Socrates Web Beta v1.0
 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolAlgının Gücü

Jose Mourinho, 114 milyon dolarlık bonservis bedeliyle rekor kıran Paul Pogba’nın Manchester United’daki ilk sezonunun ortasında, onun göreceli olarak “ucuz” kalacağını belirtmişti. Mourinho, haklı çıkmak için çok fazla beklemek zorunda kalmadı.

Bu yazı ilk olarak Rory Smith imzasıyla The New York Times’de yayımlanmıştır.


Jose Mourinho, haklı çıkmak için çok fazla beklemek zorunda kalmadı.

Transferi gerçekleştiğinde, 114 milyon dolarlık bonservis bedeliyle rekor kıran Paul Pogba’nın Manchester United’daki ilk sezonunun ortasında, Fransız oyuncunun performansı ile alakalı soru işaretleri ve şüpheler ayyuka çıkmaya başladığında, Portekizli menajer bir kehanette bulunmuştu: Çok yakında onun göreceli olarak “ucuz” kalacağını belirtmişti.

Mourinho şunu da eklemişti: “Gelecek yaz, bu seviyede birkaç sürpriz daha göreceğiz.” Pogba’nın o transfer sezonunun sonunda dünyanın en pahalı oyuncusu unvanını kaybedeceğini öngörmüştü. Birkaç ay içinde “onun yarısı kalitedeki oyuncuların aynı meblağlarda transfer edileceğini” söylemişti.

Bu sözler, Şubat 2017 dönemine ait. Aynı senenin Ağustos’unda, Paris St.-Germain Neymar’ın Barcelona ile olan kontratındaki serbest kalma bedeli olan 222 milyon doları ödeyerek onu transfer ettiğinde ise Mourinho’nun kehaneti yavaş yavaş gerçeğe dönmeye başlayacaktı. P.S.G. sonrasında Kylian Mbappe için de 205 milyon dolar daha ödeyecekti. Barcelona, Neymar’ın satışından elde edilen meblağ ile birlikte Borussia Dortmund’dan Ousmane Dembele için 105 milyon dolar öderken, altı ay sonrasında Liverpool’dan Philippe Coutinho’yu da 182 milyon dolarlık bonservis bedeliyle transfer edecekti. Elbette çok az insan Pogba’nın bu oyunculardan iki kat daha iyi olduğunu söyleyebilir; fakat bağlam içinde onun için ödenen miktarın daha az garip gözükmeye başladığı söylenebilir.

Daha da önemlisi, bu transferlerin dolaylı etkisi başka yerlerde hâlâ devam ediyor. Neymar için ödenen bedel, transfer marketindeki değer-bedel fikirlerini radikal bir değişime uğratırken, Liverpool, stoper Virgil Van Dijk için 96 milyon dolar ve Roma kalecisi Alisson için 84 milyon dolarlık meblağları gözden çıkardı. Alisson için ödenen miktar onu bir haftalığına da olsa dünyanın en pahalı kalecisi yaptı; zira sonrasında Chelsea, Kepa Arrizabalaga’yı 92 milyon dolarlık bonservis bedeliyle transfer edecekti. Manchester City, bu yaz sadece bir transfer yaptı; Riyad Mahrez. Pep Guardiola’nın takımında direkt “ilk 11” başlamaktan oldukça uzak olan bir oyuncu ve onun için ödenen 77 milyon dolarlık meblağ, Mahrez’i Britanya tarihinin en pahalı 7’nci oyuncusu yaptı.

Mourinho’nun tahmin ettiği gibi, Pogba “uç değer” özelliğinden oldukça uzaklaşmış ve artık transfer marketinde artacak bedellerin başlangıç noktası olma özelliğini kazanmıştı.

Mourinho haklı çıktı; fakat belki de onun öngördüğü sebeplerden dolayı değildi. Ücret, değer ile aynı şey değil. United’ın Pogba transferi için Juventus’a ödediği miktar artık  “göz yaşartıcı” şekilde gözükmüyor. Fakat, onun değeri konuşulması gereken farklı bir konu.

Transfer pazarında gelişen olaylar, onun için ödenen meblağı normalleştirdi; fakat bu, Pogba’nın kendisi için ödenen miktarın hakkını vermesiyle aynı şey değil. İki yıl sonrasında, şu an bile, 114 milyon dolar – Mourinho’nun kelimesiyle – “ucuz” gözükmüyor.

Bu yaz dönemi Pogba için bir başkalaşım evresiydi. Geçtiğimiz sezonun sonunda Manchester’dan “lüks yetenek fakat büyük bir etkiye sahip bir ortasaha” olarak sezonu bitirdi. Hem milli takım hem de kulüp için içgüdüsel yeteneklerini yeterli şekilde disipline edip takımlarına faydalı olacağına dair kuşkular vardı. İnsanlar, onun saç stiline, sosyal medyadaki aktifliğine ve davranışlarına dair eleştiriler yapıyordu.

Dünya Kupası şampiyonu bir oyuncu olarak geri döndü.

Daha da fazlası; Fransa’nın Rusya’da Dünya Kupası’na giden yolda takımın kilit oyuncularından birisi olarak döndü. Sadece finalde kaydettiği tamamen kilidi açan ve Hırvatların kalbini kıran üçüncü gol değil; takımı için sahada büründüğü rol de oldukça önemliydi.

Finalden birkaç gün sonra, Moskova’daki Luzhniki Stadyumu’nda maç başlamadan dakikalar önce Pogba’nın soyunma odasında takım arkadaşlarını bir masa etrafında topladığı bir video internete düştü. Arkadaşları sessiz bir şekilde onu dinlerken, Pogba onlara şu kelimeleri söylüyordu: “Tarih yazmaktan doksan dakika uzaklıktayız.” Onlara Euro 2016 finalinde kendi evlerinde Portekiz’e kaybettiklerini hatırlamalarını, orada hissettikleri acıyı kullanmalarını ve sahaya yüreklerini ortaya koymadıkları takdirde Hırvatistan’ın da aynı şekilde onları cezalandırabileceği konusunda uyarıyordu.

Önceki aşamalarda Arjantin ve Uruguay karşısındaki galibiyetler öncesinde de neredeyse aynı şeyleri yapmıştı. Milli takımdan arkadaşı Adil Rami onun hakkında şu sözleri söylemişti: “Nasıl olduğunu veya nereden geldiğini bilmiyorum; fakat Paul Pogba bir lidere dönüştü.” Bir diğer milli takım oyuncusu ve Juventus’ta forma giyen Blaise Matuidi onu “gerçek bir patron” olarak nitelemişti.

Bu, Pogba’nın zirve anıydı; sadece parçası olmakla kalmadığı, merkezinde olduğu bir zafer. Onun hakkında duyulan tüm kuşkuların kaybolduğu ve ortada olan potansiyelinin patladığı bir nokta. Pogba’nın liderlik edebilecek, kolektifliği bencilliğin önüne koyabilecek ve kendisini tamamen futbola verecek olgunlukta olmadığı söyleniyordu. Rusya macerası ise tüm bu söylentileri haksız çıkardı.

Manchester United’ın sezonun ilk maçında kendi sahasında Leicester City’i ağırlayacağı maç öncesinde hazırlanan taraftar dergisi “United We Stand”’in kapağı Pogba’ya ithaf edilmişti. Bir gün batımında Old Trafford’un önünde, omzundaki siyah bir çantanın içinde Dünya Kupası’nın görkemli kafası fermuarın açık yerinden çıkmış şekilde resmedilmişti. Kapaktaki slogan ise “Soul II Soul” adlı müzik grubundan alınmıştı: “Back to Life. Back to Reality.” (Hayata Dön, Gerçeğe Dön)

Eğer amaç, evden her gün Dünya Kupası için kaçıp günün sonunda eve dönmenin yarattığı duyguları yansıtmaksa, Pogba’nın durumunu mükemmel şekilde özetleyen bir portre. Yaz dönemi, onun umduğu kadar değişimsel şekilde geçmedi. Kaliforniya ve Pasifikler’de geçen uzun bir tatilin ardından, sadece birkaç hafta önce Manchester’a döndü ve şimdiden Rusya macerası ona asla yaşanmamış gibi geliyor.

İkisi için süren karşıt görüşler devam ederken, Pogba, hâlâ teknik direktörü Mourinho ile “kolay olmayan” bir ilişki içerisinde kilitli kalmış durumda. United’ın beklentileri karşılayamadığı her an, birçok insan ve eski oyuncunun değişik şikayetlerinin ve eleştiri oklarının hedefi konumunda bulunuyor. Geçtiğimiz hafta United’ın Brighton deplasmanında kaybettiği maçtan sonra, kendisinin de kabulleneceği ve ifade edeceği üzere takımca “açlıktan yokusnlar.”

Ve bir şekilde Pogba’nın geleceği hâlâ belirsizliğini koruyor; ki bunda en büyük pay, geçtiğimiz hafta oyuncusunu bir televziyon programında eleştiren eski United orta saha oyuncusu Paul Scholes ile sosyal medyada kavgaya tutuşan menajer Mino Raiola’ya ait. Pogba için birçok şeyin değiştiği bir yaz dönemi sonrası, durum hâlâ aynı.

Bunun sebebi ise kesin sonuçlardan çok teorilere dayalı. Basında çıkan haberlere göre Manchester United taraftarları, takım içindeki kötü haberlerin aslında iyi olduğunu düşünüyor: Çekişme kazanır. Pogba’nın – veya takım arkadaşlarının – en ufak hatası, günlerce sürecek bir inceleme ve radikal değişim eğilimine sokabilir.

Daha tarafsız bir analiz ise, dünyanın en büyük ligindeki en büyük takım olan United’ın, teklemeye başladığında, detaylı incelemelerden kaçınan bir yapıda olduğunu belirtiyor. Bu, on yıl öncesinden çok daha fazla dikkat çekici bir görüş; çünkü Alex Ferguson’un yokluğunda kulüp artık daha fazla zorlanmaya başladı. Pogba, bu teklemelerin odağındaki isim çünkü kulübün en dikkat çeken oyuncusu.

