Azizler, Asiler ve Âşıklar

Darüşşafaka'nın EuroCup zaferi üzerine Cem Pekdoğru'dan bir şampiyonluk hikâyesi...

16 Nisan 2018

Fotoğraf: Ali Granit Arşivi

*Bu yazı, aynı zamanda yazihaneden.com adresinde de yayımlanmıştır.


EuroCup grup aşamasının altıncı haftasında, Volkswagen Arena’da Darüşşafaka ile Paris-Levallois karşı karşıya geliyorlar. Maç boyunca basın tribününde olup dakikaları sayan birine gülünç gelecek bir cümle bu. Hava atışından beri parkedeki görünümüyle Paris-Levallois, orada olması yersiz bir takım. Artık daha az antrenman yapmak, daha fazla şarap içmek gayesiyle ülkesine dönmüş Boris Diaw’ın zekâsı ve birkaç ay önce Ahmet Cömert Spor Salonu’nda Final Four maçlarıyla eş zamanlı yapılan Adidas Next Generation Turnuvası’nda MVP ödülüne uzanırken izlediğim 19 yaşındaki Ivan Fevrier’nin tanıdık gelen yeteneği dışında gözümü sahaya çevirmek için hiçbir sebep sunmuyor bana Paris şehir merkezinden gelen misafir. Ama orada olmamı onlara borçluyum. Daha doğrusu, onların mümkün kıldığı bir buluşmaya. Geçirdiği son ameliyatın ardından bir süredir salonlarda görünmeyen Yalçın Granit, 1954-55 sezonunda formasını giydiği Racing Club Paris’nin mirasçısı olan takımı ağırlamak için Maslak’taki salonda.

Hava atışından hemen önce Paris-Levallois kaptanı Diaw, elinde Fransa’dan getirdiği formayla pota altındaki koltuklara doğru yöneliyor. Gözleri, henüz tanışmadığı ama Türkiye’den yurt dışına transfer olan ilk basketbolcu olarak bir zamanlar Paris’te oynadığını öğrendiği 85 yaşındaki Darüşşafaka efsanesiyle buluşuyor. Elindeki forma, Granit’in Paris günlerinde üzerine geçirdiği formadan epeyce farklı. Spor giyim firmalarının aradan geçen 64 yılda forma teknolojisinde kat ettiği yolu düşünüp makul bulabileceğiniz farklılıklardan söz etmiyorum; beş isim değişikliği ve bir kulüp birleşmesi gördükten sonra EuroCup’ta Paris şehrini temsil etmeye devam eden bu takımın formasında, Racing’in ikonik gök mavisi ve beyaz renklerini (belki de istemeden) çağrıştıran koyu bir mavilik dışında, Granit’e tanıdık gelebilecek hiçbir şey yok. Resmî rakamlara göre, 64 yıllık bir anının ve bir basketbol mirasının kutlandığı bu gecede salonda 1464 seyirci var.

Ama bunlar bu ânın biricikliğinden bir şey götürmüyor. Aksine, Darüşşafaka’nın rakibi olarak orada bulunmaları daha sahaya çıktıkları anda yersiz görünecek grup sonuncusu takımın kadrosunda Boris Diaw isminin olması harika bir tesadüf gibi duruyor. Diaw’ın oyunundaki zarafetin yansımalarını, bu küçük jest sırasındaki her hareketinin her küçük detayında seçebiliyorsunuz. Seyircilere gelince… Oradaki 1464 kişinin çoğunun yolunun okul bahçesinden geçtiğini tahmin etmek güç değil.

Yalçın Granit’in hayatını hakkıyla kayda geçirmek adına, 2015 yılının ikinci yarısında, oğlu Ali Granit’le birlikte hummalı bir çalışmaya girişmiştik. Sadece fotoğraflarda gördüğüm genç hâliyle, rüyalarımın düzenli konuğu olduğu bir dönem bile olmuştu. Ama onunla hiç fotoğraf çektirmemiştik. Bir Twitter mesajında, Boris Diaw ve Furkan Aldemir’le birlikte poz veren Granit’in arkasında kendimi görüyorum. Artık birlikte bir fotoğrafımız var. Kısacası, benim için de işler iyi gidiyor.

Skorbordda 100-67 yazıyor. Maç sonunda hâlâ orada olmamın sebebi Yalçın Granit değil. Bu dakikaya kadar direnmemi sağlayan yegâne şey, David Blatt’in basın toplantısına katılma fikriydi. Onun Granit gibi bir basketbol âşığı olduğunu düşünüyorum; sadece basketbolu nasıl sevdiğini görmeye çalışmanın bile başlı başına keyifli bir meşgaleye dönüşebileceği adamlardan. Ve şanslıyım ki, bu sezon her zaman olduğundan daha da mutlu görünüyor. Bu da Darüşşafaka’nın maç sonu basın toplantılarını küçük seminerlere, yaşam dediğimiz bu şeyle nasıl baş edeceğimize bir çeşit kılavuz olacak küçük bilgelikler devşirebileceğiniz oturumlara çeviriyor. Blatt’i hiç tanımayan ve ona böylesi bir hayranlık beslememe şüpheyle yaklaşan birini, Paris-Levallois maçından birkaç gün öncesine, Fenerbahçe Doğuş galibiyeti sonrasındaki basın toplantısına ışınlamak isterdim. O gün 30 sayıyla kariyer rekorunu kıran öğrencisi Scottie Wilbekin hakkında konuşurken solundaki genç adama kaçamak bakışlar atan Blatt’i gördüğünde meseleyi anlayacağına inanıyorum. Basın toplantısını beklemeye değebilir.

Geçen hafta kart okutmadan çalışmadığını öğrendiğim asansörün önünde biraz volta atıp kurtarıcımın gelmesini bekliyorum. O sırada Blatt’in Granit hakkında bildiği ve bilmediği şeyleri merak ediyorum. Okul ve kulüp tarihine ilgi duyacak biriymiş gibi görünüyor -özellikle de söz konusu okul Darüşşafaka iken. Salonda asılı duran iki formanın hikâyesini yanındaki birilerine sormuş olmalı diye düşünüyorum. Fenerbahçe Doğuş galibiyetini aynı hafta içinde vefat eden Mehmet Baturalp’e ithaf etmesi içten görünüyordu. Peki acaba Arnavutköy’deki gençliğinde Granit’in basketbol oynamak için arkadaşlarıyla birlikte Kız Koleji’nin bahçesine sırtında pota taşıdığını dinlediğinde nasıl tepki verirdi? Ya da Darüşşafaka’nın Fatih’teki eski binasına girdiklerinde karşılaştıkları, okul tarafından ambar olarak kullanıldığı için üzeri daima çimento tozlarıyla kaplı salonda basketbol oynamak için verdikleri çabayı? Bu çabanın bugün Volkswagen Arena parkesinde 12 genç adamın bir EuroCup maçına çıkmasını sağlayan geleneği başlatmış olduğunu düşünüp takdir eder miydi? Ona basketbolu öğreten Samim Göreç’in Kentucky günlerinden, evrensel basketbol ağacında Granit’in bir bakıma Adolph Rupp’ın soyundan geldiğinden haberdar mıydı? Granit’in Türkiye’nin parkedeki öncülerinden biri olarak basketbol tarihine geçmesini sağlayan onca başarıdan sonra, formasını astıktan sonra yaptıklarının ne kadarını biliyor? Mesela kendi çabalarıyla Basketbol Tekniği adında ücretsiz bir basketbol dergisi çıkarmaya başladığını, bu dergiyle birlikte Bob Cousy’nin Basketball Concepts and Techniques kitabını tefrika halinde neşrettiğini? Yetmişlerde Türkiye basketbolu için devrimci sayılabilecek teşebbüslerini, Yugoslavya ve ABD seyahatlerinde yaşadıklarını işitse onu her gün selamlayan tavandaki formaya duyduğu hayranlık bir parça artar mıydı? Evine uğrayıp Türkiye’deki en geniş basketbol kütüphanesiyle yüz yüze gelse, ABD’den getirilmiş düzinelerce biyografi içerisinde en çok hangilerinin orada olmasına hayret ederdi? Red Auerbach’in adına imzaladığı biyografisi mi? Yoksa İTÜ’de oynattığı “mekik” hücum düzenine ilham veren, Auburn koçu Joel Eaves’in yazdığı 1960 basımı Shuffle Offense kitabı mı? Ve son olarak, Darüşşafaka Spor Kulübü’nün müzesine giren ilk basketbol kupasının, 1960 İstanbul Ligi şampiyonluğunun hikâyesini ona anlatsam ne hissederdi?


Darüşşafaka şampiyon! Spor Sergi’yi dolduran mahşerî kalabalığın müthiş tezahüratı… Bu tezahüratta taraflı tarafsız herkesin içten bir alkışı var. Terden yeşil siyahlı formaları vücutlarına yapışmış genç fakat “büyük” adamlar, ağlayarak birbirlerine sarılıyorlar. Onların kucaklaşmaları arasında kaybolan, sevinçten ağlayan bir elbiseli daha var sahada. İki sene önce verdiği sözü tutan ve bu şampiyonlukta aslan payını alması gereken Antrenör Yalçın Granit… Bu galibiyete çok sevinecek biri daha var. Duyduğu gururu belli edemeyecek olsa da onu tanıyanlar Şevket’in neşesini fark edecekler. Arkadaşları dünkü zaferle kaptanlarının ruhunu şad ettiler. -Gürkut Uşaklı, Tercüman, 6 Mart 1960


Sofya’daki 1957 Avrupa Şampiyonası’nda, son maçta şüpheli bir 63 sayılık performans sergileyen Belçikalı Eddy Terrace’ın ardından sayı krallığında ikinci olan Yalçın Granit, şampiyona dönüşünde Romanya ile oynanacak özel maç için toplanan kafileden affını istedi. Ama durum göründüğünden daha ciddiydi. Granit birkaç gün sonra doktora sınavlarına yeteri kadar hazırlanamadığını, çok sevdiği basketbolun artık mesleki kariyeri önünde bir engel teşkil ettiğini ve dolayısıyla basketbolu bırakmak zorunda olduğunu açıklayacaktı.

1956’da Fransa’dan döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Jeoloji Bölümü’nde Prof. Dr. Enver Altınlı’nın yanında asistanlığa başlamış ve enstitü tarihinin ilk asistanı olmuştu. Bununla birlikte basketbola olan sevgisini genç arkadaşlarıyla paylaşma arzusu gitgide şiddetleniyor, antrenörlük fikri onu oyunculuktan daha çok heyecanlandırmaya başlıyordu. Aktif oyunculuk kariyerinin son senesi olan 1957’de haftada üç gün Galatasaray genç takımını, üç gün de yetiştiği yuvanın takımı Darüşşafaka’yı çalıştırıyordu.

Darüşşafaka’nın okul tarihinde ilk basketbol faaliyetine 1946 yılında rastlanır. Bunun öncesinde, ileride Galatasaray ve A Milli Takım’da parlak bir kariyeri olacak Darüşşafaka mezunlarından Cemil Sevin basketbol oynamaya başlamıştı ama bu sevgisini okula taşıyamamıştı. Öğle paydosu zili çaldığı anda okulun kapalı spor salonuna koşup, yeni öğrendikleri bu oyunu ilk kez yeşil parmaklıklı büyük kapıdan içeri sokanlar ise 1949 mezunlarının “Matrak Köşe” olarak bildikleri Yalçın Granit, Atilla Erten, Senih Çalıkkocaoğlu ve Namık Arkun’du.

“Yalçın’la yazları Arnavutköy’de buluşurduk,” diyor 2017’nin Şubat ayında kaybettiğimiz Atilla Erten. “Ortaokuldan liseye geçtiğimiz yaz, bir gün yine Namık ve Senih’le birlikte Yalçın’ın evine gittik. Kapı kapalıydı. Etraftakilere sorduk, ‘Tepeye çıkın, orada bulursunuz’ dediler… Çıktık baktık; Yalçın orada bir yer bulmuş, ha babam top atıyor. ‘Ne yapıyorsun sen burada?’ diye sorduk, bir yandan da gülmekten katılıyorduk. ‘Ben Samim Göreç adında biriyle dost oldum, bana basketbolu öğretti,’ dedi, ‘okul açılınca sizinle de oynayacağız.’ Basketbol topunu ilk kez o gün elimize aldık.”

Granit’in ve Matrak Köşe’nin açtığı kapıdan geçen Şevket Taşlıca, Mehmet Baturalp, Nedret Uyguç, Hüdai Budanur ve Sedat Erberk gibi gençler de Darüşşafaka basketbolunun ikinci jenerasyonunu oluşturmuşlardı. Darüşşafaka, 1951-52 sezonuyla birlikte ilk kez ikinci ligde yer aldığında kadronun çoğunluğu da bu isimlerden oluşuyordu. 1949’da liseden mezun olan Granit ve Erten ise o günlerde sırasıyla Galatasaray ve Vefa formalarını terleten iki milli basketbolcuydu, ancak Darüşşafaka’da basketbolun kulüpleşmesine desteklerini esirgemiyorlardı. 1957’de parkelere henüz 25 yaşındayken veda ederken, Granit’in gerçekleştiremediği pek az hayali vardı. Bunlardan biri, hiç şüphesiz, temellerini attığı Darüşşafaka’nın oyuncusu olarak A takım seviyesinde bir maça çıkmaktı. Diğer yandan Galatasaray’dan Türkiye içinde başka bir kulübe transfer olmayı da kendine yakıştıramıyordu. Transfer olacağı kulüp, Yalçın Granit’i Yalçın Granit yapan Darüşşafaka olsa bile.


Artık farklı bir hayat evresindeyim ve işle ilgili sorumluluklarımı düşünmeliyim. Bundan böyle çok sevdiğim basketbolun mütevazı bir antrenörü ve seyircisi olarak kalacağım.


Bu açıklamayla birlikte 1957-58 sezonunda Darüşşafaka antrenörlüğü için kolları sıvayan Granit, ilk sezonunda yabani ve saf bir yetenek olan Nedret Uyguç’u geliştirmeye öncelik atfeder. 18 maçta 10 galibiyet alarak İstanbul Ligi dördüncüsü olan Darüşşafaka, kısa lig tarihindeki en büyük başarısını elde etmiştir. Böylece 1958 yazında Granit’in beğendiği oyuncuları Darüşşafaka’ya gelmeye ikna etmesi biraz daha kolay olacaktır; çoğu okul mezunu olan önemli isimler, Galatasaray’dan Şevket Taşlıca, Beşiktaş’tan Hüdai Budanur, Fenerbahçe’den Erdoğan Karabelen takıma katılırlar. Atilla Erten de geri dönmüştür, ancak bir sezon oynadıktan sonra o da formasını asacak ve Granit’in yanındaki koltuğa oturacaktır. O sezon sonunda 14 galibiyet, 4 mağlubiyet alan Darüşşafaka’nın Türkiye Şampiyonası’na çağrılmaması basketbol çevrelerinde küçük çaplı bir infial yaratır. Gelgelelim, bir sene sonra, işi şansa bırakmayacaklardır.

1959-60 sezonuna Daçka fırtına gibi başladı. Spor Sergi tribünleri Darüşşafaka maçlarında “Haşim, Nedret, basket!” tezahüratlarıyla inliyordu. O yaz takıma transfer olan isimlerden biri de Galatasaraylı “Çaça” Metin Akşenkal’dı. Granit onu ve Fenerbahçeli Günay Erkan’ı, sahada topun birinci hâkimi olan Dursun Açıkbaş’a yardım etmeleri için transfer etmişti. Önceki yıldan gelen Dursun-Şevket-Haşim-Erdoğan-Nedret beşi ise çoğunlukla korunuyordu. 13 Şubat’ta zirvedeki rakiplerden Galatasaray’a karşı 72-71 galip gelinen maçta olduğu gibi…

İstanbul Ligi’nin son dönemecine girilmişti ve yalnızca bir mağlubiyeti olan Darüşşafaka, puan tablosunun zirvesinde bulunuyordu. Ancak 16 Şubat’ta herkesi önce uzun bir bekleyişe, sonra tesirli bir matem havasına sürükleyen bir haber aldılar. Takımın kaptanı Şevket Taşlıca bir trafik kazası geçirmiş, başından yaralanıp komaya girmişti. O sırada Tuzla’daki yedek subay okulunda askerlik hizmetini sürdüren Taşlıca, sabah saatlerinde Aksaray’da taksiye binerken (kimi gazetelere göre dolmuş beklerken), bir belediye otobüsüyle binmekte olduğu taksi arasında sıkışmış ve sürüklenerek bir çöp kamyonuna çarpmıştı. Granit’in basketbola başlamaya teşvik ettiği Taşlıca, 17 yaşında A milli takımın Akdeniz Oyunları kadrosuna çağrılmış ve ay-yıldızlı formayı 18 kez terletmişti. Sadece yaş itibarıyla değil, kurduğu sıcak ilişkilerle de Darüşşafaka basketbolunun birinci jenerasyonuyla ikinci jenerasyonunu birbirine bağlayan bir ulak gibiydi. Galatasaray’daki antrenörü Dr. Ali Uras komadayken yanından hiç ayrılmadı. Spor dünyasındaki herkes kenetlenmiş, sarılacak bir umut kapısı bekliyordu. Kötü haber 25 Şubat günü duyuldu.

“Ben daha 18 yaşını doldurmadan genç milli takıma girdim, hatta bir yurt dışı seyahatine annemin izniyle katılmıştım” diyor Mehmet Baturalp. “Onda Şevket Ağabey’in de rolü büyüktü. Yıldız takımdan genç takıma geçmiştim. ‘Sen A takımda oyna Batur’ dedi bana. ‘Ben yapamam abi sizin aranızda, korkuyorum’ dedim. ‘Sen hiç korkma, ben senin arkandayım’ dedi. Lise yıllarımda ondan hakikaten çok şey öğrendim.”

Kaptanlarını kaybettiklerini öğrendikten on gün sonra, Darüşşafakalı gençler kulüp tarihinin ilk şampiyonluğu için sahaya çıkacaklardı. Son haftaya ikişer mağlubiyetle giren iki takım, Darüşşafaka ile Fenerbahçe, soğuk bir Spor Sergi akşamında karşı karşıya geliyorlardı. Fenerbahçe’nin başında Granit’in ilk hocası Samim Göreç vardı, takımın yıldızı ise tıpkı rakip takımdaki arkadaşları gibi kaptanını kaybetmiş bir Darüşşafaka mezunuydu: Mehmet Baturalp.

İkinci devrenin başında fark Fenerbahçe lehine 13 sayıya çıkmıştı. Büyük bir yasın yükünü omuzlamaya çalışan Daçka oyuncuları, o gün Fenerbahçe’ye kafa tutma gücünü gösteremiyorlardı. Granit son kozunu oynayacaktı, Galatasaray’dan sezon başında transfer edilen Çaça Metin’i sahaya sürdü.

Ayaspaşa’da doğup büyüyen Metin’in mahalleden arkadaşı Kemal’in babası, Gümüşsuyu’ndaki Teknik Üniversite salonunun boya işlerini yapıyordu. Bir gün babasından harçlık almak için salona giden Kemal’in yanında, Yalçın Granit’le tanışmış ve milli oyuncuya şut idmanları sırasında çemberden seken topları atarak basketbola başlamıştı.

“‘Seni Galatasaray’ın yıldız takımına alacağım’ dediğinde dünyalar benim olmuştu,” diye hatırlıyor o günleri Metin Akşenkal. “Galatasaray’da A takıma çıktıktan sonraki ilk yılımda her maçta yedek oturmuştum. Buna rağmen Yalçın Ağabey dedikodu çıkmasından çekiniyor, ‘Seni istiyorum ama Galatasaray’dan adam almam yakışıksız olur’ diyordu. Ali Uras’a gidip izin istedim, sonunda transfer gerçekleşti. Ancak Darüşşafaka’da da ilk beşe giremiyordum. Günay benden daha iyiydi, kenarda sıramı bekliyordum. Fenerbahçe maçında da Günay oynuyordu. Ben de oynayanların eşofmanlarını üzerime sarmış, buz gibi Spor Sergi’de ısınmaya çalışıyordum. Derken Yalçın Ağabey yanıma geldi, ayağıma bir tekme attı. Tribünlerin arkasına gidip ısınmamı söyledi. Birkaç dakika sonra maçı bıraktı, yanıma geldi. ‘Yıldız takımda oynadın, genç milli oldun. Onca sene ter döktüm, orada bacak bacak üstüne oturduğunu görmek için miydi? Git ve maçı döndür. Döndüreceksin, biliyorum!’ diye bağırdı.”

Metin oyuna girdiği gibi üst üste üç basket buluyor, farkı 6 sayıya indiriyordu. Tebeşir Samim, maç planlarını değiştirmek zorundaydı. Böylece Granit, pota altında nihayet nefes alabilen Nedret’i devreye sokabilecekti. Basketbolda hücum süresinin olmadığı dönemlerde, imkânsız görünen bir seriyle 15 sayılık farkı kapatan Daçka sahadan 56-55 galip ayrıldı ve tarihinin ilk ve tek İstanbul Ligi şampiyonluğuna ulaştı. Ertesi gün bir gazeteci bu seriyi “Oyuna Metin diye biri girdi, çaça yaptı” diye anlatınca, Metin Akşenkal bir ömür boyu üzerinde taşıyacağı bir lakap kazandı. Şampiyonluğun ödülü olan kupa ise ait olduğu yere, Şevket Taşlıca’nın evine gidiyordu.

Parkenin tozu zamanın tozuna karışıyor, azizlerin üzerine dünyanın kiri bulaşıyor. Hâlâ alt kattaki toplantı odasına inmek üzere, Volkswagen Arena’daki asansör kapısının önünde bekliyorum. Kasım ayındayız ve salon yalnızca olması gerektiği kadar soğuk. Buraya ilk kez bir Pixies konseri için gelmiştim; o günden beri de burayı Darüşşafaka’nın evi olmaktan ziyade, parıltılı rock gruplarını bir geceliğine ağırlayan bir sahne olmaya daha elverişli bir yer olarak görme eğilimindeyim.

Sonunda aşağı inip toplantı odasındaki yerimi alıyorum. David Blatt içeriye -bu kez Okben Ulubay’la birlikte- girdiğinde onu karşılayan yarım düzine gazeteci var. Ama bu neşesini bozmaya yetmeyecek. Söylediğim gibi, bu sezon hiç olmadığı kadar mutlu. Mithat Demirel ile birlikte “öğrenmeye açık takım oyuncuları” olduklarını tespit ettikleri bir grup genç adama yatırım yapmayı seçtiler; evvelki sezonun aksine, yöneldikleri Howard Sant-Roos, JaJuan Johnson, Micheal Eric, James Bell, Will Cummings, Stanton Kidd gibi isimlerle anlaşma zemini ararken Euroleague kulüpleriyle mücadele etmek zorunda kalmadılar. Bu çekirdeği Furkan Aldemir, Okben Ulubay, Kartal Özmızrak, Muhammed Baygül, Emircan Koşut ve lise mezunu Doğuş Özdemiroğlu gibi yerlilerle takviye ettiler. Takımın liderlik görevini üstlenen Scottie Wilbekin, gelişimi ve bu rolü kucaklamasıyla sezon boyunca Blatt’i en çok gülümseten isimlerden biri oldu.

Billy Donovan göreve geldiği günlerde bir “futbol okulu” olarak bilinen Florida Üniversitesi’nde geçirdiği 19 yılın ardından Oklahoma City Thunder’ın teklifini kabul ettiğinde, Gators artık kolej basketbolu coğrafyasının ağırlık merkezlerinden biriydi. 2014 yılında SEC şampiyonluğunu kutlayan Donovan’da, Blatt’in bugünkü neşesiyle bir akrabalık bulmanın uygun olacağını düşünüyorum.

Joakim Noah, Al Horford ve Corey Brewer gibi beş yıldızlı oyuncularla üst üste iki sezon ulusal şampiyonluk yaşayan Donovan, o gün, dört yıl boyunca bu SEC şampiyonluğu dışında dişe dokunur bir şey kazanmadığı 2010 sınıfı için “Koçu olmaktan en çok gurur duyduğum çocuklar bugün kampüsten ayrılıyorlar” demişti. Sözünü ettiği çocuklar, Scottie Wilbekin, Patric Young, Will Yeguete ve Casey Prather’dı. Bugün Wilbekin’in liderlik ettiği bir başka oyuncu grubunun yolculuğunu seyretmek, Blatt’e benzer şeyler hissettiriyor olabilir. Neşesini buna borçlu olmalı. Bir sene önce gerçekten bir şeyler kazanmak istiyor gibi görünüyordu. Kötü biten Cleveland deneyiminden sonra okyanusaşırı bir “F U” ânına neredeyse saplantılı biçimde ihtiyaç duyuyor gibiydi. Ama artık tüm bunların vücudunu terk ettiğinden hiç kimsenin şüphesi yok. EuroCup gruplarından çıkmayı garantileyen ilk takım olmalarını sağlayan farklı Paris-Levallois galibiyetinden sonra, basın toplantısında söz istiyorum.


– Koç, EuroCup’taki kusursuz gidişatınız için tebrik ederim. Ama bu defa size maçla ilgili bir sorum yok. Bugün oyunun Türkiye’deki öncülerinden Yalçın Granit için özel bir karşılaşma günüydü. Onun ellili yıllarda formasını giydiği Fransa şampiyonu Racing’in mirasçısı Paris-Levallois ile oynadınız. Geldiğiniz ilk günden beri bu kulübün arka planındaki kültürü kucaklamış biri olduğunuzu gözlemliyorum. Yalçın Granit gibi okul ve kulüp tarihinde yer etmiş efsanevi figürleri tribünde maçlarınızı izlerken görmeyi ya da Doğuş Özdemiroğlu gibi Darüşşafaka eğitim sistemi içinde yer alan tüm çocukların rol modeli olabilecek bir başka okul mezununu kadronuzda bulundurmayı değerli görüyor musunuz?

– Kesinlikle görüyorum ve bu harika bir soru. Darüşşafaka Basketbol olarak bizim mesajımızın çocuklar için örnek teşkil edecek şeyler yapmak olduğunu düşünüyorum. Genç insanlara ilham verebilmek, onlar için birer rol modeli olabilmek. Bu yüzden antrenmanlarımızı Ayhan Şahenk’te yapıyoruz. Tüm antrenmanlarımız, Darüşşafaka öğrencilerine tamamıyla açık. Ekibimizdeki tüm antrenörler, Darüşşafaka Lisesi’nin antrenörleriyle birlikte çalışıyorlar ve onlara koçluk eğitimi veriyorlar. Orada çocukları maçlara davet eden ve maç boyunca onlara refakat eden muhteşem beden eğitimi öğretmenlerimiz var. Ve görüyorsunuz, en iyi taraftarlarımız kesinlikle o çocuklar… Oyuncularımızın okuldan birileriyle sohbet etmedikleri, onlarla bir şeyler paylaşmadıkları bir günümüz geçmiyor. Ben basketbolda dağın en tepesine çıkacak kadar şanslıydım. Ama orada gördüğüm onca şeyden sonra rahatlıkla söyleyebiliyorum ki, okuldan çıkıp yanımıza gelen, oyuncularımızla vakit geçiren, maçlarda bizi destekleyen o çocukları görmekten ve bir fırsatını bulup onlarla konuşmaktan, onlara tavsiyeler vermekten ya da sadece sarılmaktan daha değerli olan bir şey yok. Bir gün, kariyer dediğimiz bu defteri kapattığımda, benimle olmaya devam edecek insanlar ve mekânlar bunlar. Bu oyuna anlam veren şey bu. Basketbol, genç insanlara bir çeşit ilham kaynağı olabildiği ve onlara hayatlarının devamı için bir model sunabildiği için anlamlı. Tıpkı Doğuş’un Darüşşafaka formasıyla sahaya çıkarak, kendisiyle aynı yetişme şartlarına sahip bu çocuklara örnek olduğu gibi. Ve bugün ağırlamaktan şeref duyduğumuz bu olağanüstü adamın, bir zamanlar, okul sıralarından çıkıp Türkiye’yi yurt dışında temsil eden ilk basketbolcu olarak, binlerce çocuğa örnek olduğu gibi. Bunlar, hayatta yeri doldurulamayacak türden şeyler. Bunlara değer biçemezsiniz.


O gün çantamda Adanmak’ın, David Blatt’e hediye etmek üzere yanımda taşıdığım bir nüshası vardı. Sonra Türkçe yazılmış 400 sayfalık bir kitabı Türkçe bilmeyen birine hediye etmenin bir parça küstah görüneceğini düşünüp vazgeçmiştim. Şimdiyse, ona bu hikâyeleri anlatan birisinin olup olmamasının önemsiz olduğunu düşünüyorum. Kelimeleri arasındaki boşluklarda, bu hikâyeleri hiç dinlememiş ve asla dinlemeyecek olsa bile, Yalçın Granit’in onun için tavandaki bir formadan ibaret olmayacağına işaret eden bir şeylere rastlıyorum. Defteri kapattıktan sonra da Blatt’le olmaya devam edecek olan şeylerden biri, Granit’in hatırası.

Basketbolun aşk badesinden içmiş bu iki adamın birbirlerine bakışlarında, bizim gibi sıradan insanların onlara bakışından farklı bir feraset var. Birbirlerini tanımak için hikâyelere ihtiyaç duymayan iki âşık.

Cem Pekdoğru

Cem Pekdoğru
1988 Tekirdağ doğumlu. İstanbul Lisesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu. Kitap çevirmenliği ve editörlükle iştigal ediyor. Şu sıralar Socrates'in Almanca edisyonu için çalışıyor.

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN