Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolArsenal Günceleri #1

Arsene Wenger'in takımdan ayrılmasının ardından Unai Emery ile anlaşan Arsenal, İspanyol teknik adamla da dikiş tutturamayıp Mikel Arteta'yı başa getirdi. Karşınızda Arsenal'ın yakın tarihi...

Takvimleri üç sene kadar geri alalım. Arsene Wenger; stadyum borçlarını ödemiş, artık transfere para harcayabilen, ’98 – ’04 arası sahip olunan rekabetçi ruhu tekrar yakalayabilmesi umulan bir Arsenal’ın başında.

Kadroda Mesut Özil-Alexis Sanchez ikilisi bulunuyor. Ayrıca Granit Xhaka, Shkodran Mustafi ve Lucas Perez gibi takviyelerle kadroya yatırım da yapılmış. Buna karşın takım, 96/97 sezonundan beri ilk kez Şampiyonlar Ligi kotasının dışında kalıyor. Hatta çok daha kötü bitebilecek sezonu, Nisan ayında gelen -Antonio Conte’nin Chelsea’de kullandığına benzer- bir 3’lü savunma kurtarıyor. Herkesin dilinde 4-4-2’yle kariyerinin başka bir seviyeye çeken Arsene Wenger’in ilerleyen yaşına karşın halen ne kadar yenilikçi olabildiği… İngiltere, hatta dünya futboluna birçok alanda damga vurmuş Fransız menajer, bu performans karşılığında iki senelik yeni bir mukaveleyi cebine koymayı başarıyor.

Yirmi sene sonra Şampiyonlar Ligi’nin dışında kalınmasına rağmen kısmen tatlı biten sezon, takımın iki süper yıldızının (Alexis ve Özil) kontratlarını yenileme süreci sebebiyle yazın tekrar cehenneme dönüyor. Aradan bir de Alex Oxlade-Chamberlain çıkıp “Ben de gitmek istiyorum” diyor. Bu üç oyuncunun sözleşmesinin son yılına girdiği notunu da düşelim.

Tam Bir Kaos

Hâlâ inanmak zor geliyor ama takım bu işin içinden çıkabileceği en iyi senaryolardan biriyle çıkıyor. Sezon başında Ox, 35 milyon sterlin karşılığında Liverpool’a gönderiliyor. Sanchez, Henrikh Mkhitaryan karşılığında Manchester United’a takaslanıyor. Pastanın tamamı da Özil’e kalıyor tabii. Türk asıllı Alman oyuncu imzaladığı dev kontrat ile (haftalık 350 bin Sterlin) Premier Lig’in en çok kazanan ismi oluyor.

Bu gelişmeler ne yazık ki Arsenal taraftarları için 17/18 sezonuna dair hatırlanacak yegâne iyi gelişme olarak tarihteki yerini alıyor. Çünkü nasıl Conte’nin Chelsea’si şampiyonluk senesi sonrasında çözüldüyse (başka faktörler de var elbette), Wenger’in Arsenal’ı da 3-4-3’ün ekmeğini tekrar yemekte sorun yaşıyor ve ilk dördün dışında biten üst üste ikinci sezon Wenger’in işine mal oluyor.

Aslında garip ama Wenger gibi yenilikçi birinin bile ardından “adapt or die” (adapte ol ya da öl) yorumları yapılıyor. Artık dünya ne kadar hızlı dönmeye başlamış, siz hesap edin.

Şaka bir yana, hücumda iki büyük sorun çözücüsünün ürettiklerine karşın son yıllarda savunmadaki problemlere kalıcı bir çözüm bulamayan bir Wenger bahsi geçen. Oyunculara tanıdığı özgürlük ile ün yapmış, entelektüel ve döneminin çok ilerisinde kalan insani tavrıyla onlara özgüven aşılamayı başarmış Wenger’le aynı kişi. Ancak onu elit seviyeye taşıyan bu tavırlar toplamı, yıllar sonra düşüşünün de temelini oluşturmuş.

Fransız çalıştırıcıya oyunculara daha ayrıntılı direktifler vermesi gerektiği yönünde eleştiriler yapılıyor. Özellikle içinde birçok genç ismi barındıran (Julian Nagelsmann, David Wagner, Marco Rose, Florian Kohfeldt, Alfred Schreuder, Ralph Hasenhüttl, Niko Kovac, Christian Streich ve niceleri) yükselişteki Alman ve Avrupa çapındaki başarılarıyla adından söz ettiren (Antonio Conte, Maurizio Sarri, Massimiliano Allegri üçlüsünün başını çektiği) İtalyan ekolünün üyeleri bu konuda farklı yaklaşımlar ortaya koyuyorlar. “Teknik direktörün etkisi en fazla yüzde 20’dir, hatta başarının yüzde 99’u oyuncuların, maksimum yüzde 1’i hocanındır” gibi fikirlerin rafa kalktığı, kimi zaman teknik direktör etkisinin yüzde 100’e çıktığı ya da öyle sanıldığı dönemler.

Arsene Wenger efsanesi işte böyle sona ermişti. Altı senede gelen üç şampiyonluk ve Yenilmezler’le zirveyi gören, Barcelona’ya kaybedilen Şampiyonlar Ligi finaliyle düşüşe geçen, yalnızca 2 senecik Şampiyonlar Ligi’nin dışında kalınan süreçle işin bitişe vardığı bir 22 yıl. Oysa Wenger’le yol ayrılığına gidilmesindeki ilk motivasyon “Sadece ligi ilk dörtte tamamlamak yetmez” fikriydi. Hem Arsenal taraftarı hem geri kalan İngilizler hem tüm futbol severler adına sürreal bir tecrübeydi.

Arsenal Futbol Kulübü bu olaylar eşliğinde yeni bir sayfa açmaya karar verdi.

Elbette basın toplantıları, saha içi kararları ve şişme montuyla belki onlarca klişeyi yıkmış Wenger’den başka değişkenler de vardı Arsenal’da:

2007 senesinde kulübün önemli bir bölümünü satın alarak kadraja giren, cimriliğiyle ünlü, Walmart zincirinin varisi sayılabilecek Amerikalı milyarder Enos Stanley Kroenke ya da bizim aşina olduğumuz ismiyle (Stan Lee gibi ama o kadar tatlı değil) Stan Kroenke. Ayrıca Kroenke’nin kendisinin kulübe girmesinde büyük payı olduğu; başardıkları, akademik özgeçmişi ve tarzıyla saygı uyandıran, aristokrat bir aileden gelen, kulübün -özellikle de Wenger sonrası- futboldan sorumlu devlet bakanı diyebileceğimiz Ivan Gazidis.

Wenger kadar ikonik karakterler değiller belki ancak genel resmi çizebilmek adına onları da bir kenara yazmak gerek.

Stan Kroenke aslında yıllardır Türkiye’de sahip olmayı arzuladığımız bir yönetici tipi. “Kendi şirketlerini böyle mi yönetiyorlar sanki, bu kadar borç mu olur kardeşim?” kalıbının tam zıttında duran, kulüp ekonomisini verimlilik üzerine kurmuş, yabancı yatırımcı olmasına rağmen kişisel servetinden kulübe tek bir ‘penny’ bile aktarmamış biri Kroenke. Kulübün mali açıdan dünya çapında bir seviyeye çıkmasında büyük payı olsa da tahmin edileceği üzere taraftarlarca kulübü kâr amaçlı bir organizasyon olarak yönetmekle suçlanıyor.

Gazidis’e gelirsek; MLS’in kurulmasındaki aktif rolüyle ismini duyurmuş genç bir yönetici. Akademik geçmişi ve entelektüel seviyesiyle Wenger’i gerçek anlamda tamamlayabilecek bir profile sahip. Ancak işler kağıt üzerindeki kadar temiz ilerlemedi hiçbir zaman. Wenger-Gazidis ikilisinin arasında kara kediler olduğu dedikodularını hep duyduk. Wenger nasıl İngiltere’deki eski tip ‘menajer’ beklentisini her açıdan karşılamakla meşgulse, Gazidis de “Biz de boş değiliz yahu” pozisyonundaki kişi oldu. Dahası olumsuzluklar yaşandığında kafasına ilk vurulan hep Gazidis oluyordu.

Burası kritik çünkü Gazidis, Alexis ve Özil’in yenilenemeyen kontratlarını kendi avantajına çevirerek belki de ilk kez Wenger’e karşı ciddi bir koz elde etmeyi başardı. Efsanevi Fransız’ın Arsenal kariyerinde son, bu olayla başlamıştı.

Bu gelişmelerin ışığında Gazidis, Barcelona’nın transfer ekibinin kaptanlarından -yaz sonunda adından Don Sanllehi olarak bahsettiren- Raul Sanllehi’yi ve Borussia Dortmund’un gözlemleme ekibinin başında harikalar yaratan Sven Mislintat’ı kulübe kattı. Wenger’in yaşı ve performansıyla gitmeye eskiye göre çok daha yakın olduğu bu süreçte, kulübün geleceğe hazırlık yaptığını başta Wenger olmak üzere herkese gösterdi. Nitekim yukarıda da bahsettiğim gibi, bir süre sonra Wenger’in kibarca (kabaca da diyebilirsiniz) kulüpten ayrılması istendi.

Gazidis-Sanllehi-Mislintat üçlü konsülü, yönetimi Wenger’den devralırken önlerinde olumsuz örnek teşkil eden bir Ferguson hadisesi olduğunu gördü. Amaç ‘yumuşak geçiş’ kalıbını başarıyla yerine getirmekti. Dolayısıyla konsül saha dışındaki işleri hallederken Fransız efsanenin yerine doğru bir saha içi lideri gerekiyordu.

Bu süreçte kulübün adı birçok farklı isimle anıldı: Luis Enrique, Massimiliano Allegri, Maurizio Sarri, Julian Nagelsmann hatta Mikel Arteta. Ancak proje zorluydu. Transfer için harcanacak yeterli kaynağın olmadığını herkesçe biliniyordu. Dahası elde değerli parçalara sahip olsa da bir o kadar yüksek verim alması zor oyuncuyla dolu bir kadro söz konusuydu.

Konsül romantik olmayı seçebilirdi. Genç ve geleceği parlak bir hocaya yatırım yaparak dünya çapındaki Arsenal Akademisi’nin kaynakları kullanılabilirdi. Ancak Arsenal’ın zorlu bir taraftar kitlesi olduğunu hesaba katmış olacaklar ki ilk başarısızlıkta namlunun ucunda kendilerinin olacağını anladılar. Yine de bunca paragrafa karşın sürpriz bir isme gittiklerini söyleyebiliriz: Unai Emery.

‘Good Ebening’

 

22 sene, dile kolay. Unai için de zor olacağı ilk günden belliydi zaten. Şampiyonlar Ligi’ne gidememenin etkileri kasayı sarsmaya başlamış, oluşan maddi açıklar taraftarlara satılan dünyanın en pahalı biletiyle bile karşılanamayacak boyutlara ulaşmıştı. Neticede artık İngiltere’nin en pahalı oyuncusunu da kadrolarında barındırıyorlardı ve bu ücretler çimlerin veya formaların estetik görünümüyle ödenemezdi.

Bu noktada Sezar’ın hakkı Sezar’a, bizim konsülün hakkı bizim konsüle. Gösterişli itibarlarını hamleleriyle desteklemeyi başardılar. Bu günden bakıldığında dahi malum sınırlı bütçeyle yapılabilecek (olabildiğince) en iyi transferleri yaparak çiçeği burnunda Emery’ye bir esneklik tanımış oldular.

Bernd Leno uzun süredir kalede yaşanan sorunu çözerken Matteo Guendouzi lige damgasını vuran genç orta sahalardan birine dönüştü. Lucas Torreira değerli bir yatırımken, Sokratis Papastathopoulos tecrübesiyle savunmadaki derin yaraya bir nebze pansumandı.

Yalnız sezona girmeden küçük bir sürpriz yaşandı. Yıllardır fikirlerinin yürürlüğe girmesini bekleyen Gazidis, bu konu için ilk kez fırsat bulduğu bu süreci fazla uzatmama kararı aldı ve Milan’a transfer oldu. Bir başka Amerika kökenli ekibin İtalyan kulübü için sunduğu yeniden yapılan projesine katılmayı seçti. Yeni hocasını henüz bulmuş ve yaz transferlerini yeni tamamlamış üçlü konsül, bu gelişme sonucunda erken dağıldı. Yola Sanllehi önderliğinde devam edilirken Gazidis’in ayrılışı Mislintat’ın da altı ay sonraki gidişine zemin hazırlamış oldu. Buraya birazdan tekrar geleceğiz.

Bu gelişmeler eşliğinde yeni sezona adım atan Emery’nin macerası Manchester City ve Chelsea mağlubiyetleriyle başladı. Her iki maçta da pres yapan takımını önde tutabilmek ve alan daraltmak amacıyla -kalitesine oranla fazlasıyla- öne çıkan savunma rakip tarafından arkaya sızan paslar ve toplu/topsuz koşan oyuncularla kolayca cezalandırıldı.

Ancak ilk başta olmasa da sonradan herkesin dikkatini çekecek 14’ü ligde olmak üzere toplam 22 maçlık bir galibiyet serisi yakaladı Unai ve öğrencileri. Bu sene yaptığında eleştirilse de ilk sezonunda yeni transferleri acele ettirmeden takıma adapte etmenin meyvelerini de toplamayı başardı. Özellikle Eylül sonrasında ilk 11’e oturan Torreira-Leno ikilisi ciddi fark yarattı. Bu namağlup süreçte bir nokta öne çıkıyor; takım direncinin düşerek üst üste beraberliklerin geldiği dönemde Emery’nin ilk olarak Wenger’in denediği 3’lü savunmaya dönmesi. Kadronun gerçek sol bek ve hücum kanatlarının olmayışı, Özil’in ön alan presini zayıflatmadaki mahareti gibi sebepler İspanyol hocayı bu tercihe götürdü belli ki.

Emery bu formasyonu sonuç odaklı baktığı maçlarda yada rakiplerini şaşırtmak için sezon içinde zaman zaman kullandı. Özellikle bir önceki sezonun (16/17) benzeri olarak, takımın kaptanlarından Aaron Ramsey’nin kontrat sezonundayken kadroya girmekte zorlandığı bir dönemde 3-4-3 formasyonu Galli yıldızın en çok verim verdiği formasyon olmuştu.

Dizilişten de bağımsız olarak şöyle bir takım yarattı Emery: Ön alan presinin, savunmanın ana planını oluşturduğu; hücumdaysa kanatlarda ikili ve üçlüler oluşturarak rakip savunma hattına sızmaya çalışan, rakip out çizgisine indikten sonra bolca orta açan, takımın dünya çapındaki iki santrforu Pierre-Emerick Aubameyang ve Alexandre Lacazette’i bu şekilde aktif kullanmayı hedefleyen bir Arsenal. Sezon içinde birçok farklı formasyonla çime çıkan 11’ler, hep bu doğruları sahaya yansıtmaya çalıştı.

Aslında 22 senelik bir mirasın ardından, belli açılardan hantallaşmış bir kütle için hiç de fena sayılmayacak bir geçiş performansıydı bu. 34. hafta bittiğinde Londra’nın kırmızı tarafı için tablo gayet keyifliydi. Ligde geri kalan dört haftalık görece kolay fikstürle ilk dörde girilmiş, Avrupa Ligi çeyrek finalinde ise gol yemeden Napoli kurası geride bırakılmıştı.

Sorun da bu ya. Arsenal’ın kadro derinliği/kalitesi, taktik çeşitliliği Ağustos ortasında başlayan ve Nisan ortasında biten bir sezon için uygundu. Halbuki hedefleri gerçekleştirmek için son bir nefese daha ihtiyaç vardı. O nefesin ortaya konma ihtimali, 18 Nisan’da oynanan Napoli deplasmanında Ramsey’nin sakatlanmasıyla ortadan kalktı. Bazen gereğinden fazla değer verilen, bazen hafife alınan Ramsey takıma çeşitlilik katan yegâne faktördü (Bu dönemi hatırlayacak olursak, takımın en büyük yaratıcı gücü olan Özil çoktan resmin dışına çıkmış, onun boşluğunu doldurması beklenen Alex Iwobi ve Henrikh Mkhitaryan bal yapmayan arıdan fazlasına dönüşememişti) ve denklemden çıkması Arsenal’ı 25 sene geriye, boring Arsenal’a kadar götürdü. Tabii o takımların kimliklerini savunmalar belirliyordu. Malumunuz, burada ise problem savunmanın ta kendisiydi.

Sonuç olarak ligde son 4 haftada gelen 4 puan Arsenal’ı ilk 4’ten etti. 1 puanla dördüncülük, 2 puanla üçüncülük kaçtı. Takım finale çıktığı Avrupa Ligi’nde ezeli rakibi Chelsea’ye mağlup oldu. Böylece yeni sezon, bir kez daha Şampiyonlar Ligi’nden mahrum kalmanın bilinciyle beklenmeye başlandı.

Sonun Başlangıcı

Zor geçecek yaza Raul Sanllehi damgasını vurdu dersek yanlış olmaz. Geçtiğimiz sezon başında yara alan üçlü konsül, Mislintat’ın 2019 başında takımdan ayrılmasıyla dağıldı. Yönetim kademesindeki yapı, yeni baştan dizayn edildi. Burada ipleri tam anlamıyla eline alan Sanllehi, işe daha önce pazarlama departmanında bulunan Vinai Venkatesham’ı ekleyerek başladı. Transferler ile kadro (Sanllehi ile Emery) arasında bağ kuracak bir ‘Technical Director’ (teknik direktör diye tercüme edilse de o şekilde tercüme etmek kulağa çok mantıklı gelmiyor) pozisyonu oluşturuldu ve bir Invincibles olan Edu, Brezilya Milli Takımı’ndaki görevinden ayrılarak bu yeni pozisyonda göreve başladı. Bir başka Invincibles üyesi Freddie Ljungberg, alt yaş kategorilerindeki başarısının ardından yardımcı antrenörlüğe kadar yükseltildi. İspanyol yöneticinin esas sükse yaptığı nokta, sınırlı transfer bütçesine ve seneler içinde yaşanan prestij kaybına karşın yaptığı gösterişli transfer hamleleri oldu. Sanllehi’nin yaz boyunca kontrolü tam anlamıyla eline aldığını ve taraftarın dediği gibi Don Sanllehi’ye dönüştüğünü görmüş olduk. Ancak bu yeni yapı kulübü ileri taşıyabilecek miydi? Yoksa Gazidis kurduğu, herkesi heyecanlandıran yapı sadece bir sene sonunda şekil değiştirerek Arsenal’ı hiç ummadığı bir yere mi götürecekti?

19/20 sezonu başladığında ise işin taktik kısmında durum bir hayli tatsız gözüküyordu. Peki değişen neydi? Arsenal’daki başlangıcıyla güzel bir sufle veren Emery’nin bu sezon konuyu yavaş yavaş açıklamaya başladığını görmemiz daha olası değil miydi? Ayrıca yazın yapılan 100 milyon sterlinin üzerindeki harcama, takımdaki rollerin geride kalan sene içinde iyice oturması derken bu yarı kaotik hal de nereden geliyor?

Nicolas Pepe hamlesine karşın kanatsız, ortayı kalabalık tutmaya çalışan formasyonları sahaya süren Emery, ilk aşamada puan tablosunda ön sıralarda yer alsa da 11. hafta geri kaldığında 5. sırada, bir üst sıradaki Leicester City’nin 6 puan arkasında bulunuyordu. Akışkan bir faza geçmekte zorlanan, geçişler sırasında savunmacılar/hücumlar şeklinde ayrılan bu sezonki Arsenal’ı baklava 4-4-2, 4-3-3 ve 4-2-3-1 gibi formasyonlarda izledik.

Burada biraz daha detaya inersek, en büyük çıkmazın sağlıklı olduklarında Pepe-Aubameyang-Lacazette üçlüsünü aynı anda sahada kullanabilmek olduğunu görüyoruz. Pepe’nin sağ, Auba’nın sol kanatta olduğu varyasyon, takımın ateş gücünü artırsa da savunmada çok meziyetsiz kalabiliyor. Solda Aubameyang salt bir santrforken lige 72 milyon sterlinlik bir transferle merhaba diyen Pepe’nin de bekini takip etmeye alışması zaman alacak gibi gözüküyor. Durum böyleyken bahsi geçen ön grubu taşımak için orta saha ve bek oyuncularının eforunu yüzde 120’ye çıkarmaları gerekiyor. Ayrıca Lacazette’in oyunundaki belki yegâne eksik, 90 dakika boyunca ön alanda pres yapabilecek kondisyon ve atletizmden yoksun olması. Ayrıca kenarda bu oyunculara eklenmeyi bekleyen bir Mesut Özil var.

Bu yetenekli ön alan grubunu kullanmanın getirdiği anksiyete, orta sahayı kurgulamada Emery’yi manipüle etmiş olabilir. İspanyol teknik direktörün 1-2-1, 1-2, 2-1, 1-1 şekillerinde dizdiği orta sahada yerini garantileyen tek isim, yükselen genç yıldız Matteo Guendouzi oldu. Topsuz oyundaki becerisi, yüksek motoru ve bu sene repertuarına yavaş yavaş eklemeye başladığı hücum katkısı 20 yaşındaki Fransız’ı kadro içinde eşsiz kılıyor. Esas sorun ise bundan sonra, yani Guendouzi’nin partnerini belirlemede başlıyor.

Hoca burada düzenli olarak Granit Xhaka’yı kullandı. Uzun menzilli paslarıyla oyunun yönünü değiştirebilmesi ve mesafe tanımayan şutuyla rakip sahada hafife alınmayacak bir gol tehdidi olması, kâğıt üzerinde mantıklı bir seçim yapıyor İsviçreli’yi. Son iki sezondaki resmî maçlarda skor katkısı 7 gol, 13 asist ki kendi sınıfındaki orta sahalar için fena bir istatistik sayılmaz. Ancak göz testine gittiğimizde işler karışıyor. Emery’nin kendisini savunma önü oyun kurucusu olarak kullandığı bu 1,5 senede yaptığı pas hataları, uzun ve güçlü fiziğine karşın hem savunmada hem hücumda tempoya ayak uydurmakta zorluk çekmesi orta sahayı esas kötü gösteren sebep olabilir. Xhaka’nın tempo açığını Ramsey gibi bir partnerle kapatmak mümkün, hatta mantıklıyken şu anki kadroda Galli yıldızın ikamesi bulunmuyor. Ramsey, işin savunma tarafında yaptığı presin yanında hücum tarafında topsuz oyundaki yüksek kabiliyeti ve skor katkısıyla eşsiz bir oyuncuydu. Arsenal’deki son iki sezonunda resmi maçlarda toplam 17 gol, 20 asist ürettiğini hatırlayalım. Dolayısıyla bu görevi değil Torreira, Guendouzi, Ceballos’a, kime verirseniz sırıtması gayet doğal.

Dahası her ne kadar bu sezon formda olmasa da İtalya’da geriden oyun kurma özelliğiyle ün salmış Torreira’nın kısıtlı forma şansı bulması ve bulduğunda da tam bir 8 numara olarak (Ramsey’ye biçilen görevde) kullanılması hocanın eleştirilen bir başka tercihi. Kuvvetle muhtemel Emery savunma önündeki oyuncunun fizikli olmasını bekliyor, ayrıca Xhaka’nın hareketlilik sorununu oyuncuyu savunma önünde kullanarak saklamayı umuyor. Diğer taraftan da tipik bir atom karınca profilindeki Torreira’yı orta sahanın ön alana presiyle katkı veren parçası olarak kullanmaya çalışıyor. Ancak yukarıda istatistiklerin ortaya koyduğu tablo, genç Uruguaylının işin en azından hücum tarafını pek kotaramayacağını öngörüyor.

Bu üç isim dışında yaratıcılığı biraz daha kabul edilebilir seviyede olan iki oyuncu daha var kadroda: Akademi üretimi Willock ve Madrid’den kiralanan Ceballos. Yazı çok iyi geçiren bu iki gencin ilerleyen süreçte kendilerine kadroda bir şekilde yer açacağını öngörmek çok zor değil. Ancak Premier Lig’de bir sonraki seviyeye geçebilmeleri için tabela katkılarını gözle görülür şekilde artırmaları ve bu yaratıcılıklarını ürüne dönüştürmeleri şart gibi gözüküyor. Özil tam da burada fark yaratacak parça olarak akıllara gelebilir. Ancak taraftar baskısıyla 11’e dönen Mesut’un oynadığı on maçta yalnızca iki asisti bulunuyor.

Orta sahadaki kurgu ve eleman sorunu bu denli büyükken gözlerden nispeten kaçmasının ve saklı kalmasının başlıca nedeni elbette Arsenal’ın savunma performansı. Buna bağlı olarak takımın en ‘suçlu’ görülen oyuncu grubu belki de savunmacıları. Bir yandan, Mustafi’nin sebep olduğu sorunları David Luiz’le kapatmaya çalışanın başına ne gelirse, takımın başına o geliyor. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var.

Emery geçtiğimiz senenin aksine yeni sezonda top rakipteyken, onları kendi yarı sahasında kabul etmeyi tercih etti. Ön alan presini geçtiğimiz senede olduğu gibi takımı ön alana taşıyarak yapmak yerine prese genelde ikinci bölgede başlayan sınırlarını biraz daha bilerek pozisyon alan bir Arsenal izliyoruz. Bu tercihin takımın kalesinde göreceği şutları belli oranda artıracağını düşünebilirsiniz. Ancak sahada çok daha dramatik değişiklikler yaşanıyor. Birkaç istatistikle resmi netleştirelim:

Arsenal’ın kalesinde gördüğü şut sayısı maç başına 13’ten 16,8’e çıktı ve bu alanda ligin sondan üçüncü sırasındalar. Takım geçtiğimiz sene maç başına 10,8 pas arası yaparken bu sene 8,3’te kaldı ve bu alanda da son sıraya geriledi. Aynı zamanda ligin en çok kart gören ekibi de Arsenal. Belki bu istatistikler tek başına bir şey ifade etmiyor. Ancak bir araya geldiklerinde özellikle geçiş savunmasında zorlanan bir Arsenal resmini destekliyor.

Saha içerisinde durum bu denli karışıkken üzerine bir de Xhaka hadisesi yaşandı. Arnavut asıllı oyuncu takımın kaptanı olarak oyundan alındığı bir maçta taraftarın protestosuyla karşılaştı. Duygularını kontrol edemeyerek taraftara cevap niteliğinde hareketlerde bulunması süreci daha da karmaşık bir hale getirdi. Geriye baktığımızda bu olayın Emery’nin ayrılık sürecini açık bir şekilde ivmelendirdiğini söyleyebiliriz. Her şartta oynattığı, kaptan seçtiği oyuncusunun tepki görmesi, taraftarın kendisine karşı olan memnuniyetsizliğini ortaya koymuş oldu.

Xhaka olayı sonrası hoca da tavizler vermeye başladı. Oyuncuya henüz verilen kaptanlık elinden alındı. Geçtiğimiz sene dahi zorlukla forma şansı bulan Mesut Özil, sezon başından beri sadece 142 dakika forma giymesine karşın gelen eleştirileri hafifletmek adına bir anda ilk 11’e döndü. Tamamıyla kendi insiyatifiyle oluşturduğu kadroya rağmen aldığı sonuçlar yeterli olmazken, tepkileri yönetmeye çalıştığı 11’leri sahadaki sorunları daha da derinleştirdi.

Nitekim bu çıkmazlar silsilesi Unai Emery’nin yalnızca 18 ayda işine son verilmesine sebep oldu. İdareten yerine getirilen Freddie Ljungberg, kadrodaki dengesizliklerin boyutunu daha net bir biçimde ortaya koydu. Ljungberg takıma bakıcılık yaparken kulübün karar vericileri oyunculara liderlik edecek yeni bir isim arıyor.

Peki beklenti neydi? Büyük bir efsane olmanın yanında her şeyle ilgilenen biri olarak Wenger’in yerini doldurmak, hatta onun karşılayamadıklarını da ortaya koymak nasıl donanım gerektiriyordu?

Aslında Wenger’in kulüpteki her ayrıntıyla ilgilenmesi sebebiyle oluşacak boşluğu, şu meşhur üçlü konsül önemli ölçüde göğüslemeyi başardı aslında. Geriye saha içinde ve ‘dışında’ bir kaptana ihtiyaç vardı. Ayrıca bu yeni gelecek kişiden kimse kupalar beklemiyordu. Yegâne beklenti -en azından yönetim kısmında- kimlik sahibi bir takım yaratmaktı. Aslında Emery ilk sezonuyla hiç de fena sayılmayacak bir iş çıkarmamıştı. Ancak bunu ne kadar anlatabildi derseniz orası biraz karışık. Çünkü bahsi geçen isim insanları etkisi altına alan, karizmasıyla arkasından sürekleyebilen biri değildi. Aksine Emery, aksanlı İngilizcesiyle kısa sürede alay konusuna dönüşmüş, basın toplantılarında anlaşılma sorunu yaşayan bir futbol ‘nerd’üydü. Önceki dönemde ise Wenger’in basın toplantılarının Ada’da iple çekildiğini, Fransız efsanenin her bir toplantısının günümüzdeki TED konuşmalarını kıskandıracak entelektüellikte olduğunu tekrar hatırlamak gerekebilir.

Dahası içinde bulunduğumuz dönemde günümüz başarı kıstaslarını altüst eden iki sıradışı isim İngiltere Premier Ligi ve dünya futbolunu saha içinde ve dışında domine ediyordu: Jürgen Klopp ve Pep Guardiola.

Bu ikili puan sıralamalarından oyuncu ilişkilerine, sahada oynanan futboldan entelektüel altyapılarına kadar her alanda bulundukları görevin tanımını tekrardan yazdı. Teknik direktörlük kavramına çok az sayıda ismin kaldırabileceği nitelikler yükledi.

Haliyle komşuya baktığınızda içinizin gitmemesi elde değil. Arsenal’daki teknik direktörlük pozisyonunu daha da zorlu bir görev haline getiren başka bir faktör ise taraftar profili. İlk bakışta pek eşleştiremeseniz de Fenerbahçe taraftarıyla önemli ortak özelliklere sahipler. Pahalı biletlere, tatmin etmeyen performanslara rağmen stadı dolduran günümüz Arsenal taraftarını puanla tatmin etmek pek kolay değil, tıpkı Fenerbahçe’de olduğu gibi. Gösterişli oyun, güzel goller, klişe tabirle ‘kanının son damlasına kadar savaşan’ oyuncular, genç yetenekler, süper yıldızlar, filozof/psikolog/matematik profesörü/gurme karışımı bir teknik direktör ve daha sonu gelmek bilmeyen istekler… Taraftarın irrasyonel oluşu meselesi yeni değil ancak sarı lacivertliler ve topçuların, takımlarını çok başka türlü bir sınava tabi tuttukları da ortada.

Romantik Bir Tercih: Mikel Arteta

Sadece birkaç hafta önce duruma, “Şimdi sıra kimde?” şeklinde bakmak çok da yanlış olmazdı. Malum, Arsenal teknik direktörlüğü zor bir görev olduğu kadar en basit tabirle yalnızca ‘futboldan anlayan’ birinin altından kalkabileceği bir iş değil. Maurizio Pochettino, Massimo Allegri, Carlo Angelotti, Niko Kovac, Patrick Vieira ve nicelerinin ismi bu zorlu görevle anıldı.

18 ay önce de birçok isim gündeme gelmiş ve Emery tercihine kadar bir isim öne çıkmıştı: 2016’da Arsenal’den futbolcu olarak emekli olan Mikel Arteta. İspanyol orta saha emekliliği sonrası vakit kaybetmeden Pep Guardiola’nın yanında stajına başlamış ve kıvrak futbol aklıyla övgüler toplamıştı. İşte bu süreçlerin toplamı, Arsenal’de teknik direktörlük koltuğu boşaldığı anda Arteta’yı takımın başına getirmeye yetti.

Öncelikle 18 aylık farkın Arteta’ya avantajlar sağladığı açık. Böyle bir göreve Wenger’den sonra başlamakla, Emery sonrası başlamak arasındaki tüm beklenti farkları Arteta’ya karşı olan toleransı arttıracaktır, özellikle de işin iletişim tarafında. Ayrıca Emery’den geldiği gibi takımı ilk dörde taşıması beklenirken Arteta’nın takımı UEFA kotasında tutması değil yeterli, başarı olacaktır.

Sahaya indiğimizde Pep’in yanında yaptığı stajla birlikte genç İspanyol’un topu mümkün olduğunca ayağında tutmayı isteyeceği ortada. İlk açıklamalarında da kendisinden, rakip sahada mümkün olduğunca topla fazla oynamayı istediğini, bu şekilde rakibin hücum etmesini de engellemeyi planladığı duyduk.

Kişisel olarak Arsenal gol yemeden tamamladığı maçların sayısını arttıracaksa topu mümkün olduğunca elinde tutabilmeli diye düşünüyorum. Belirli yönlerden başarısız addedilse de Sarri’nin Chelsea’si elindeki malzemeye karşın ligde oynadığı 38 maçtan tam 16’sını gol yemeden tamamlamayı başarmıştı. Şimdilerde aynı kadronun çok daha etkileyici bir oyun oynadığı, aynı zamanda maç başına ortalama 1,41 gol yediğini görüyoruz. Benzer bir tercih yenilen gol sayısını düşürmede Arsenal için de iyi bir yöntem olabilir.

Oyuncu yönetimi tarafına baktığımızda ise işlerin karışacağını öngörmek hiç de zor değil. Söylem olarak Guardiola esintilerini fazlasıyla gördüğümüz kulübe verdiği ilk röportajında, ortaya koyacağı bazı temel prensiplerin tartışmaya açık olmayacağını ve her oyuncunun buna uyma zorunluluğunun olduğu söylemişti Arteta. Bu tavır bazı oyuncuları (özellikle genç olanları) değişmeye/gelişmeye götürerken, bazılarının kulüple ilişkisinin kesilmesine sebep olacak gibi gözüküyor. Örneğin, gitmesine ihtimal dahi vermemekle birlikte, Özil’i bu sebeplerden ötürü kolay kolay ilk 18’de görebileceğimizi zannetmiyorum. Kadronun geri kalanı söz konusunda olduğunda ise ara transfer döneminde bazı şaşırtıcı değişiklikler görebiliriz.

Onca ihtimal varken Arteta seçiminin, romantik bir tercih olduğunu söylemek gerek. Genç ve potansiyelli isimlerin neredeyse tamamının ‘yeni Guardiola, yeni Klopp’ olma ihtimalleri taraftarlar gibi yöneticilere de cazip gelebiliyor. Kadronun mental ve taktiksel sorunları göz önünde bulundurulduğunda ise 37 yaşındaki hocanın işi hiç de kolay olmayacaktır.

Romantik bir projeksiyonla potansiyelli bir ismi tercih etmek, takımın bulunduğu spesifik şartlarla birleştiğinde Arteta’nın kaderini yazı/tura işine çevirebilir. Yalnızca bu sebeple Wenger’in ayrılığı sonrası yeni yönetime vakit kazandırması için Ancelotti’nin bir veya iki sene kadar bu oyuncu grubunu idare etmesi kişisel olarak bana mantıklı gelmişti. 18 ay önce nasıl olmadıysa bulunduğumuz durumda da Arsenal, İtalyan hocayı pas geçmeyi tercih etti.

Arteta’nın saha içi başarısı dışında yönetimle alacağı orta/uzun vadeli kararlarda çok daha kapsayıcı ve soğukkanlı olması tüm Arsenal taraftarının ortak dileği olacaktır sanırım. Unutmamak gerek ki Emery 18 aydan daha fazlasına -örneğin takımdaki en önemli parçalardan Ramsey’ye- mal olmuştu.

Kapanışı yapmadan önce yönetim kademesine son bir bakış atalım. Sanllehi ve ekibi nispeten daha pragmatik gözüken ilk seçimlerinin ardından Arteta’yla daha proje odaklı bir seçim yaptı. Bu süreç onlar için de önemli bir sınav olacak. Transfer bakımında göz dolduran bir yaz geçirmiş olmaları kısa süreliğine olsa da kendilerine karşı olan güveni artırmıştı. Ancak gelinen noktada, hoca seçiminden oyuncu tercihlerine kadar, kulübün bulunduğu karmaşada önemli payları olduğunu söylemek gerek. Futbol entelektüelleri arasında Mislintat/Sanllehi ikileminden zararlı çıkanın Arsenal olduğu konuşuluyor. Mislintat görevde kalsaydı neler olabilirdi bilemeyiz ancak Sanllehi’nin halen içinde bulunduğu ‘yeni dünya’da ispatlaması gereken bir rüştü var.

Yazı: Turan Bakülü

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Karakter

Karakter

4 gün önce
Kimlik

Kimlik

7 gün önce
Bir

Bir

1 hafta önce