Bu iki görüş de önemli bir noktayı içeriyor. United’ın geçtiğimiz iki yılda çektiği göreceli zorluklar ve Pogba’nın Fransa için ve Mourinho için gösterdiği performanslar arasındaki zıtlık basının uydurduğu şeyler değil. Problemin yansıtılma şekli, problemin kaynağını tam olarak açıklamıyor.

Mourinho için ise sorunun kaynağını açıklamak gayet basit: Yaz boyunca yönetime çeşitli şekillerde açıkça belli etiği üzere, “post-Neymar” bir transfer marketinde Pogba için daha iyi takım arkadaşlarını kadroya katabilmek için daha fazla paraya ihtiyacı var.

Başkaları ise United’ın kadrosunun – Fransa milli takımının kadro kalitesine sahip olmasa da – amatörlerden oluşmadığını düşünüyor. Mourinho’nun oyuncuları arasında milli takımlarda forma giyen birçok isim bulunuyor. Bu isimlerin çoğu onun döneminde masrafsız denemeyecek miktarlarla transfer edildi. En kilit problem, belki de Mourinho’nun Pogba’yı Fransa teknik direktörü Didider Deschamps gibi motive edememesidir.

Bu ifade, detaylı bir inceleme yapıldığında çok da doğru değil. Pogba ve Deschamps her zaman bu kadar yakın değillerdi; hatta Dünya Kupası başlamadan günler öncesinde aralarındaki bir sürtüşmeden bile bahsediliyordu. Pogba, France Football’daki bir röportajında menajerinin sistem değişikliğine gitmesi gerektiğini belirtirken, Deschamps da ona cevaben oyuncusunun performansını eleştirmişti. Gözüken o ki; Pogba sevmediği bir hoca altında bile parlayabilecek kapasitede bir isim.

Bir başka ihtimal daha var: Rusya’daki Pogba ile Manchester’daki Pogba arasındaki zıtlığın kaynağı kendi içindeki bir farklılıktan ziyade, kendisini bulduğu yerlerle alakalı farklılıklar olabilir.

Maçlarda Pogba’nın sahada adeta süzüldüğünü görürsünüz. Akıcı ve eforsuz biçimde hareket ederken, hızlı koşular yapmadan sahadaki birçok alanı kaplayabiliyor. Telaş etmiyor ve rakiplerini rahatsız edecek şekilde oynamıyor. Kendisini fiziksel oynayan veya sürekli efor sarf eden bir oyuncu olarak tanımlayamayız. Zarif ve incelikli bir oyun anlayışı var; alev alev “yanmak” yerine büyük anlarda ortaya çıkan bir kıvılcım tanesi gibi.

Bu ifadeleri, France Football’daki röportajda dile getirirken, kendisinin “daima böyle bir oyuncu olduğunu” da ekliyor.

“Bugüne kadar neleri başardıysam, bu şekilde oynayarak yaptım. Bu, benim oyun tarzım.”

Problem şu ki; belli yerlerde hareket konusundaki tasarruf, umursamazlık gibi; eforsuz bir oyun anlayışı da gerekli efordan yoksun gibi gözüküyor. Dünya Kupası’nda Fransa için önemli anlarda ortaya çıkması yeterliydi; milli takımlardaki futbol kulüp futbolu seviyesine göre daha ayrık bir yapıda. Ritmden yoksun olan maçlarda Pogba’nın zarifliği bir zayıflık değil, bir avantajdı. Deschamps’ın ifadesiyle “onun her şeyi yapabilecek” yetenekte olması ve ne tip bir ortasahaya ihtiyaç duyuluyorsa ona dönüşmesi de. Fransa turnuvayı adeta kasıp kavururken ve herhangi bir şüpheye yer bırakmaksızın önüne geleni devirirken, Pogba’ya herhangi bir eleştiri gelmesi için ortada hiçbir sebep yoktu.

Fakat gidiş yolundan çok daima ödülün ve kupanın önemli olduğu Premier Lig’te United için durumlar farklı. İngiltere, sürekli koşan ve çok çalışan orta saha oyuncularının olmasını yeğleyen ve bundan başka bir oyun tarzı görüldüğünde “şımarıklık” olarak nitelenen bir coğrafya.

United işlemezse ve kazanamazsa, Pogba’nın bu coğrafyada aranılan tipteki orta saha oyuncu rolünü dolduramaması üzerinden değerlendirilecek. Onun oyun anlamındaki esnekliği, aynı zamanda onun kusuru: Ne tipte bir ortasaha oyuncusu olursa olsun, her zaman onun farklı bir oyun anlayışını seçerek kendini geliştirebileceği düşünülebiliyor.

Kısacası, değişen Pogba’nın kendisi değil. Manchester’da daha kötü bir seviyeye düşmedi veya Fransa onun kendini geliştirmesini sağlamadı. O, her zaman Pogba. Değişen şey, etrafındaki faktörlere göre gördüğü değer.

Çeviri: Gökhan Önder Aksu

İlginizi çekebilecek diğer içerikler