17 Nisan 2018

Foto: Getty Images

1970’lerde Belçika’da büyüdüğüm zamanlarda, Pazar günleri iki şey için ayrılırdı: Sabahları kiliseyi ziyaret etmek ve akşamüstüleri spor yapmak. Her şey nasıl da değişti! İçinde büyüdüğüm Katolik ülkeden artık eser yok. Bugünlerde kilise ziyaretleri, bir elin parmakları kadar yaşlı insanın bulunduğu etkinliklere dönüştü. Papazlara talep çok az ve Tanrı – daha öncesinden bildiğim kadarıyla – günlük yaşamdan neredeyse silinmiş durumda.

Fakat tek bir şey değişmedi: Spor, memleketimde hâlâ insanları bir araya getiren büyük bir güç. Belçika, kilise çanlarının yerini bisiklet zillerine bıraktığı bir ülke oldu. Bugünlerde tipik bir Pazar sabahı, Belçika’da her yaştan binlerce amatör bisikletçi için irili ufaklı gruplar halinde toplanıp ülke içinde tura çıkmak anlamına geliyor. Görünen o ki; Katoliklik yerini  bisiklet sporuna bırakmış durumda.

Katoliklik ve bisiklet sporu arasında benzerlikler ise oldukça göze çarpıyor. Bu benzerlikler kıyafet zorunluluğu, görmek-görülmek ve acı çekmekle alakalı. Kiliseye gidenlerin ve bisiketçilerin kıyafet zorunluluklarını karşılaştıralım. Bisikletçiler, doğru kıyafeti seçme konusuna oldukça özen gösterirler. Bu giysileri kendi isteklerine ve modaya göre her sene değiştirebilirler. Kıyafet zorunluluğu, kiliseye giderken ne giyeceğim konusunda annemin kararında da önemli rol oynuyordu. İyi bir izlenim bırakmak için, kardeşimi ve beni ‘Pazar modası’ olarak bilinen tarzda giydirirdi. Ceket ve kravat içinde rahatsız hissettiğimi hatırlıyorum. Fakat önemli olan güzel kıyafetler giymekti çünkü Tanrı bizim en iyi halimizi hak ederdi. Pazar günü kıyafet zorunluluğu kilisenin diğer üyelerini de kapsıyordu: Etkilemek için giyin, gör ve görül.

Birkaç bira sonrası kaçınılmaz bir şekilde tartışmalar başlardı. Politika, o zamanlar gerçek bir sorun olarak tartışılmazdı. Gerçek tartışmalar spor üzerineydi. Ve Flanders’ta spor sadece futboldan ibaret değildi, bisiket de konuşulurdu.

Fakat her şeyi gören, sadece Tanrı değildi. Kilise ziyaretleri genellikle sabah 10:00’da başlardı. Aileler, kiliseye ilk gidenler olmak için acele ederdi. Bir bisiklet yarışında, parkurun son kilometresine yaklaşan pelotondakilerin hızlanması gibi. Kilisede bitiş çizgisi, en ön sıralar olurdu. Alınacak pozisyonu doğru seçmek, sprint finişine doğru ilerleyen bir sprinter için ne kadar önemliyse, kiliseye giden biri için de o kadar önemliydi. Zafer, mihrabın önünde güzel bir yer kapan ailenin oluyordu. Böylece, papaz ve kilisenin diğer üyelerinin dikkatini çekebileceklerdi.

Çocukluğumdaki kilise ziyaretlerini büyüleyici veya heyecan verici olarak anımsadığımı söyleyemem. Tam aksine; bitecek gibi gözükmeyen, papazın sürekli günah ve kefaretten bahsettiği etkinlikler olarak hatırlıyorum. Katolik inancına göre, kim inancı için acı çekerse, ödülünü alacaktır. Bisiklet sporu da tamamen acı çekmekle alakalı. Acı yoksa, zafer de yok.

Neyse ki kilise ziyareti sonrası işler biraz daha ilginç bir hâl alırdı. Geleneğe göre kadınların evlerine gidip Pazar günü yemeğini hazırlaması beklenirdi. O sırada erkekler yakınlarda bir bara gidip, içip kart oyunları oynardı ve bilardodaki yeteneklerini konuştururlardı.

Bazı zamanlarda bana ve erkek kardeşlerime, babamıza barda eşlik etmek için izin verilirdi. Oradaysa çocukluktan erkekliğe geçişe doğru uzanan bir dünyanın kapıları açılırdı. Birkaç bira sonrası kaçınılmaz bir şekilde tartışmalar başlardı. Politika, o zamanlar gerçek bir sorun olarak tartışılmazdı. Gerçek tartışmalar spor üzerineydi. Ve Flanders’ta spor sadece futboldan ibaret değildi, bisiket de konuşulurdu.

Babam ve arkadaşlarının ateşli tartışmalarını dinlemeye çalışırdım. Bisikletçilerden büyük bir saygıyla bahsedilirdi. Kazandıkları zaferler, efsanevi savaşlara benzetilirdi. Gelecekteki yarışlar için tahminler yürütülürdü, bahisler de gizlice oynanırdı. Katolik inancına göre bu açık bir günahtı.

Fakat günün en önemli anı, eve vardıktan hemen sonra gelirdi. Annem haftanın en iyi yemeklerini hazırlardı, o sırada babam kahve ve tatlıdan sonra en sevdiği koltukta horlayarak uyumaya başlardı. Ben ve erkek kardeşlerim ise bisiklet yarışlarını dinlemek için radyonun başında toplanırdık.

Radyo spikerlerinden birisi, ilham verici bulduğum Flemenk bir yayıncı (BRT, şimdilerde ismi VRT) için çalışıyordu. İsmi Jan Wauters’di ve son yayınının üzerinden yirmi yıl geçmesine rağmen, sesinin tonunu hâlâ hatırlayabiliyorum. Dili kullanış şekliyle, yarışla alakalı gelişmeleri sunarken yaptığı renkli betimlemeleriyle ve anlattığı hikayeleriyle beni büyülemişti. Benim ve erkek kardeşlerimin, spora ve özellikle de bisiklete olan sevgimizi Bay Wauters’e borçlu olduğumuzu söylemek yanlış olmaz. Aynı zamanda hepimize, profesyonel anlamda da ilham kaynağı olmuştu. Hepimiz, art arda üç kardeş, sonrasında gazeteci olacaktık.

İyi bir radyo sunucusu, hayal gücünün avantajlarını ve zorluklarını aynı anda yaşar. Yarıştaki olayları sadece olduğu gibi anlatmak değil, yarışın gerçekleştiği koşulları anlatmak için doğru kelimeleri bulmak daha önemlidir. Wauters kendi yayınlarında, tepeleri dağlara, yağmuru kar fırtınasına, hafif esen soğuk bir rüzgarı büyük bir fırtınaya, sıradan insanları ise şampiyonlara dönüştürürdü. Radyoda onun bisiklet yarışı anlatışını dinlemek, bana bir çizgi roman okumak kadar heyecan verirdi.

Efsanevi spor gazetecisi ve anlatıcısı Jan Wauters, 2010 yılında yaşamını yitirdi.

Jan Wauters’ın radyoculuğu, babam ve arkadaşlarının tartışmalarını da benim için başka bir seviyeye çıkarmıştı. Dünyanın sadece aileyle, okulla, kiliseyle, veya yaşadığınız mahalleyle sınırlı kalmadığını ve daha büyük olduğunu anlıyordum. Milan-San Remo yarışını anlatırken, Wauters beni İtalyan filmlerini, müziklerini ve insanlarını incelemem konusunda teşvik etmişti. Paris-Roubaix’deki taştan yolları anlatırken; büyükbabamın zamanında Fransa’nın kuzeyinde bir kömür madeninde çalışması gibi ailemin geçmişiyle alakalı şeyler gözümün önüne gelebiliyordu. Memleketimde düzenlenen Flanders Turu, yarışta favori olarak gösterilmeyen ve yarışı kazanmak için birçok engeli aşmak zorunda kalmış, Flandriyenler (Flemenk bisiklet şampiyonları) denilen vatandaşlarımın tarihini gözler önüne seriyordu. Liege-Bastogne-Liege yarışı sırasında Wauters’ın sesi, ismini sadece okuldaki coğrafya derslerinde duyduğum, misafir sevmeyen, karanlık ve tehditkar Ardenne ormanlarından geliyordu.

Jan Wauters’ın bisiklet anlatımı, tarih ve kültürün harmanlandığını bir hikaye anlatıcılığıydı. Sonrasında da hayatmın şarkısının bir parçası olacaktı,

Günümüzde profesyonel bisiklet yarışları, televizyondan yayınlanıyor. Radyoculuğun yerini televizyonculuğun almasıyla sporun büyüsünün bir miktar kaybolduğunu söylersem çok mu nostaljik olurum? Bu açıdan bakınca, en sevdiğim radyo spikerinin bisiklet yarışlarını anlatmayı neden ve nasıl bıraktığını bilmek oldukça ilginç.

1980’lerin ortalarına doğru televizyonun radyonun yerini alacağı kesinleşmişti. Wauters kendisini, yine kendisinin “ticari kaygıların hakim olduğu delilik” şeklinde betimleyeceği bir dünyada, değerli hissetmiyordu. O ve sıradan mikrofonu, kamera ekipleri tarafından daha da agresif bir şekilde kenara itiliyordu. Elbette bir bisiklet takipçisi olarak, yarışların televizyondan yayınlanmasının kaçınılmazlığını ve faydalarını anlıyorum. Fakat kendi görüşüm; radyonun ait olduğum jenerasyona etkisi ile televizyonun günümüz jenerasyonuna etkisi karşılaştırılamaz.

1960’lar ortasında doğanlar; yani benim kuşağım, bu tip spor anlatımını tatmış jenerasyonların belki de sonuncusuydu. 1970’deki bisiklet hatıralarının bu kadar popüler olması da bence bir tesadüf değil. eBay gibi sitelerde en fazla aranan eşyalar o döneme ait. Jenerasyonum, Eddy Merckx, Felice Gimondi ve Luis Ocana ile alakalı şeyleri bularak kendi çocukluk zamanlarını tekrar inşa etmek istiyorlar.

Biraz da kibirle, tabii ki. Ve kibir, Katolik kilisesine göre bir günah…

Yazı: Dirk Vermeiren
Çeviri: Gökhan Önder Aksu

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN