Asfalttan PyeongChang’a

Hamza Dursun’un tesadüfen başladığı, yazları asfalt üzerinde antrenman yaptığı kayaklı koşu yolculuğunda sıradaki durak PyeongChang. Dursun'un olimpiyat hikâyesini kendisinden dinledik.

8 Şubat 2018

Okul döneminde hemen hemen tüm spor branşlarına katılıyordum. Ağrı’da okullar arası seçmeler oluyordu. Atletizm seçmelerine girdim, üst düzey atletlerle yarıştığım için dereceye girme şansı bulamadım. Beden eğitimi hocamız “bir de kayak seçmeleri var” dedi. “Kayak nedir?” diye sordum. Hiç duymamıştım, bilmiyordum ne olduğunu. Ona rağmen seçmeleri kazandım ve kayaklı koşuya başlamış oldum.

2014 Soçi’de de barajı aşmıştım ama olimpiyata gitmek nasip olmadı. Kış sporlarında sadece barajı aşmanız yetmiyor, aynı zamanda Uluslararası Kayak Federasyonu’nun (FIS) ülkenize kota vermesi gerekiyor. Bu kotayı alamadığım için olimpiyata gidemedim, tabii bu da benim içimde acı olarak kaldı.

2014’te barajı geçtiğim için olimpiyata gideceğime kesin gözüyle bakıyordum. Fakat ülke kotası gelmediği için “acaba yaptığım çalışmalar boşa mı gitti?” diye düşündüm. Çok büyük hayal kırıklığı yaşadım. Moralim çok bozuktu, antrenman yapmak istemiyordum. Arkadaşlarım olimpiyata giderken ben, yakın tarihlerde düzenlenen Dünya Gençler Şampiyonası’na gitmek zorunda kaldım. Kaçabilirdim de tabii, bırakabilirdim ama bir hedef koydum kendime. Olimpiyat oyunlarına katılmam lazımdı, yıllardır bu işe emek veriyordum. Bırakıp gidersem, yapılan o kadar desteğin hepsi boşa gidecekti. Bunu göze alamadım.

Tam o sıralar bir enfeksiyona yakalandım. Bu enfeksiyon vücuda bulaştığı zaman yerinizde yatsanız bile vücutta bir yorgunluk, uyuşukluk oluyor. Antrenman yapamaz hâle geliyorsunuz. İnsanın psikolojisi alt üst oluyor. Ben bu enfeksiyondan sonra çok sevdiğim kayaklı koşuyu bırakmak istedim. Malzemelerimin çoğunu kırdım attım, bir kısmını yaktım. O esnada annem devreye girdi. Kalan malzemeleri elimden aldı, bana destek oldu. Beni yeniden spora döndürdüler babamla. Başkası olsa diyebilirdi ki “oğlum sen hastasın gel evinde otur, iyileşmene bak seni tedavi edelim…” Benim annem spora dönmem için elinden gelen her şeyi yaptı. Ben şu an bir olimpik sporcuysam o da bir olimpik anne…

Katıldığım en büyük organizasyon Lahti’deki Dünya Şampiyonası’ydı. Lahti’den önce yeterli puanı toplamak için iki-iki buçuk aylık dönemde 30 yarışa katıldım. Bu da beni çok yordu. Şunu hatırlıyorum; Kazakistan’da üniversiteler arası yarıştaydık. Oradan uçakla geldik, saat gece 3-4 gibi otele girdim, sabah 9’da yarışa çıktım. Vücudum çok yıprandı ve orada güzel sonuçlar elde edemedik. Asıl amaç Dünya Şampiyonası’na katılmaktı. Davos’taki Dünya Kupası’nda ise daha iyi bir durumda yarışmaya katıldım. Birincinin yaklaşık 19 saniye gerisinde yarışmayı tamamladım. Benim için güzel bir sonuçtu. Olimpiyatta en büyük hedefim ‘Kırmızı Grup’ olarak adlandırılan ilk 30’a girebilmek. Dünya Kupası’nda bunu gerçekleştiremedim ama önümüzdeki yarışlarda umarım bunu başarabilirim. Orada ilk otuza girmek bizim için madalya almaktan farksız.

Sabahattin (Oğlago) Hoca gibi dört olimpiyatta yer almış birinin etrafımızda olması bulunmaz bir nimet. O tecrübelerini bize aktarması, doğru yönde çalışmalar yaptırması büyük bir şans. Ülkemizdeki en büyük sıkıntılardan biri de antrenör sorunu. Bilgi, beceri ve geçmiş lazım; neyin ne olduğunu bilen birileri lazım. Bu anlamda Sabahattin Hoca gibi isimlerin çevremizde olması, bizi mutlu ediyor.

Hemen hemen tüm kış sporlarında kar’a erişim ve tesiste güvenliğin sağlanabilmesi bizim için büyük bir problem. Her sporcu Uludağ’a, Erciyes’e, Ilgaz’a kendi imkânlarıyla gidip antrenman yapabilir mi? Gerekli malzemeyi alabilir mi? Tesis kadar suni kar yapabilecek makineler de önemli. Yazın bile kayak antrenmanı yapabilecek tesislerimizin olması lazım çünkü ülkemizde 8-9 ay kar yok. Erzurum’da suni kar makinesi var ama bir yıl çalışırsa üç yıl bozuktur…

Aslı Nemutlu’ya gelince, tesisteki güvenlik önlemleri kadar antrenörün beceriksizliği ya da bilgisizliği de etkili oldu. Pistin etrafındaki korkulukları yeterince kontrol etmediği için Aslı’nın başına bu olay geldi. O tarihte biz Avusturya’da yarışmadaydık, bu talihsiz haberi orada duyduk. Bizim için çok üzücüydü; Aslı Nemutlu’yla tanışabilme fırsatı bulamamıştım ama arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla başarılı, iyi bir kardeşimizdi.

Bu tür talihsiz kazaları kayaklı koşu branşında da sık sık yaşıyoruz. Kayak antrenmanlarını yazın asfalt üzerinde yapıyoruz. Çoğu trafiğe açık yerler. Trafiğe kapalı tek parkur Erzurum’da, yılın dokuz ayını Erzurum’da geçiremeyiz ki! Takımdaki neredeyse herkes araba kazasıyla olsun, yanlarından geçenlerin onların dengesini bozmasıyla olsun birçok irili ufaklı badire atlatmıştır. Bir yanda olimpiyat, diğer yanda ise bu tür şeyler…

Kore’de farklı şeyler yiyorlarmış herhalde. Bizim Abdigör köftesi var, Türkiye’de çok bilinmez ama Ağrı’da meşhur. Orada en çok onu özleyeceğim. Kabak tatlısını da sağ olsun annem sevdirdi. Köyde geçimimizi çiftçilikten sağlıyoruz. Bir yıl kabak çiçeği ektik; inanır mısınız karınca sürüsü gibi kabak çıktı. Biz de yarısını sattık yarısı elimizde kaldı. Attı fırına onları, sürekli kabak tatlısı yapıyordu. İnsanın evde yemediği şeyi başka yerde yemesi zor oluyor; annem sağ olsun sevdirdi. “Tatlı ister misiniz?” diyen olursa ben ilk başta “Kabak tatlısı var mı?” diye soruyorum…


*Bu yazı, ilk olarak Socrates’in Şubat 2018 sayısında yayımlandı. 14 sayfalık 2018 PyeongChang Kış Olimpiyat Oyunları dosyasının da yer aldığı sayıyı edinmek için tıklayın

Buğra Balaban

Buğra Balaban
Koç Üniversitesi çıkışlı. Socrates'te editörlük, Eurosport Türkiye'de spor spikerliği yapıyor. Zamanının çoğunu NBA ve Avrupa basketboluyla geçiren bir istatistik sever.

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN