Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

Diğer SporlarAraba Sevdası

Renç Koçibey, 26 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. Türk motorsporları tarihini şekillendiren 'Paşa'yı yakınlarından dinledik...

 

Atahan Altınordu ve İnan Özdemir’in hazırladığı bu sözlü tarih dosyası, ilk olarak Socrates’in Mart 2017 sayısında yayımlandı. Tüm sayılarımıza ulaşmak için tıklayın.


 

“Bizim zamanımızdaki en ciddi aventür roman Kelebek’ti. Yemin ederim, Kelebek romanındaki kahramanların başından geçenler, Renç’in yaşamının yanında Ayşegül Tatilde gibi kalır.” Renç Koçibey’i kuzeni Cem Özerden böyle anlatıyor. İlklerle, maceralarla, başarılarla, hatalarla ve rakı masalarında anlatılacak tonla anıyla dolu bir hayattan ona kalanlardan biri bu. Peki neydi bu kadar Renç Koçibey’in hayatını benzersiz kılan? Bu geniş aventür romanın çevresinde küçük bir tur attık.

1 – Delikanlı

Mustafa Gökay (Ralli Mekanikeri): Bütün her şey babasından geçmiş Renç’e. Sadi Bey de hiç boş durmayan, yaratıcı bir adamdı. Okur, araştırırdı. Evde kendisine ait bir odası vardı, atölye gibi. Orada sürekli keser, biçer, bir şeyler yapardı. Otomobile de ilgiliydi ve mekanik yeteneği müthişti.

Cem Özerden (Kuzeni, Co-pilot’u): Halamdan da duyarım ki Sadi Bey, kaputu açıp Renç’i otomobilin parçalarından imtihan ediyormuş. Ve Renç, derslerinden çok otomobilin parçalarını çalışmak zorunda kalırmış. Çünkü Sadi Bey’in tepkisi sert olurmuş.

Mustafa Gökay: Sadi Bey iyi bir motosiklet binicisi aslında. Eskiler bilir, Parsek Usta vardı. O bir ekoldü. Parsek Usta’nın bir Norton motosikleti vardı, sepetli. Madamını yanına alır, Madam fularını bağlar, gezerlerdi. Mesela hafta sonu pikniğe giderken bir bakarsın Parsek Ustalar gidiyor, arkasında onlarca motor, konvoy hâlinde gezerlerdi. Sadi Bey, Parsek Usta’nın yakın arkadaşıymış.

Alara Koçibey (Kızı): Babamın henüz 15 yaşında, motosiklet kullanırken fotoğrafları var. İkisi için de büyük bir tutkuydu ve ne güzel ki baba oğul paylaşabilmişler.

Reşat Sarıoğulları: 1965’te bir gün Sadi Bey beni aradı, “Yahu Reşat kardeşim, bizim delikanlı otomobil meraklısı. Sana getireyim, tanıştırayım” dedi. Bana Renç’i getirdi.

2- Topağacı Grubu

Faruk Süren (Eski Rallici, Galatasaray Eski Başkanı): Daha tanışmıyorduk ama Saint Joseph zamanlarında onu çok anlatırlardı, duyardık. Düşün ben Alman Lisesi mezunuyum. Sınıfa geç girermiş, elinde piston, yağ içinde… “Motosiklet arıza yaptı.”

Alara Koçibey: Kendi pek anlatmazdı ama arkadaşlarından gençlik anılarını duyarak büyüdüm. Hikâyelerde köpeği Punç ve otomobiller vardır. Fransız klasiklerini ezbere bildiğini, Saint Joseph Lisesi’nde matematik birincisi olduğunu, kültürlü ve cesur olduğunu, yardımseverliğini ve jantiliğini işitirdim hep.

Mustafa Gökay: Onların Topağacı Grubu varmış gençliklerinde. Renç, Faruk Süren, Lemi Tanca, Engin Serozan… Ortanca Pastanesi civarlarında takılmışlar.

Faruk Süren: Topağacı’nda o dönem gençlik ne yaparsa onu yapıyorduk. Zaman zaman Kızıltoprak’a falan da giderdik. Çok iyi bir arkadaştı.

Mustafa Gökay: Bıçkın delikanlıymış. Bir gün Hilton’da tanıtımdan çıktık, Harbiye’ye doğru yürüdük. Orada tesadüfen Renault marka sivil bir arabaya bindik. Ben yakın yerde ineceğim, Renç devam edecek; o öne oturdu, ben arkaya. Şöför döndü, “Sen bunu tanıyor musun?” diye sordu bana. Şimdi, tanımadığım bir adam bana Renç’i soruyor, “Tanıyorum biraz” diye yanıtladım. O da “Bunun eski lakabını biliyor musun? Kral derlerdi buna Nişantaşı’nda” dedi. “Yolda yürüdüğü zaman insanlar kaldırım değiştirirdi” falan… Renç de kıs kıs gülüyor. Meğer adam eski taksiciymiş Nişantaşı’nda.

3- Türk Canavarı

Şevki Gökerman (Gazeteci): Cumhuriyet döneminde 1928 civarlarında tırmanma ve yol yarışları yapılmış. Hacıosman Bayırı Yokuşu’ndaymış bu denemeler. Bir söylenti de bu yarışlardan birine Atatürk’e gittiği yönünde. Ama bildiğim kadarıyla bir fotoğrafı yok. Yıllar sonra, bu işin Türkiye’de FIA (Uluslararası Otomobil Federasyonu) kurallarına göre yapılması gündeme gelince bir komite oluşturuldu. Ve ilk yarış, 1968’deki Türkiye (Trakya) Rallisi’ydi.

Yiğit Top (Gazeteci, Spiker): Bu yarış için Renç Koçibey-Demir Bükey ikilisi gezip otomobil arıyorlar. En son Anadol fabrikasına gidiyorlar. Anadol diyor ki, “Biz size güvendik, inandık, bir otomobil vereceğiz.” Onlar da yurt dışında neyi öğrenmişler? Arabaların üzerinde spotlar, farlar var. Bir tane spot buluyorlar, minimum modifikasyonla bu yarışa katılıyorlar.

Şükrü Okçu (Eski Rallici): O zamanlar bu spotlar hiç bulunamazdı, parayla satın alamazdın. Ancak biri kaçak göçek yurt dışından getirirse bir takım lamba sahibi olabilirdiniz… Benim de bir müşteriden hediye gelen sis lambalarım vardı. Atölyemde onları Renç’in ilk yarıştığı arabaya taktım. Aklım o lambalarda kaldı ama ilk yarışa o giriyordu.

Cem Özerden: Bana ilk yarışla ilgili, Aytaç Kot “Yarış vardı geldik” demişti. O dönemler rallinin ne olduğunu bilen Renç’ten başka kimse yok. Çoğu gazlayacağız, gideceğiz mantığında. Bir yandan da polemiklere konu olmuş, “Anadol girer mi, girerse kazanabilir mi?” diye…

Serdar Bostancı (Türkiye Ralli Şampiyonu): Renç, Demir, Lemi Tanca, Faruk Süren abimin kuşağıydı. O Oto-San grubu ralliye hazırlanmıştı. Renç-Demir ikilisi, 34 KA 501 plakalı Anadol ile start aldı. O dönem pilot, co-pilot konsepti yoktu; kâh Demir, kâh Renç kullanırdı. Ve kazandılar.

Cem Özerden: Camiada çok bilinen birisi Anadol’dan çok daha güçlü bir arabayla yarışa giriyor ama yarışı kazanamayınca itiraz ediyor. Tabii bu sporun daha ilk günleri olunca itiraz da komik oluyor. Çünkü itirazın muhteviyatı şu: Anadol bu yarışı nasıl kazanır?

Alara Koçibey: Anadol’a karşı dedemin de başka türlü bir aşkı vardı. Babamla beraber o Anadol’u tamamen modifiye etmişler, karbüratörden havalandırmaya kadar öyle bir hâle getirmişler ki Jaguar ve Porsche’lerle yarıştığı dönemde ‘Türk Canavarı’ unvanını kazanıp şampiyon olmuş.

4- Gelişim Zamanları

Ethem Genim (Türkiye Tırmanma Şampiyonu): 1968’deki ilk yarış ve sonrasındaki dönemde Renç’le birlikte Ali Sipahi, Engin Serozan, Faruk Süren gibi isimler bu işin temel taşlarıydı. O zamanlar motor sporları bireysel imkanlarla yapılan, pahalı bir spordu. Akabinde Tofaş, Ford, Renault’nun yarış takımları kurması sporun esas anlamda hızlanmasına sebep oldu.

Yiğit Top: Türk ralli tarihinin gelişim zamanları bunlar. Bu adamlar Türk ralli tarihinin çekirdeğini oluşturuyorlar. İlk kuşak. Ali Sipahi gidiyor, Monte Carlo’da yarışıyor. Renç Koçibey, Balkanlar’da çok tanınıyor.

Can Ünlü (Co-pilot’u, Türkiye Ralli Şampiyonu): 1978’de Yunanistan’a Halkidiki Rallisi’ne gitmiştim. Yarışa bir hafta kala varken bir otele yerleştik. Renç, Yunanistan’a girecek diye yer yerinden oynuyor. David Sutton’dan Ford Escort B kiralamış. Kulaktan kulağa yayılıyor bunlar. Derken Yunanistan’a geldi, fakat bir sıkıntısı var. Yakmış sigarasını, blucinli, anlatmaya başladı. Meğer co-pilotu Romolo Marcopoli’nin pasaportunda bir sorun olmuş, gelemiyormuş. Ne yapacağız derken Renç beni gördü, “Paşam nasılsın, ne yapıyorsun?” dedi. “Yarış izlemeye geldim abi” dedim. “Lisansın yanında mı?” diye sordu, “Yanımda abi” diye cevapladım. “Benimle yarışır mısın?” diye sordu. Bir anda Real Madrid’e transfer olmak gibi bir şey benim için.

Cem Özerden: Benim duyduğum çok komik olaylar var. Yarışta yanında yaptığım co-pilotluktan çok daha fazla servise gittim. O zamanın şartları sınırlı. Benzin istasyonuna gidersiniz, elektriğinden faydalanmak için. Jeneratör bile çok nadir. Bir kamyon şoföründen rica edersiniz, “Niye vereyim?” der. “Renç gelecek” dersiniz. ” Aa Çenç mi?” der, arabasını kenara çeker. Yani sokaktaki adam…

Can Ünlü: Yunanistan’da az lastikle start aldık, bir balıkçı köyünde yarışı terk etmek zorunda kaldık. Üzerinde ‘Koçibey Touring’ yazan montlarımızla, köyde bir restorana girdik. Meze, rakı… Yaşlı bir amca geldi, “Are you Koçibey service?” diye sordu. Renç de “No, I am Koçibey” dedi. Hemen masaya oturdu, “Mr. Koçibey, you are a famous driver” dedi, bir sohbet muhabbet… Orada bile tanınıyordu.

5- Otomobil Rüyası

Faruk Süren: Aydın bir kişiydi. Okurdu, ilgi alanları vardı ama odak noktası otomobildi. Bütün hayatında otomobilin rüyasını görüyordu. Başka bir şeyin değil, otomobilin rüyası…

Şükrü Okçu: Türkiye tarihinde çok yarışçı geçmiştir, ben dâhil herkesten çok sevmiştir yarışı o. Biz aile harcamalarımızı falan biraz daha ön plana almak zorunda kalırdık, onun gözü hiçbir şey görmezdi.

Cem Özerden: Türk otomobil sporlarının tarihinde Renç’ten çok daha fazla birincilik almış kişiler var. Bu benim zamanımda Ali Bacıoğlu’yla başlar. Şimdi Yağız Avcı’ya uzandı. Arada Emre Yerliciler, Serdar Bostancılar oldu. Onların başarıları tartışılmaz ama galiba Türk otomobil sporları tarihinde hiç kimse Renç’in ralliyi sevdiği kadar ralliyi sevmedi. Renç ralliyi, gayet net konuşuyorum; ailesinin, çocuklarının, annesinin, babasının falan da önünde tuttu. Ben ailesindenim, bunları yaşadım. Yani bu artık bir sevgi de olabilir, saplantı da olabilir.

Alara Koçibey: Günlük olaylar babamın ilgisini çekmezdi pek. Ben 17 yaşındayken, gece dışarı çıkmak için izin aldığımda “Daha 14’sün, ne gece çıkması?” demişti mesela. Ama zaten ne annem ne de biz, klasik bir baba modelini beklemezdik ondan.

Türk otomobil sporları tarihinde hiç kimse Renç kadar ralliyi sevmedi. O, ralliyi her şeyin önüne koydu.

Cem Özerden: Ralliden başka her şey açık ara ikinci plandaydı. Yarış bittiği zaman başkalarının kendine ait başka bir hayatı vardı, o başlıyordu muhakkak. Renç bir sonraki yarışta ne yapılacağına çalışmaya başlardı.

Alara Koçibey: Babamın yarış ya da şampiyonluk kazandığında etrafına saçtığı enerjiyi tarif etmem mümkün değildi. Her şeyinizi bırakıp o coşkunun parçası olmak isterdiniz. Ama kaybettiyse, bu defa mümkün olduğunca uzakta olmanız daha iyi seçenek olurdu. Çenesini dışarıya çıkartır, dünyanın en korkutucu bakışlarıyla çakmak çakmak etrafa bakıp düşünürdü. Sonra konuşmaya hazır olduğunda, o gür sesiyle tutkulu ve kızgın bir şekilde her kareyi anlatırdı.

6- Fransız Şövalyesi

Alara Koçibey: Onu en iyi tarif eden hikâyelerden biri, Topağacı’ndan arkadaşlarıyla Kilyos’a pikniğe gittiklerinde annemle tanışmasıdır.

Meryem Koçibey (Eşi): Küçükçekmece’de çiftliği olan bir arkadaşımız bizi davet etmişti. 30-35 kişilik bir grupla arabalara atladık, pikniğe gittik. İndik, yürüyoruz. Bir dere çıktı karşımıza. Elimde bir sepet, hangi taşa basayım da karşıya geçeyim diye düşünüyorum. Derken “Size yardım edebilir miyim?” diye bir ses geldi. Döndüm baktım, Renç. Uzun boylu, Fransız şövalyeleri gibi sakalı bıyığı olan yakışıklı bir erkek. Sonra, akşam vakti, piknik bitti. Ben “İnşallah Renç ile aynı arabada döneriz” diye düşünüyorum. Ama meğer Renç, motosikletleymiş. Arabanın arkasına bindim. Renç, benim olduğum tarafa yaklaştı ve dedi ki “Meryem, arabanın camını aç.” Öndeki arkadaşa da aynısını dedi. Camlarımızı açtık. Sağ eliyle camı içerden tuttu, sol eli de gidonun üzerinde. Küçükçekmece’den İstanbul’a kadar öyle sohbet ederek gittik.

Alara Koçibey: İlişkilerinin başlarında annem, babamı etkilemek için otomobil tutkunu hâllerine girmiş. Hatta beraber yarışlara bile girmişler. Bir defasında babama co-pilot’luk yaparken yanlarından geçen bir jantı gösterip “Yazık, birinin jantı çıkmış gidiyor” diyor, babamsa “O bizim Meryem’cim, maalesef aksı kırdık” diye cevap veriyor. Sanırım bu beraber son yarışları oluyor.

Cem Özerden: İsmi de tekti. Renç eza çeken, cefakar anlamına geliyor. Kızkardeşi Liz, Van Gölü’nün etrafında yetişen bir çiçeğin adı. Renç’in kızları Seben ve Alara’nın adları da yarışlardan geliyor.

Şükrü Okçu: Antalya’da Alara Kalesi’nin oradan geçerken Renç onun hikâyesini okudu ve kızına ismini koydu.

Cem Özerden: Seben ise Ankara’da, Renç’in çok sevdiği Seben spesiyal etabından geliyor.

Alara Koçibey: Çocukluğumdaki yarışlar gözümün önünden gitmiyor. Başrolde babam; Faruk Süren, Satvet Çiftçi, Ali Bacıoğlu, Mustafa Koç, Ali Karacan, Cem Hakko gibi kıymetli isimlerle film seti gibiydi her şey. Kendimi de çok net hatırlıyorum. Babamın kızı olmanın özgüveniyle, üstümde Koçibey Rally Team anorağı ve şapkasıyla burnu havada bir şekilde dolaşırdım etrafta. Babam podyuma çıktığı an Seben’le beni çağırır, otomobilin üstüne oturtur ve kupaları kucağımıza koyardı. Şampanyayla yıkardık herkesi.

7- Paşa

Can Ünlü: Renç hem Tofaş’ta hem Anadol’da yarıştı. Ama herkese destek verirdi. Mesela Günaydın Rallisi yapılacaksa o yolu muhtemelen Renç yapardı. Son ana kadar Günaydın gazetesinde oturup tek tek yabancı yarışçıları arar, Türkiye’ye davet ederdi. Sonra da antrenmanını yapar, o yarışa katılırdı.

Yiğit Top: Bizim camiamızın en büyüğüydü. Herkese “Paşam” derdi. İsminizi bilmiyorsa “Paşam nasılsın?” diye sorardı.

Mehmet Becce (Co-pilot’u, Türkiye Off-Road Şampiyonu): Sanayi’de arabasını getirdiği dükkânın önüne gidip sırf onu uzaktan görmek için beklerdik. Ben gümrük komisyonculuğu yapıyordum. Fakat gel zaman git zaman Mustafa Gökay’la tanıştım ve Junior Servis’te onun yanında işe başladım. Mustafa Gökay hepimizin ustasıydı.

Erkan Birinci (Türkiye Off-Road Şampiyonu): Becce, Mustafa Usta’yla tanışıyordu. Biz de onunla beraberiz diye dükkâna gitmeye başladık. Bütün yarışçılar ve araçlar oradaydı. Renç Abi’yle de orada tanıştık. Tabii o zamanlar inanılmazdı, onlara ulaşmak o camiada, uç işlerdi.

Mehmet Becce: Ben Renç’ten öğrendiğimi akşam hemen bir tane duvar üstü bulup, çekirdekleri alıp, arkadaşlara anlatırdım. “Bugün şunu dedi, bunu yaptı…” Onlar da “Vay be” diyip dinlerlerdi. Ağzından çıkan hiçbir kelimeyi kaçırmamaya çalıştık, her kelimesi bizim için yasa gibiydi. Bir yandan çok yumuşak bir yandan da sert bir mizacı vardı; cesaret edip bir şey soramazdık ama sorduğumuzda çok cevap alırdık.

Erkan Birinci: Hayır diyemezdin, tatlı dilliydi. Adı da çok kuvvetliydi. Aynı masadasın, arabasını söküyorsun, takıyorsun, acayip bir şey. Şarkı söylüyorsan onu Madonna’yla beraber yapmak gibi, futbolcuysan Messi’yle olmak gibi. Renç’in yanındaki adamlar diye bilinirdik camiada. “Tabii abi, hemen abi…” Tam çıraklığın dibi. O zamanların Weber karbüratörleri vardı. Onları komple söker, takardı. O zamanki pilotların içinde mekanik bilgisi en iyilerden biriydi. Elleri çok zayıf ve büyüktü. Parçayı bir tutardı, sadece el görürdük. Çok dikkatimi çekerdi. Boyu da uzundu, ince bir adamdı.

Mustafa Gökay: Onlar Renç’e karşı hem saygılılardı hem de ondan biraz çekinirlerdi. Beklerlerdi bir şey söyleyecek mi, bir şey yapacak mı diye… Ne derse yaparlardı.

Şükrü Okçu: Renç, onunla konuşmak için bile dünyayı verecek o gençlere yardım etmek için elinden ne gelirse yapıyordu.

Erkan Birinci: Biz de o zamanlar Anadol’la yarışıyorduk Becce’yle. Arabada eksikler olunca Mustafa Usta’ya getiriyorduk, uğraşıyorduk… Tabii parça yok, şu yok, bu yok… İlk diferansiyel kilidini, Renç Abi’nin yardımıyla bulduk.

Yiğit Top: Çok mahcup bir karakteri vardı. Övülmekten nefret eder, “Aman paşam” derdi hemen. Ama birçok insanın üzerinde emeği vardır. Mesela Serdar Bostancı’nın bugünlere gelmesini o sağlamıştır. Bir yarışta Serdar Bostancı’nın kolu arabanın altında kalıyor, her şey bitmiş vaziyette, ralliyi bırakmayı düşünüyor, gri bir hayat yaşarken kapısı çalıyor…

Serdar Bostancı: “Bu iş bitti, zaten beni de artık kimse takımına almaz” diye düşünüyordum. Hatta garajı boşalttım, motor sporları malzemelerimi sattım, iş hayatına dönmeye karar verdim. O zaman Osmanbey’de oturuyoruz, akşam vakti kapı çaldı. Renç ile Romolo geldi. Renç, “Biz yeni bir anlaşma yaptık. Mitsubishi ve Marlboro ile bir takım kuruyoruz, Lancer’ı da sen kullanacaksın” dedi. “Emin misin?” diyorum, sol kolumun sakatlığını belirtiyorum… İki üç saat konuştuk. Ama Renç, hayır denilemeyecek biriydi.

Şükrü Okçu: Bu yarışlara katılmak, yarışı bırakın bir yarış arabasının kapısını açıp koltuğuna oturmak, bir pilotla konuşmak çok kolay işler değildi. Ama Renç herkesle konuşurdu ve ağzından bal damlardı. Bir yarışı baştan aşağı anlatabilirdi, egzoz sesinden motorun çıkardığı seslere kadar.

Levent Pekün (Türkiye Ralli Şampiyonu): Yanılmıyorsam, 1975’te ya da 1976’da ben önde gidiyordum. O arkadan geliyordu. Benim diferansiyelim koptu, durmak durumunda kaldım, çünkü lastiği parçalıyordu. Renç geldi, durdu, o demiri kopardı. O kopardığı için ben yarışı tamamladım. Beşinci olmam bile şampiyonluğa yetiyordu. Böylece kazandım.

Can Ünlü: Mekaniği çok iyi bilirdi. Kendi garajı vardı, arabasını orada hazırlardı. Arkadaşlarına da otomobil hazırlardı, çok yardımseverdi. Bir kere Halkidiki Rallisi’ne Emre Yerlici ile katılmıştım. Renç orada yarış dışı kalınca bize yardım etti, sabaha kadar servis verdi.

8- Tavla Ustası

Can Ünlü: Herkesle herkes olurdu. Birisi onun rot balansını yaparken yanına iner, elini omzuna koyar, “Paşam” diye hitap ettiği an onun canını alırdı. Yukarıdan bakıp “Oğlum Ahmet, rot ayarını şöyle yap” diye bağırmazdı. İnsanları hep onore ederdi.

Erkan Birinci: Mustafa Usta’nın yanında çalışan Osman Usta ile iki bira alır, her boş anda tavla atarlardı. Acayip tavla hastasıydı Renç Abi. Arabadan kalan her fırsatta hemen kapıda birini bulur, alçak taburelerde tavlaya başlardı. Yenilince hep arıza çıkarırdı. Öyle oldu böyle oldu. Düşeş gelmese şöyle olmuştu. Zaten oyunun olayı bu ya, gelince bir şey oluyor. Ama Renç Abi bunu kabul etmezdi.

Mustafa Gökay: Ali Bacıoğlu da mesela ekoldür ama Renç karakterinde değildir. Renç çocuklarla ağacın altına gider oyun oynar, bizim Ercüment Usta’yla, Osman Usta’yla da iddialı şekilde tavla atardı.

Ercüment Kara (Rot Balans Ustası): Egosu yoktu ve esnaf bir adamdı. Varlık içinde de, yokluk içinde de yaşamıştı. Onunla tavla oynamak ayrı keyifti.

Faruk Süren: Tavlada o kadar iyi değildi ama. Otomobili daha iyiydi…

Cem Özerden: Diyelim ki Renç’in yönetim kurulu toplantısı var, kendisi için hayati önem taşıyan bir reklam görüşmesine gidecek, sanayideki o çocuklarla oynadığı tavlayı bırakmazdı hemen. Geç kalıyor olsa da önce “Tavla oynuyoruz ya!” derdi. Şimdi bunu yapınca o adamın gözünde Renç sadece otomobil yarışçısı, sadece hızlı giden bir adam olmuyor. Efsane oluyor. Çok hızlı giden bir adamsan çok hızlı giden bir pilot oluyorsun. Ama efsane olmak için ancak efsane olabilenlerin yapabileceği şeyleri yapmanız gerekiyor.

9- Balkan Şampiyonu

Can Ünlü: 1983’te 60. Yıl Cumhuriyet Rallisi yapılacaktı. “Abi bu yarışa girmemiz lâzım” dedim. Nasıl olacak? Para yok, araba yok, hiçbir şey yok. Kararlaştırdık, Tofaş Ralli Grubu’na gidip araba isteyeceğiz Azmi Avcıoğlu’ndan. Sabah takım elbiseyle geldi. Azmi, “Ne ulan sabah sabah kız mı istemeye geldin?” dedi gülerek. “Zaten öyle” dedi: “Oradaki kırmızı kızı istemeye geldik.” Neyse, anlattık işte planımızı. Renç’e “Paran var mı?” dedi Azmi. 350 kağıt kira istedi. Bir de “Arabayı çarparsan diye 250 liralık da senet isterim, ama Can imzalayacak seneti” dedi. Verdi arabayı. Sonra Ortaköy’e Ziya Restoran’a gittik. Oranın patronu, Renç’in arkadaşıydı. Ziya, “Ne oldu Renç, borcunu ödemeye mi geldin?” dedi. Renç “Yok, daha fazla almaya geldim” dedi. Ziya önce köpürdü, sonra 700-800 liralık bir sponsorluk verdi. Başka bir şirkete daha gittik, bir diğer yakın arkadaşı da yakıt sponsoru oldu. Raks’ın patronunun da desteğiyle bütçeyi tamamladık. Tek ihtiyacımız, antrenman arabasıydı. Kız kardeşi Liz’e gittik. Liz de “Nereye gidiyorsunuz?” dedi. Renç, “Can ile dışarı çıkacağız, arabanı versene” diye yanıtladı. Liz kabul etti ama şu uyarıyla: “Sakın ha yarışa falan gitmeyin benim arabamla…” Kız çünkü biliyor başına neler geleceğini… Biz de gittik, o yarışı kazandık.

Yiğit Top: Türkiye’de bu işin en zor zamanlarında bulunduğu için zorluklara göğüs germeyi bilirdi. Bir gün Ege Rallisi’nde Mitsubishi Starion’la yarışıyor Burak Sohtorik’le. Renç Abi keskin bir virajı 3’le dönmeye çalışıyor, aslında 2 ile dönse rahatlayacak. Burak diyor ki “Abi niye 3’le dönmeye çalışıyorsun? 2 ile dönsen daha rahat alırsın.” Renç Abi şöyle cevaplıyor: “Paşam ben bunu 2’ye çekseydim şanzımana ekstra yük binecekti ve o şanzıman kırılırsa benim bir sezon o şanzımanı toparlama şansım yok. Bütçem yok. O yüzden ben bu riski alıp şanzımanı yormadan 3’le dönmek zorundaydım.”

Serdar Bostancı: 1980’den sonra Özal ile birlikte Türkiye’ye tütün firmaları geldi. Renç, o dönemde Marlboro-Koçibey takımını kurdu. Orada imkânlarımız fena değildi.

Can Ünlü: O sene Balkan Şampiyonu olduk, iki tane yarış kazandık.

Serdar Bostancı: En büyük başarısı 1985’teki Balkan şampiyonluğudur. Yarıl öncesi elimizde çamur lastikleri, kuru zemin lastikleri ve geçiş lastikleri vardı. Saatlerce düşündük, taşındık. Renç, sert lastiklerden yana karar verdi, bunlar çamura uymuyordu. Ve o gece inanılmaz bir yağmur yağdı. Renç ısrar etti çünkü etabın 3-4 kilometrelik çamur bölümünden sonrasında ıslaklık yoktu. Kuru tarafta fark yaratmayı planladı. Çıkışta aramızda iki otomobil vardı. Toplamda da 40-50 araba start alacak. 22 veya 23 numaradan sonraki hiçbir araba start alamadı çünkü yol bloke olmuştu. Derken Renç çıktı, onu ittik, start aldı. Starttan bir kilometre sonra artık gidemiyor, bir sağa, bir sola savruluyoruz. Bir yerde kaldık. O kadar mutsuzum ki, anlatamam… Birkaç dakika sonra karşıdan Renç’le Can Ünlü geldi. Onlar da kalmışlar. Renç beni direksiyona geçirdi, ittiler arabayı, kurtardık. Biraz sonra onun arabasına gittik. “Geç direksiyona” dedi. Biraz ittiler, yolun üzerine çıktık, oradan sonra da çamur bitiyor. Ben direksiyondayım; co-pilotum Cihat (Gürkan), Renç, Can arabayı itiyor. Derken otomobil düzeldi. Renç, “Durma, kuruya kadar git” dedi. Kuru yola çıkıp kenara çektim, bekliyorum. Yarışta öyle bir kaos var ki… Tek problemsiz geçen Rumen bir pilot, Balint. Etabı Renç’le ikimiz en sonda bitirdik. Üç günlüktü yarış. Ben üçüncü günde kaldım. Derken yarışın sonunda, bence yanlış da bir şey yapmadılar, yarışın birinci etabı iptal edildi. Diğer etaplardaki derecesiyle Renç şampiyon oldu. Peki doğru bir karar mıydı? Bence o etabın en başından, daha koşulmadan iptal edilmesi lâzımdı.

Şevki Gökerman: Çok zor şartlarda koşulan bir yarıştı. Çamurdan yollar kapandı, orada ben hakem grup başkanıydım. Etap içinde yürüyerek bir yerden yere gidelim derken kaybolduk. O etap iptal edildi çünkü o etabın başında 30’dan fazla araba yolda kaldı.

10- Yalnız Kovboy

Cem Özerden: Bir dönem co-pilotluğunu yapan Satvet Çiftçi, 1983’te bırakma kararı aldı. İş bana düştü, ilk gittiğimiz ralliyi de kazandık. Kazandık derken tabi ben zaten sadece yanında oturdum, Renç kazandı. Çünkü Renç’in hakikaten Türkiye’de yapılan yarışların çoğunda pek co-pilota da ihtiyacı yoktu. Zaten yolları yapan Renç’ti. Diğer co-pilotlar alınmasın ama bunu da itiraf etmem gerekir.

Sabit Akça (Co-pilot’u): Pilot ve co-pilot, iyi anlaşıyorlarsa aynı evde yaşayan iki insan gibi, kardeş gibi olurlar. Sürekli beraber vakit geçirdiğiniz için, nerede ne yapacağını bilirsiniz. İyi bir co-pilot, aynı zamanda pilotu yönlendirir. Pilotun o günkü performansına göre onu hızlandırır ya da bir süreliğine dizginler. Renç’te bunlara çok gerek kalmıyordu çünkü hakikaten çok hızlı gidiyordu.

Mehmet Becce: Renç’in bir sürü Türkiye ikinciliği var ama hiç Türkiye ralli şampiyonluğu yok. Adam için de bu bir travma. Hiç şampiyon olmadığı hâlde en fazla bilinen şampiyondan daha fazla bilinen bir adam.

Şevki Gökerman: Avrupa F2 Şampiyonu Nejat Avcı’nın da Türkiye şampiyonluğu yoktur. Aslında tesadüflerin bir araya gelmesi bu. Arabacılıkta bir cigara kalınlığındaki cıvata üzerinde duruyorsunuz. Çok zor yani.

Mehmet Becce: Ali Bacıoğlu‘yla pek geçinemezlerdi, rakiptiler. Renç’in çöküş dönemine Ali Bacıoğlu‘nun yükseliş dönemi denk gelmişti. Bacıoğlu; Alman kültürüyle yetişmiş, duyguları yokmuş gibi davranan bir adamdı.

