Babasının Kızı

WNBA ekiplerinden Las Vegas Aces forması giyen Tamera Young, profesyonel olma yolunda birçok zorlukla karşılaştı. Bu zorlukların en büyüğü de aile hayatındaydı. Şimdilerde ise Tamera Young'ın, pankreas kanserinden dolayı hayatını kaybeden babası için anlatacağı bir şeyler var...

27 Ağustos 2018

Tamera Young’ın kaleme aldığı bu yazı, ilk olarak The Players’ Tribune’de yayımlandı.


Chicago’da annem ve halamla birlikte, şehirdeki favori restoranımda oturuyordum. O sabah, takımımın -Sky’ın- 2014 WNBA Finalleri’nde Phoenix Mercury’ye süpürüldüğü sabahtı. Diana Taurasi üçüncü maçta 24 sayı attı. Çünkü ‘G.O.A.T.’ sıfatını gerçekten hak edenler, masada yüzük varken böyle oynarlar.

Sizi yok edebilirler.

Buna gülüyoruz, anneme önümüzdeki sezonu denizaşırı geçireceğimi söylüyorum. Annemle her gün konuşuyorum, ama oynarken onu aynı sıklıkla göremiyorum. Bu sebeple birkaç hafta içinde Brezilya’dan ayrılıyorum. Annem de eve, North Carolina’ya dönüyor.

Yemeğimizi yedik ve hesabın gelmesini bekliyoruz. “Hesap lütfen” dedikten sonra her zaman olan o sessizliğin dışında bir şey vardı. Teyzem bana doğru biraz eğilerek “Sana söylememiz gereken bir şey var” dedi. “Baban hakkında.”


Güneydeki uzun toprak yolları bilir misin? Kitaplarda okuduğunuz cinsten yollar. Ya da bazen bir filmdeki birinin spot ışığının altında uzaklara bakarak gitmek istediği tarzda yerler. Belki birkaç tane market ve barın olduğu bir yer.

İşte ben öyle bir yerden geliyorum. North Carolina’da ufak bir kasabada büyüdüm. Uzun toprak yollarda, herkesin birbirini tanıdığı yerlerde yaşadık. Bütün halalarım, dayılarım, kuzenlerim birlikte, aynı caddede yaşadık.

Anneme “Babam nerede?”, “Neden eve gelmiyor?” diye soruyordum.

Orası yuvamdı. Trafik lambasından daha çok ‘dur’ tabelası vardı. ‘Halletmek’ kelimesinin her anlamda kullanılabileceği bir yerdi:

Bir şeyler yapmaktan mı bahsediyorsun? Halledilirdi. Kırılmış bir şeyleri birleştirmek istiyorsun? Halledilirdi. Akşam yemeği mi yaptın? Bu şekilde her şey halledilirdi.

Kuzenlerim ve ben zamanımızın çoğunu dört tekerlekli bisiklete binerek, toprak yollarda bisiklet sürerek, go-kart’a giderek dışarıda geçirirdik. Bütün komşular (ailem de diyebilirim) bizim eve gelirdi ve her beraber yol kenarındaki basketbol potasında saatlerce basketbol oynardık. Ben, erkek kardeşim, kız kardeşim ve tüm kuzenlerim orada olurduk.

Bazen yancı durumuna düşerdim. Erkek kardeşim benden altı, kız kardeşim ise üç yaş büyüktü. Eğer beni yanlarında götürmek istemezlerse beni odaya kilitlerlerdi. Hatırladığım en eski hatıralarımdan biri, sürgülü kapının önünde oturup ağlamamdı.

Kuzenimin kasabadaki yerine hepimiz ‘dükkân’ derdik. Aslında gidip takılabileceğiniz bir bilardo salonuydu, belki biraz kart oynayabilirdiniz. – her zaman sigara dumanlı, bir tane floresan lambası bulunan, gölgede Budweiser ya da Bud Light gibi bira firmalarının logolarının olduğu bir yerdi. Babam -Greg Young- arkadaşlarıyla her zaman oraya gider ve bizimle birlikte olmazdı. Dostum, adamın hayatı partiydi. Her zaman ‘dükkânda’ olurdu. İzin günlerinde, gece geç saatlerde hep oradaydı. O, kumarbaz ve baştan çıkarıcı bir adamdı. Etrafındaki herkes onu severdi.