Cem Özerden: Ali’yle çok çekişirlerdi, aralarında hep güzel bir çekişme oldu. Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti gibiydi ve Ali bunların çoğundan galip çıktı. Tabi yaş farkları vardı. Ali herhâlde benim yaş grubumdandı, Renç ondan da oldukça büyüktü. Gençlikle birlikte de kabul etmek gerekir ki Bacı’nın Opel Manta’sı, Ford Escort’tan daha güçlü bir otomobildi. Bu Bacı’nın pilotajına saygısızlık anlamına kesinlikle gelmesin. Bir yandan da Renç, Bacı’nın disiplinine asla sahip olmadı. Kendisine eskiden kalma bir güveni vardı. Mesela co-pilot ilişkisinde de durum böyleydi. Bacı Metin Çeker’le başladı ve uzun seneler onunla devam etti. Renç’in co-pilot listesine bakarsanız yok yoktur. Bacı bunu spor olarak yaptı; keza Emre Yerlici ve Nejat Avcı da… Renç bunu hayat tarzı olarak yaptı. Hayatında belki başka hiçbir şey yoktu. Geriye kalan her şey açık ara ikinci plandaydı. Buna ailesini de katabiliyorum. Ben ailesindenim çünkü, bunları yaşadım. Yarış bittiği zaman başkalarının kendilerine ait başka hayatları vardı, onlar başlıyordu muhakkak. Renç ise bir sonraki rallide ne yapılacağına çalışıyordu.

Metin Çeker (Türkiye Ralli Şampiyonu, Otomobil Sporları Federasyonu Başkanı): 1977’de Günaydın Rallisi’ni kazandık. Ali o zaman 21 yaşındaydı. Renç de Anadol STC ile yarışa giriyordu. Yol boyunca arabayı tamir ederek gitti, sonra bir yerlerde kaldı. Opel Kadett ile yarışıyorduk, biz de camiaya girmiş olduk. Aramızda kavga dövüş olmadan tatlı bir rekabet geçti. Renç’in bizim kadar antrenman yapmaya vakti kalmıyordu. Hem organizasyona yardım ediyor, hem aracıyla uğraşıyor, konsantrasyonunu sadece yarışa veremiyordu. Bu yüzdendir ki rekabette genel olarak biz öndeydik. Otomobil farklılıkları da düşünülebilir.

Can Ünlü: 60. Yıl Cumhuriyet Rallisi’nde bir gece Seben’e indik. Seben, Renç’in en sevdiği etaplardan biridir ve bir tarafı komple uçurumdur. Onun deyimiyle “Paşam, buradan aşağı uçarsan sigarayı yakar, aşağıya kadar birkaç nefes çekersin.” Gece karanlığında orayı indik, yağmur da yağıyor. Ali Bacıoğlu finişte bizi bekliyordu. Onu aşağı yukarı 1 dakika geçmişiz. Geldi, camıma vurdu, “Sen gerizekalısın oğlum” dedi. “Gündüz gözüyle görsen bu etabı, bir daha asla oturmazsın bu adamın yanına.”

Sabit Akça: O dönem, bir insanın kendi başına “Ben arabamı hazırladım, yarışa gireceğim ve herkesi geçeceğim” demesi mümkün değildi. Elinde çok fazla teknik imkân yok, önünde bilgi alabileceğin bir internet yok… Renault, Tofaş gibi büyük takımlarda çok fazla teknik bilgi ve altyapı vardı. Bir parça lazım olunca hemen iki günde fabrikada yapılıyordu. Bir insanın tek başına bunlarla boğuşması ve üste çıkması mümkün değildi. O bir ara bunun olabileceğini zannetti, “Ben herkesten daha hızlıyım, hepsini geçerim” diye düşündü ve bana sorarsanız boşuna vakit kaybetti.

Faruk Süren: Çok enteresan hesapları vardı. Mesela Acropolis Rallisi. Björn Waldegård, Porsche ile yarışır. Renç, Ford Escort ile yarışır. Renç, diyelim ki Volos spesyal etabında Waldegard’ın iki dakika gerisinde kalmış. Başlıyor hesaba: “Bir, araba farkı 30 saniye eder. İki, o tabii profesyonel, servisi var, biz servissiz gidiyoruz, 30 saniye de ona de, bir dakika. Onun lastiklerine bak, benim lastiklerime bak. Bir dakika da o. Ben onu geçtim. Sürücü olarak geçtim. Ben o arabada olsaydım, ben de aynı farkı yapardım.” Tabii çok iyi bir sürücüydü. Türkiye’de doğmamış olsaydı, bu spora İsveç’te ya da Finlandiya’da başlamış olsaydı dünya çapında şöhrete sahip bir yarışçı olabilirdi.

Levent Pekün: Pilotluğu çok iyiydi. Hızlıydı ama o hız, her yarışı bitiriyor olmak demek değil. Rallide iki-üç tane etapta en iyi zamanı yapıp yarışı bitirmemek maharet değil. Arabası kırılmadığı sürece çok iyi giden bir pilottu.

Ethem Genim: Bana da ‘Junior Renç’ diyorlardı; biz gittiği yere kadar giden pilotlardık. Bazıları daha istikrarlıdır. Biz “Yavaş gideyim, aracı kollayayım” taktiği gütmediğimiz için ya arabayı kırardık ya da bozardık. Renç genelde kendi sponsorunu bulur, kendi aracını yapardı. Karşısındaki takımlar çok dişliydi. Servisiyle, mekaniğiyle, yedek parçasıyla, ikinci arabasıyla… Renç, öyle büyük takımlarda çalışamadı. Yalnız kovboydu. Onun için de gittiği yere kadar gitti. Ama ismi çok büyük olduğundan, yolda kalsa da basında yer alıyordu.

Serdar Bostancı: Her şeye rağmen, çok hızlıydı. Uyumadan, antrenman yapmadan yarışırdı, otomobili son anda yetişir, yarışırdı. Farklı bir tarzı vardı. Sanki hep en zoru deniyormuş gibiydi. Ben motor sporlarına dair başarılarımın büyük bir kısmını Renç’ten aldığım derse borçluyum. Nedir o ders? Ben, neyin nasıl yapılmaması gerektiğini de ondan öğrendim. Motor sporları o dönem deneme yanılma yoluyla yapılıyordu ve Renç her şeyi denedi. Hepsinin de bedelini kendi ödedi. Hayatını motor sporları için feda etti. Ben Renç’in yanlışlarını çok iyi analiz ettim ve o hataları yapmamaya çalıştım.

Mustafa Gökay: Renç’in ne yaptığı bilinmezdi. “Şimdi geliyorum” derdi, 15 gün sonra gelirdi. Ve dün görüşmüş gibi gelirdi. Hesap vermezdi. Kafası eser, yurt dışına giderdi. O yüzden de aslında takım ruhundan uzaktı. Bazı başarısızlıkları da o yüzdendi. Onu ben iş paylaşımı konusunda çok zorladım.

Mehmet Becce: İnatçıydı. Zaten fikrini söyleyemezsin, söylediğin zaman da kabul etmesine imkân yok. Yanlış olsun, doğru olsun hiç önemli değil; sen söyledin mi kabul etmez. Tabii adam çok şey biliyordu ve bu, onda zaman içerisinde başkalarının pek bir şey bilmediği hissini uyandırmıştı.

Sabit Akça: Herkes onun çok hızlı olduğunu biliyordu ama işte sonu gelmiyordu. Kendi başına, düşük bütçeyle yarışınca olmuyor o iş. Bir yanda yüzlerce adamlık ekip, öbür tarafta iki tamirci, iki servis, on tane lastik… Hak ettiği yere gelmedi ama kabahatlisi kendisidir. Ben kızıyordum ona. “Bu kadar güzel imkânlar varken Don Kişotluk yapmanın ne manası var? Senin böyle bir kabiliyetin var, takımlarla yarış, iyi bir yere gel” diyordum. Diğer türlü arabanın altından çıkmıyordu.

Ethem Genim: 1992’de Renç, yurt dışından dört çeker bir araç getirmişti. Toparlanması, yarış otomobiline çevrilmesi lâzım. Tam da bayram dönemi. Lemi Tanca vardı, Bodrum’a tatile gideceğiz onunla. Biz tam çıkıyoruz, “Hayır gidemezsin, sen kalıyorsun” dedi Renç. Ona da “Yok, ben gidiyorum” demek mümkün değil. Bir arkadaşımızın garajı vardı, aracın şanzımanını indiriyoruz. Şanzıman ağır bir ekipman. Ben de o ara yemek almaya gittim. Renç de çok aceleci bir karakter, bir şey kafasına takılınca hemen yapmak istiyor. Girmiş arabanın altına, şanzıman da bunun göğsüne düşmüş. Tabii aracın altında hareket kabiliyeti olmadığı için aşağı yukarı 45 dakika göğsünde şanzımanla beklemiş. Ben geldim, aracı kaldırdım. Başkası olsaydı belki hayatını kaybetmişti. Çok kızmıştım ona, hiç sesini çıkarmadı. Hatalı olduğunu biliyordu çünkü.

Can Ünlü: Bu spor zaten belli yaşlara kadar yapılıyor. 40’tan sonra gerileme devri başlıyor. Dünyanın en önemli yarışçılarından biri olan Carlos Sainz bile 40’ından sonra bıraktı, “Artık reflekslerim eskisi kadar kuvvetli değil” dedi. Renç’in grafiği 1980’li yıllarda iyiydi. Bir noktada sigara sponsorları Renç’in rakibi olan genç pilotlara da yatırım yapmaya başladı. Renç geçiliyordu.

11- Hayalperest

Mehmet Becce: Hayalleri hiç bitmedi. Her zaman gelecekte yapacağı şeyler vardı.

Can Ünlü: Bir atasözü var, “Eskiyen ayları kırkıp kırkıp yıldız yaparlar” diye. Carlos Sainz, Sebastien Loeb gibi isimler, Dünya Ralli Şampiyonası’ndaki kariyerlerini tamamlayıp Paris-Dakar’a gitmişlerdi. Bu, arabanı daha yavaş sürmen gereken, dayanıklılığın öne çıktığı bir yarış. Renç de bunu yaptı.

Mustafa Gökay: Yusuf Avimelek ile gittiler ilk Dakar deneyimine. Mitsubishi Pajero ile kısa bir maceraları oldu. İkinci Dakar, yani Paris-Cape Town projesini birlikte hazırladık. Zaten 1988’den 1993’e kadar her gün beraberdik. Sağ olsun BMC de bize büyük yardım yaptı. Araba verdi, imkân verdi, sponsor oldu.

Yiğit Top: Dakar’da çok önemli bir şey başardı. Yanına gazeteci Ahmet Utlu’yu ve arabalarını yapan mekaniği Mustafa Gökay’ı aldı. Ama Mustafa Gökay’a tamirci denmez, filozof gibi bir adamdır.

Mustafa Gökay: Yarış kuzeyde Rouen’dan başladı, sonra Paris’te bir gece kaldık. Oradan sahil şeridine indik. Gemiyle Libya’ya geçtik. O bölgeye de 40 senedir ilk kez yağmur yağmış. Büyük bir alana geldik. Orada bir kulübe var. Renç’e dedim ki, “Müslüman’ız diyelim, betonun üzerine kuralım çadırı.” O ara bir herif yaklaştı yanımıza, “Abi siz neredesiniz ya?” dedi. Meğer Türk bir inşaat şirketinin şantiyesiymiş orası. Bütün ekip bekliyormuş, bizi alıp şantiyeye götürdüler. Çantaya şarap saklamıştım. Ertesi gün de tatilmiş, herkes şantiyede. Mühendis çocuğa “Yanımda iki şişe var, isterseniz…” diye sordum. O da “Abi, boşver” dedi. Tesisatçı Emin Usta’nın atölyesine girdik, meğer usta alkolikmiş. Bolulu bir aşçıdan öğrenmiş, imbiği kurmuş. Çekirdeksiz üzümden bira mayasını kaynatıyor, fermente ediyor, meyve suyu bol, votka gibi içiyor. Kaddafi’nin aşiret dolu fedaileri vardı, onlar da gelip buradan alkol alıyormuş. Tabii Renç de severdi alkolü, sabahladık o atölyede. Ertesi gün etabın başına kadar uğurladılar. Sonra Büyük Sahra’yı bitirdik, Tenere’yi bitirdik, Ekvator Ormanı’na girdik.

Mustafa’nın yakarışlarını unutamıyorum, “Yılbaşı gecesi millet çekirdek çitliyor, ben buralarda ölüp gideceğim…”

Ahmet Utlu (Gazeteci, Takım Arkadaşı): Mehtaplı bir gece, 31 Aralık’ı 1’ine bağlayan gece, Çad’da falan bir yerdeyiz ve yine geç kalmışız. Ben en sağda oturuyorum, Mustafa ortada, Renç de arabayı kullanıyor. Hep bu pozisyonda seyahat ettik. Millet çoktan gideceği yere gitmiş, çadırını kurmuş, biz hâlâ gidiyoruz… Ben de dışarıya bakıyorum. Gözümün önünde kelebekler uçuşmaya başladı, ateş böcekleri, renk cümbüşü, bana bir şeyler oluyor dedim. Coşuyor ateş böcekleri. Ya bir kendime geldim, araba yanıyor, aynadan görüyorum! O kadar yorgunuz ki, artık konuşulmuyor da arabanın içinde… Bir baktım lastik bitmiş, o teller kumun üzerinde kıvılcımlar atıyor. “Paşa” dedim, “yanıyoruz.” “Ne yanıyoruz ulan” diye bağırdı. Aynaya baktı, bir anda durduk. Dışarı çıktık, bir ayaz, lastik bitmiş, jantın üzerinde sürtüne sürtüne o teller meller alev alev… Durunca söndü. Mustafa’yla bana baktı, “Lastik patlak, değiştirin” dedi, beş saniye sonra ağzında sigarayla direksiyona çöktü kafa, uyudu. 20. günde falan o aort çöktü onun. E şimdi lastiği nasıl değiştireceksin? Mustafa’yla o ayazda mahvolduk. Onun yakarışlarını unutamıyorum. “Ne işim var ulan benim burada? Yılbaşı gecesi millet çekirdek çitliyor, ben buralarda ölüp gideceğim, çocuklarım bayramda mezarımı bulamayacak…” Ha, çocukların bayramda Çad’a gelecek de mezarını bulmaları kalacak…

Mustafa Gökay: Çad’da iç savaş vardı. Ama çok korkmuyorduk. Çünkü zaten her yerin giriş-çıkışında asker, her bölgede olağanüstü yönetim vardı. Fakat sıkıntı şu; orada insan canı çok ucuz. Seni öldürüp çöle atsalar kim nereden bilecek? Gitmeden eşimiz dostumuzdan ‘Ne yapıyorsun?’ diyenler olmuştu ama iyi ki gitmişiz. Yaşamak lazımdı. Bütün servetinizi harcasanız bulamazsanız böyle macera.

Ahmet Utlu: Terratripler kaybolunca, ne kadar yol gittiğimizi sadece aracın kendi sayacından ölçmeye başladık, bir süre sonra o da gitti… Sonuç olarak biz hiçbir şekilde ne kadar gittiğimizi ölçemiyoruz. Kayıbız yani artık. Gittik saatlerce, bir baktım önümüzde bir lastik izi daha belirdi, biraz sağımızda falan gibi bir yerde… “Paşa,” dedim, “Yırttık, bir iz buldum. Buna takılalım, bunun arkasından gidelim.” Düştük hemen peşine. Bütün gece o izin peşinden gittik, hava bir ağırdı, fark ettik ki biz kocaman bir daire çiziyoruz, o iz kendi izimiz… Renç bir yandan kamyonu kullanıyor, bir yandan küfrediyor, bir yandan da tornavida falan, eline ne geçerse bana fırlatıyor…

Mustafa Gökay: Brazzaville, Kongo’da bitti yolculuğumuz. Neden devam edemedik? Maalesef, ihtiyacımız olan parça geç geldi. Sorunumuz, radyatördü. Libya’nın sonuna doğru, Kum Tepesi’ni inerken sıkıntı yaşamıştık. İki tane radyatör parçaladık orada. Haberi BMC’ye faksla verdik, oradan haber Mehmet Emin Karamehmet’e gitmiş. O da özel uçağıyla parçayı Kongo’ya yolladı. Ama geç kaldık işte… Bu süreçte çok üzüldük. Yapacak bir şey yok, iş bitti orada.

12- Masa Adamı

Mustafa Gökay: Yarış dışında rakı içmelerimiz oluyordu, geziyorduk. Ayaklı ansiklopediydi. Müzik dersen klasiğinden cazına her şeyi bilirdi, köpek desen cinslerini sayardı. Her şeye ilgisi vardı. 1968 kuşağının ileri gelenlerindendi. Türkiye’yi diliyle, tavrıyla, davranışlarıyla en iyi temsil eden insanlardan biriydi.

Faruk Süren: Çok iyi bir arkadaştı. Çok köklü bir aileden gelen, görgülü, bununla beraber her şeyi çok iyi hazmetmiş, alçakgönüllü bir insandı. Gerçek bir İstanbul beyefendisiydi.

Alara Koçibey: Tarih, fizik, matematik, coğrafya, siyaset; her şeyi bilirdi. Türkiye’den çıkmanın mesele olduğu zamanlarda Japonya’ya gidip teknolojiyi takip ederdi. Bir kere Büyükada’daki evimizde dedemle yüksek sesle tartıştıklarını duydum. Nasıl olup da kavga edebildiklerine şaşırmıştım. Yanlarına gittiğimde, konu Merzifon Savaşı’nda kaç şehit verdiğimizdi.

Mustafa Gökay: Dört lisan biliyordu. Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca. Arapça da konuştuğuna şahit oldum.

Mehmet Becce: Parayla hiç işi yoktu. Son dönemlerinde maddi durumu sıkıntılıydı. Cebinde üç kuruşu da varsa, giderdik bir yerde bize bir şeyler ısmarlardı. Ödemeye kalksak kızardı.

Alara Koçibey: Babam için para, otomobil sporunun ilerleyebilmesi ve herkesin keyifle yaşaması için bir araçtı sadece. Bir defasında Venedik’in tarihini, ne kadar güzel bir şehir olduğunu anlatırken heyecana gelip, etrafındakileri toplayarak Venedik’e götürmüştü.

Can Ünlü: Bir Rembrandt’ın, Mozart’ın kim olduğunu çok iyi bilirdi. Veya Eddy Merckx’in büyük bir bisikletçi olduğunu bilirdi. Gittiği ülkelerin sporcularını tanırdı.

Mehmet Becce: Kavak’ta bir yere giderdik. Zamanın en iyi rallicileri; Demir Bükeyler, Ömer Tümaylar, Satvet Çiftçiler… Biz de yanlarında sohbet dinlemeye.

Erkan Birinci: Her gittiğimiz yerde masa kurulur, Renç Abi anlatırdı. Dakar maceralarını bir anlatmaya başlardı, gece saat üç olurdu.

Serdar Bostancı: Muhabbeti muhteşemdi. Renç’le rakı içmek, dünyanın en keyifli şeylerinden biriydi. Hayatta şeytan tüyü olan insanlardan biriydi. Bulunduğu ortamdaki herkesi etkisi altına alırdı.

Can Ünlü: Mesela annem oğlu gibi severdi Renç’i. Niye? Bizim eve gelirdi Renç, anneme bir iltifat, ceket iliklemeler falan… Sonra, Antalya pist yarışındayız. Annemle babam geldi. Onları bir yere oturttuk. Orası da en yavaş yeri pistin. Yahu oradan her geçişinde anneme el sallıyormuş Renç. 40 tursa yarış, 40 kere el salladı. Ve o yarışı Renç kazandı. Annem geçen gün, o yarışı kazandığı arabayı sergilediğimiz müzede, arabanın başına geçti, ağladı.

13- Kayıp

Mustafa Gökay: Son dönemde sigarayı bırakmıştı. Şekeri vardı, böyle seninle konuşurken dalmaya başlamıştı. Ama yarışmayı bırakmamıştı.

Yiğit Top: O zamanlarda Renault’nun takım patronuydu. Ben de çalıştığım dergide takıma dair bir haber yapacaktım. Renç Abi’ye gittim, bana “Paşam, şunu bir yöneticilere sorayım” dedi. Takım için medya anlamında hassas bir dönemdi. Ben de Sanayi’ye, Ali Bacıoğlu’nun yanına gideceğim. Renç Abi’ye sordum, “Ben Tophane’ye gidiyorum” dedi. “Abi beni de Beşiktaş’a atar mısın?” diye sordum, “Tabi, paşam” dedi. Garajın içindeyiz, hangi arabaya gideceğimizi bilmiyorum. Anadol KA 501’e gittik. İlk yarışı kazandığı araba. Sene 1993, o araba 1967 model ve çiçek gibi duruyor. Bindik arabaya, bir ralli aşığı olarak elim ayağım titriyor. Yani KA 501’e binmişim, bir de Renç Koçibey kullanıyor. Tam yolda giderken “Abi ben size yalan söyledim” dedim. “Estağfurullah paşam, o ne demek?” dedi. “Ben aslında Levent’e, Ali Bacıoğlu’nun yanına gidecektim. Sırf sizin yanınıza oturabilmek için yalan söyledim” diye anlattım. Gülmeye başladı, her zamanki mahcubiyetiyle. Mutlu oldu. Beşiktaş’ta indim, aynı yolu geri döneceğim. Bana “Pazartesi Ali Sipahi Rallisi’nin yol notlarını çıkarmak için gidiyorum, salı sabahı beni ara” dedi. Arayamadım.

Şevki Gökerman: Ben de son dönemde şunu söylüyordum, “Ulan bu herif iyi ki yarışmayı bırakmış.” ‘Ralli Dünyası’ dergisine de yazmıştım bunu. Çünkü yarışmayı bırakıp İSOK’ta bizimle çalışmaya başlamıştı. “Organizasyonda çok büyük bir isim kazandık” diye seviniyorduk.

Ethem Genim: Kazadan bir gün öncesine kadar beraberdik. Yurt dışından gelmişti, yorgundu. Bize “Siz oturun, yarışın, yol notlarını hazırlayın. Ben bir tur atıp geleyim” dedi.

Şevki Gökerman: Ayın 9’unda gitti. Dönmüş, dolaşmış, akşamüstü dönüyor. Dilovası’nda iki tane sol viraj var, 300 metre aralıklı. Birinci virajı içten kestiğiniz anda giderseniz, çarptığı yer dümdüz karşınıza gelir. Akşamın o karanlığında herhâlde vücudunda bir ağırlık olmuş, şeker hastalığı vardı, kamyona arkadan girmiş, oradan da yan duvara çarpmış. Yani, çok zor bunları anlatmak.

Mustafa Gökay: Evdeydim, telefon çaldı. “Renç ölmüş oğlum” dedi arkadaşım. İnanmadım ilk önce. Bir yandan da gözüm televizyondaydı, altyazı geçmeye başladı. “Renç Koçibey hayatını kaybetti.” Ne yapacağımı şaşırdım. Gebze’de morga gittiğimizde, tanınmayacak hâldeydi. Ellerinden tanıdım ben. İnce, uzun… İnanamadım.

Alara Koçibey: Akşam 8 gibi emniyetten aradılar. Annemle konuştular, annemin yüzü düştü ama telefonu kapatıp haberleri seyretmeye devam etti. Ne olduğunu sorduğumda “Birileri dalga geçiyor” dedi. İnanmadı. Yarım saat sonra babamın eniştesi Haluk Aşkın’la konuştu. Bana, “Babanız kötü bir kaza geçirmiş, hadi giyinin gidelim” dedi. Dilovası’na gidene kadar arabada hiçbirimiz inanmıyorduk hâlâ. Evet polis aramıştı ama yine de babamı bildiğimiz için ona bir şey olacağını düşünmemiştik. Kaza yerine geldiğimizde trafik polisi dışında kimse yoktu. Bizi oradan oraya yönlendirdiler, 3-4 yer gezdik. Her birinden çıktıkça daha da rahatlıyordum, o kadar önemli değil diye. Son olarak morga yönlendirdiler ama kim için gittiğimizi bilmiyorduk. “Zavallı kamyon şöförü” diye gittik ama bütün ralli camiası oradaydı. Onları gördüğüm an kalbim durdu, hayatımın ışığı söndü.

Yağız Avcı (Türkiye Ralli Şampiyonu): Vefat ettiği gün biz yazlıktaydık. Ben o zaman dokuz yaşındaydım. Babam (Nejat Avcı) tek başına bir sandalye çekmiş, oturuyordu. Ne olduğunu bilmiyordum ama çok üzgündü. Yanına gidemedik. Sonra Renç Koçibey’in vefat ettiğini söyledi. Babamın bu spora başlamasında çok büyük desteği olan ve hocası diyebileceği biriymiş. Canlı yaşayamadık ama hakkında okuduklarımız bize ilham veriyor.

Cem Özerden: Eskaza yaşasaydı ve bir şekilde imkanları elverseydi Renç hala yarışırdı. Yani o birinci olmak için yarışmıyordu ki. Yarışmak için yarışıyordu. O bakımdan bunu gayet net söylüyorum, Renç ölünce çok üzüldüm. Ama yarışamayacağı bir yaşamda olsaydı, çok kahrederdi hayatı kendine.

14- Mona Lisa Tebessümü

Ahmet Utlu: Hep bir şeyler öğrendim ben Renç’ten. Hayatla ilgili, mekanikle ilgili, düşünce biçimiyle ilgili, kadın-erkek ilişkisiyle ilgili… Onun yanında olmak öyle bir şeydi. Genç bir adamın böyle biriyle karşılaşması, hayatının belli bir bölümünü onunla paylaşması çok iyi bir şeydi.

Erkan Birinci: Çok anarşist ruhlu bir adamdı. Serseri tipli bir giyimi kuşamı vardı ama adı çok kuvvetliydi. Sokağı, sokak dilini, sokak kültürünü bilen bir adamdı. Zengin bir çevreden geliyordu ama o kültürü de bilirdi.

Can Ünlü: Renç bir parlayan yıldızdı. Birçok arkadaşımızı kaybettik ama hiçbirinin ölüm tarihini hatırlamıyorum. Ayıp bir şey belki ama… 9 Şubat’ı hiç unutmuyoruz.

Alara Koçibey: Babamın vefatından sonra dedem neredeyse her gün garajına inip Anadol’u çalıştırır ve onunla zaman geçirirdi. Sanki oğluna tekrar yakınlaşıyordu bu sayede. Daha sonra bu ritüeli biz devraldık. Ve hakikaten arabanın içine girdiğimizde onları hâlâ kokularıyla beraber hissedebiliyoruz.

Erkan Birinci: Öteki yarışçıların yanına çok gidemezdin, kibirlilerdi, hakir görürlerdi. Genelde hep zengin tayfanın çocukları olduğu için. Renç Abi öyle değildi. Halk adamı denir ya hani, o çevreden gelmesine rağmen onu korurdu. Türkiye şampiyonu hiç olmamış ama hepsinden daha fenomen, neden? Bundan işte.

Cem Özerden: Bir adam düşünün ki çevresindeki yüz adam, “Ben hayatımdaki en büyük macerayı onunla yaşadım” diyor. Şimdi bir de bunun karşısındaki tarafı düşünün. Bunun karşısında, yüz adamın hayatında yaşadığı en enteresan olayı yaşayan adam var. Acayip bir logaritma gerektiriyor herhalde bu.

Mustafa Gökay: Nevi-şahsına münhasır derler ya… Tarifi mümkün olmayan bir fenomendi. Serseri ruhluydu. Ama serseri derken amiyane tabirle değil. Felsefe anlamında serseri ruhluydu. Zor bir adamdı, inatçıydı. Hep zoru seçerdi.

Serdar Bostancı: Renç olmasaydı ben olmazdım. Bana ilk günden verdiği ilhamla bugünlere kadar gelmemi sağlamıştır. Bütün hikâye 1968’deki ralliyle başlıyor. Ve aslına bakarsanız, 25 sene beraber oldum onunla. Motor sporları kariyerim 42 sene. Neredeyse yarısında rahmetli yok ama o kadar kadar dolu dolu yaşamışız ki unutamıyorum. Evde, yarışçı arkadaşlarla onun adını anmadığımız tek bir gün yok. Seneler öyle geçti.

Mehmet Becce: 1986 senesinde onun daha önceden yarıştığı STC 16‘yı ben aldım. Onun arabası olduğunu biliyordum, onu almaya çalıştım ama tabii hiçbir şeyi kalmamıştı. O araba hâlâ bende, 30 senedir saklıyorum. Kullanmıyorum bile. Rahmetli olana kadar kullanıyordum gündelik hayatta, yarışlara falan da girip çıkıyordum. Bu İstanbul Şampiyonası yarışları falan vardı… Sonra o günden beri topladık ve saklıyoruz. Birkaç zaman evvel Mustafa Koç anısına bir sergi düzenlendi, orada sergilendi. Hayatımdaki en değerli materyaldir yani. İnsanın çocuğu, karısı, ailesinden sonra gelen…

Ahmet Utlu: Hayatta gördüğüm en karizmatik karakterdi. Sadece yaşardı o, sadece anı yaşardı. Dünyanın en tatlı serserisiydi. Tek istediği özgür olmaktı. Bu anlatılanlar var ya, geç kalırdı, on gün sonra gelirdi, şu olurdu falan. Bunlar oluyordur, benimle de oldu. Fakat bunlar hep onun o özgür ruhunun yansımalarıydı. O özgür ruh, onda, başkalarının disiplinsizlik diye yorumlayacağı birtakım hareketlere neden olmuştur. Ama bu, yorumla sınırlı. Ben, kendi kararlarını veren, bütün hayatını özgür olmak üzerine kodlamış bir adamdan bahsedebilirim ancak.

Cem Özerden: Senede iki defa çok yakın arkadaşları olarak toplanırız. Birkaç senedir bunu yapıyoruz. Oturup konuşuyoruz. Ve düşünün, her gece yapılan sohbetlerde Renç hep yanımızda. Hiç değişmiyor bu. Ölümünden bu kadar sene sonra bile bu böyle. Kimlerle toplanıyoruz? Aytaç Kot, Berkan Kılıç, Satvet Çiftçi… Ve elbette bu adamların yüzlerce macerası var. Hepsi tek başına film çevirecek, yaşamı uçta yaşamış adamlar. Bu insanlara bile bu kadar değişik geliyor Renç. Normal bir insana uzaylı gibi gelir o yüzden.

Ahmet Utlu: O özgürlük hissi bazen insanları hoyratlaştırabilir, bazen gerebilir, bazen bencilmiş gibi gösterebilir. Ama o hissi iyi değerlendirmek lazım. Bu büyük vizyonu sağlayan, o histir. Dünyaya öyle bakabilme hâli. Cebindeki son 70 lirayla herkese köfte ısmarlama hâli de o. Bir daha nereden para gelecek belli değil, pazartesi sabahı yarış var, cuma günü sabaha karşı 3, herkes orada çalışıyor. Niye çalışıyoruz, ben mi yarışacağım arabada? Yok. Ama hepimiz orada kablo söküyoruz. Galant’ın içerisinden 750 kilo kablo çıkarttım ben. Bu Renç’in sağladığı motivasyon, Renç’in rengi. Bir sürü zengin insan Renç’le aynı karizmaya, aynı karaktere sahip olamadığı için aynı sevgi yumağında yaşayamıyordu.

Cem Özerden: Televizyondaki hayali bir karaktere hayran olmak gibi bir şey değil bu. Mesela Ayhan Işık çok önemli bir objedir. Sadri Alışık hakeza. Ama sizin bunlarla birebir ilişkiniz olmuyor, siz onların yarattığı tiplemelere hayran kalıyorsunuz. Fakat bu adamla herkesin birebir ilişkisi, sırrı, paylaşmışlığı var. O yüzden, herkes kendinden bir şeyleri, Renç ile birlikte kaybetti. Herkesin bir puzzle’ı var. Bu puzzle’ın çok büyük bir parçası onunla birlikte gitti. Diğer parçalar ne kadar mükemmel olursa olsun, eksik parça önemli bir yerdeyse, yani Mona Lisa’nın tebessümüyse o eksik parça, o zaman onu yerine koymak ya da onu yok farz ederek Mona Lisa’yı gözünüzün önüne getirmek çok zor oluyor.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Matrix

Matrix

1 hafta önce