Çok diriydi. Dışarıda takılmadığı zamanlar haricinde sürekli buruşuk bir kot giyerdi. Ütü masasını hazırlar ve nişasta spreyini çıkarırdı. Kot pantolonunu ütü masasına koyar, spreyi sıkar ve buruşukluğu gidermeye çalışırdı. İyi giyinmek isterdi. Buruşuk bir kot, yakalı tişört, kemer. Belki bir de büyük bir kol düğmesi.

Her zaman havalıydı – basketbol oynarken bile. Onu Wilmington’daki MLK Center’da basketbol oynarken izlediğimi hatırlıyorum. Babam, krem rengi Chuck Taylor giyen tek kişiydi.

Son derece babasının kızıydım.

Cumartesi günleri beni Race Track adındaki yere götürüp araba yarışları izletirdi. Yedi ya da sekiz yaşındaydım ve yoldayken gördüğü her markette arabayı durdurup bana meyve suyu alırdı. Yoldayken Marvin Gaye gibi eski kafa müzikler dinlerdik ve Marvin Gaye babamın favorisiydi. Boş bir yolda gidiyorsun, camlar açık ve ‘How Sweet It Is (To Be Loved By You)’ çalıyor.

Haydi. Aç. Beklerim.

Bütün günü yollarda geçirirdik. Sadece o ve ben, bazen yakın arkadaşları da olurdu. Bazen bahse bir avuç para yatırırdı. O parayı kaybedecek durumumuz yoktu ama ben bunu bilmek için çok küçüktüm. Sadece onunla olmak isterdim.

Ben daha doğmadan önce ailem maddi sıkıntılar yaşıyordu. Annem bana hamile olduğunu öğrendiğinde, annem ve babam bir çocuğa daha bakacak durumları olup olmadığını tartışmış. Babamın kumar alışkanlığı ailemize çok para kaybettirmişti. Benim bilmediğim bir başka sorun daha vardı: Alkol ve uyuşturucu. Bu sorunu çocuklarından gizlemeye çalıştılar fakat evliliğin on üçüncü senesinde annemin canına tak edince ayrılma kararı alındı.

Anlamamıştım. Hepimiz yeni bir yere taşınacağız sanmıştım. Daha küçük bir yerdi, bir apartman dairesiydi. Babamın neden bizimle gelmediğini anlamamıştım.

Anneme “Babam nerede?”, “Neden eve gelmiyor?” diye soruyordum.

Annem ise elinden gelen en iyi şekilde açıklamaya çalışıyordu ama ben daha ilkokula gidiyordum. Anlamamıştım. Tek bildiğim eskiden bizimle olduğu ama artık olmadığıydı. Yıllar boyu, defalarca kez geleceğini söyleyip söz vermiş ama hiçbir zaman gelmemişti.

Olgunlaştığımda onunla yüzleştim. Ona kızmaya başladım, biliyorsunuz. “Bana geleceğine dair söz vermiştin. Neden sözünü tutmadın?”

“Öyle oldu. Bir dahaki sefere gelirim” dedi.

Her zaman bir şeyler uydurmaya çalışıyordu. Apartmanına gittiğimi ve beni ayakkabı alışverişine çıkardığını hatırlıyorum. Annem Jordan’lara yüz kağıt vermeyi düşünmezdi. İki işte çalışıp evin geçimini o sağlıyordu. Ama babamın her zaman nakit parası olurdu (nasıl diye sormazdım) ve bana ayakkabıları alırdı. İlk basketbol ayakkabımı hatırlıyorum: Siyah-beyaz Taxi Jordan’lardı. Beyaz üzerine siyah bir bağcık almıştım. O çift ayakkabıyı biliyorsunuz.

Her zaman maçlarıma gelirdi. Hâlâ onu duyabiliyorum. Hakemlere bağırır, koça bağırır, bana bağırırdı.

“Ty, şut at! Daha agresif olmalısın!”

“Baba, sakin ol!”

Yine de bütün sorunlarına rağmen ilişkimiz yoluna girmişti. Para kazanıyor ve kaybediyordu. Bir süreliğine kayboluyor ve ortaya çıkıyordu. Benden bazı şeyleri saklamak için nerede olduğu konusunda yalan söylerdi. Bu bir döngüydü. Şimdi anlıyorum bana olan sevgisinin yalan söylemeyi gerektirecek kadar çok olduğunu -gerçekler tarafından hayal kırıklığına uğramamı istemedi- ama sonunda, yine de hayal kırıklığına uğradım. Sonuna kadar, artık ortadan kaybolmaya başlayan kişi bendim.

Erkek kardeşimi çağırdı.

Erkek kardeşim, “Babam sana ulaşmaya çalışıyor. Onu ara” dedi.

Bazen, özellikle de kolejdeyken çok inatçıydım. İçerlemiştim. Babam bana ulaşmaya çalışıyordu ama ben onu reddediyordum. Kendi yapmam gereken işlerimi yapıyor ve kendimi değiştiriyordum. Hayatının içine dalmıştım, tıpkı onun da benim hayatıma daldığı gibi. Keşke onun hayatına tekrar girmem için bir şeyin ya da bir ânın yeterli olduğunu söyleyebilseydim ama gerçekte böyle değildi. Sadece bir şekilde oldu. WNBA Draft’ında seçildim ve kendi kendime karar verdim. Dargınlık zamanla kaybolup gitti. Bana ulaşmaya çalıştığında ona cevap verecektim ve ben de ona ulaşmaya başladım.

Hâlâ babasının kızıydım.


Halam “Baban hasta. Durumu pek iyiye gitmiyor” dedi.

Anneme baktım, hemen yanımda oturuyordu. Ağlıyordu. Halam kanserle ilgili bir şeyler söylüyordu. Dördüncü aşama. Pankreas, sanırım. Bu ne? Halam göğüs kanserini yenmiş biriydi.

“Playoff’lar zamanında söylemek istemedik. Çok fazla zamanı kalmadı.” Annem bana sarılmış, omzumda ağladığını hissediyordum. Ben de ağladım.

Restorandan ayrıldıktan sonra arabadayken babamı aradım. İnsanların böyle anlarda neden ‘güçlü ol’ dediğini bilmiyorum, ama yaptığım şey tam olarak buydu. Onu aramadan önce arabayı durdurup ağlamamın geçmesini bekledim. Telefonu açtı ve belki de o da aynı şeyi yapıyordu. Güçlü oluyordu.

“Baba, iyi misin?” diye sordum ve ekledim: “Hasta mısın?”

Bu konu hakkında son derece… soğukkanlıydı. “Bebeğim, iyi olacağım. İyi olacağım. Benim hakkımda endişelenme.”

Kendi kendime “Ölüyorsun” diye düşündüm.

Halam “Baban hasta. Durumu pek iyiye gitmiyor” dedi.

Pankreas kanseri hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Aslında önceden hiç duymamıştım. ‘Kanser’ adını duyduğunuzda yapacağınız ilk şey Google’da, ‘Pankreas kanseri nedir?’, ‘Pankreas kanserinin sebepleri nedir?, ‘Pankreas kanseri olan biri ne kadar yaşayabilir?’ diye aratmak olur.

Bu küçük beyaz kutuya her şeyi yazdım, ulaşabildiğim her şeyi. Bir şekilde, kendimizi gerçeğe hazırladık, değil mi? Ne oldu, neden oldu, neler olacak ve ne zaman olacak. Kanser çok… büyük bir şey. Daha hafif şeyler arıyordum. Gelecek olanın bir şekilde yol haritasını çıkarmak için.

Gerçekler, sayılar, yüzdeler.

Dördüncü aşamada pankreas kanseri birinin beş yıldan fazla yaşama şansı %1’di. İlacı yoktu ama tedaviler vardı.

Pankreas kanseri en çok can alan dördüncü kanser türüydü.

Dostum, ölümle ilgili çok fazla şey okudum. Genel olarak ölümün geleceğini bilmek farklı bir şey, yolda olduğunu bilmek farklı… Babamın şartlarını düşünmek… Onun nasıl hissetmesi gerektiğini düşünmek…

Google sana bu kederle nasıl başa çıkacağını öğretemez.


Babamı ölmeden önce sadece 2 kere görebildim. Chicago’daki o kahvaltıdan hemen sonra eylül ayında North Carolina’ya, eve gittim. Çok cansızdı. Kanserden önce kesinlikle sıska biri değildi, unutmayın. Kaslıydı ama hepsinin dışında kalın bir adamdı. Görmeyi beklediğim buydu. Ama sanki vücudunun yarısı gitmiş gibiydi. Yine de hâlâ saçı vardı -tedaviye henüz başlamıştı, daha çok erkendi- kendi kabuğundaydı.

Brezilya’ya birkaç ay oynamaya gitmiştim ve her gün onunla konuşuyordum. Hiçbir zaman ne şikayet etti ne de hastalığından bahsetti. Konuşmanın başında nasıl olduğunu ben sorardım.

“İyiyim” derdi. “Bunu senden duyduğuma sevindim. Sen nasılsın?”

Çektiği acıları anladığım birkaç an hatırlıyorum, hava durumu sunar gibi; “Oh, evet. İlaçlarımı aldım, bu sebeple iyi olacağım.”

Çok sıradan bir şeymiş gibi bahsediyordu, “Gece hava bulutluydu, demek ki bugün yağmur yağacak.”

Yılbaşında onu görünce şok oldum. Ne kadar kötü olduğunu anlamama izin vermemişti. Evin içine doğru yürüdüm ve oradaydı – çok küçülmüştü. Saçları ve kaşları dökülmüştü. Ağlamamak için nefesimi tutuyordum. Sadece iki aylığına gitmiştim ve o artık… hastaydı. Bunu her gün yaşamak zorundaydı. Aynada görüyorsun. Kanser birçok açıdan çok zalim bir hastalık ama özellikle her gün görmek – yaşamak- mümkün değil.

O an onun ne kadar hasta olduğunu anladım. Babamı en son o yılbaşında gördüm. Brezilya’ya sezonumu tamamlamaya gittim ve her gün onunla konuşmaya devam ettim. Şikayet etmeden durumunun nasıl olduğuna dair gelişmeleri bana söylüyordu. Ocak ayında bir maçtan önce babam aradı. Telefonu açtığımda ağlıyordu. Onu 1995’te annesinin cenazesinden sonra ilk kez ağlarken duymuştum.

“Bebeğim, seni ne kadar çok sevdiğimi bilmeni istiyorum. Seninle ne kadar gurur duyduğumu bilmeni istiyorum. Sen benim süper yıldızımsın. Oyununa devam etmeni istiyorum – ne kadar sert olabilirsen, ne kadar iyi olabilirsen. Seninle gurur duyuyorum.”

O an ne kadar uzak olduğumu ve onun hayatında bir şeyleri değiştirmek için ne kadar çaresiz olduğumu fark ettim. O her zaman bana, benimle ne kadar gurur duyduğunu söyledi ama bu sefer dedikleri farklı hissettirdi. Daha çok geleceğe bir mesaj gibiydi – onun olmadığı.


Babam her zaman mesajlarını ‘Baba’ imzasıyla tamamlardı. Bu en zirve baba hareketi olabilir, değil mi? Tıpkı, “Sen olduğunu biliyorum. Baba.” der gibiydi.

Hâlâ tüm mesajlarını saklıyorum. Çoğunlukla kısaydılar. Brezilya’daki Wi-Fi’lar ara ara iyi olurdu. Böyle olunca birbirimizi aramaktansa mesajlaşırdık.

Ona “Baba, seni seviyorum ve seni özledim” dedim.

“Ben de seni özledim.”

Ona “ Sen de beni seviyor musun?” dedim.

“Daha çok seviyorum. Baba.”

Babam her zaman mesajlarını ‘Baba’ imzasıyla tamamlardı. Bu en zirve baba hareketi olabilir, değil mi?

Mart 2015’te “Baba nasılsın?” diye sordum. “Hâlâ buradayım” dedi. Ben de ona “Burada olmalısın baba” dedim.

Mesajlaşmalarımız direkt olarak onun ne yaptığı ile ilgiliydi. Kanserini tam olarak deneyimlemedim. Tam olarak tedavilerin nasıl olduğunu bilmiyordum. Mesajlarda anlattığı kadarıyla biliyordum. O mesajla – “hâlâ buradayım” – biliyordum, ölüyordu. Tonu değişmişti. Kendi kendime, belki de burada olmayacağını kabullenmeliyim diyordum.

Bana son mesajını 2 Nisan günü attı:

“Tamam, ben de seni seviyorum. Baba.”

Birkaç gün sonra ulaşmaya çalıştım ama kız arkadaşı Val bana cevap verdi. Uyuduğunu söyledi. Uyanınca bana mesaj atmasını istediğimi söyledim.

Asla yapmadı. Yapamadı.

O gece onunla telefonda kısa bir konuşma yaptım. Val bana, babamın benimle konuşmak için yapabileceği en zor şeyi yaptığını söyledi. Çok fazla acı çekiyordu ve kendini kötü hissettiğinde telefonda konuşmaktan hoşnutsuz olduğunu biliyordum. Bu sebeple konuşmayı kısa tuttum. Ona sadece, onu ne kadar sevdiğimi ve onu ne kadar özlediğimi söyleyip durdum. Neden bunu yaptığımı bilmiyorum ama yaptım.

Ertesi sabah aramızdan ayrıldı.


Çocukken, ebeveynlerinizin cenazesinde konuşmayı hayal etmezsiniz. Söz konusu babamın hastalığı dahi olsa hiç düşünmemiştim. Ölüyor olmasına dair düşüncelerim vardı ama asla ölümünü düşünmemiştim. İşte fark buradaydı.

Herkesin önünde bir şiir okudum. Oldukça utangaçtım, herkesin içinde konuşmak çok rahat ettiğim bir şey değildi, üstelik üvey babam da destek olmak için yanımdaydı. Cenazenin geri kalanın kısmında herkes babamın ne kadar güzel ve çekici olduğundan bahsetti.

-dı, -di. Geçmiş zaman. Buna alışamazsın.

En çok ne zaman kaybettiğimi hissettiğimi biliyor musun? Telefonuma baktığımda. Ne zaman onun sesini duymak istesem mutlaka arardı. Belki de sadece beni sevdiğini söylediği bir mesaj. Ya da beni kontrol etmek için araması. Hâlâ tüm mesajları saklıyorum, sanki hâlâ buradaymış gibi. Şu an mesajlaşmayı açıp ona “merhaba” diyebilirim. O da görür ve bana cevap verir.

Babama ait bazen izlediğim bir video var. Ben Brezilya’dayken yaptığımız bir FaceTime konuşmasının videosu. Kız kardeşim o an babamdaymış ve benim aradığımı görünce bu anları videoya almış. Ne kadar hasta olduğunu görebilirsiniz. Bana, bacaklarının ne kadar kötü ağrıdığından bahsediyor ama belki bisikletini sürebileceğini söylüyordu. Her şey yolundaymış gibi davranıyordu. Bu videoyu sadece onun sesini duymak için izliyorum.

Neden şu an bu hikâyeyi anlattığımı bilmiyorum. Belki sadece eylül yaklaştığı -WNBA Playoffları bu dönemde başlar- içindir. Yılın bu zamanları onu düşünmeden edemiyorum. Teşhisin konulduğu zaman. Ya da belki, onun hastalığı hayatımın sadece altı ayında yer aldı ama hayatımın kalan her gün onu hissediyorum. Tam anlamıyla onun anısı için dövme yaptırdım. İkimizin en sevdiğim fotoğrafı dizayn edildi.

Dövmeler gerçekten derin yaralardır. Onun kaybından sonra oluşan bu yara hayatımın kalan kısmında benimle olacak.

Geçenlerde bir rüya gördüm. Babamla beraber ‘Race Track’e gittiğimiz yolda arabayı ben sürüyordum. Evine gitmiştik ve bütün ailemiz oradaydı – amcalarım, halalarım, kuzenlerim. Bütün arkadaşları. Herkes bahçede ve caddede takılırken babam yemek yapıyordu. O uzun toprak yolda.

Eğer bu bir film olsaydı arka planda Marvin Gaye’i duyardınız.

Haydi. Aç. Beklerim.

Çeviri: Ant Arın Şermet

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN