Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

GenelAito

Alejandro Garcia Reneses, doksanlarda Barcelona'nın başındayken altı Final Four oynadı. Hepsini kaybetti. 72 yaşında, Alba'yı EuroCup finaline taşıyan efsanevi antrenörle Berlin'de buluştuk, maziyi konuştuk...

Bu yazı, ilk olarak Socrates’in 50. sayısında yayımlandı. Tüm sayılarımıza bu adresten erişebilirsiniz.


Antrenörlerin başarılı olup olmadığı konusunda ölçüt nedir? 1972 yılından beri koçluk yapan Aito Garcia Reneses, John Wooden’ın açtığı yolda ilerleyen antrenörlerden biri. Kaybedilen kupalar değil, mesafe kat edemediği genç oyuncular onun uykularını kaçırıyor. Defterinde, “Her şeyi bildiğinize inandıktan sonra, öğrendiğiniz yeni şeylerdir asıl kıymetli olan” yazan koç Reneses’le Valencia serisinin ardından bir araya geldik. Mitte sınırları içinde, muhtemelen 70 yaş üstü kimsenin haberdar olmadığı hipster bir kafede dertleştik…

Koç, ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla 1970’lerde Cotonificio’da (Aito’nun antrenörlük kariyerine başladığı, 10 yıl süreyle kaldığı Badalona merkezli kulüp. Sponsor öncesi ‘Circulo Catolico’ ismiyle de bilinir) oynattığınız bir setin aynısını bugün Alba Berlin’de kullandığınızı öğrendim. Eğer çok özel değilse…

Paylaşayım. Almanya Ligi antrenörlerinin el altından birbirine gösterdiği bir dergi değilsinizdir umarım. Espri yapıyorum… Basit bir set aslında. Yüksek postta bir oyuncuyla başlayan, forvetten perdenin geldiği ve oyun kurucunun opsiyonlarını çok artıran bir oyun. Bir noktadan sonra setlerinizi modernize etmek zorundasınız ama aynı ikili oyunun temelinde olduğu gibi, aslında hep üstüne bir kat çıkmış oluyorsunuz. Dedüksiyon yapar, yani tümden gelirseniz, işin özü aynıdır. Yenilikçi olabilmek için geçmişten güç almak şart.

Bu bağlamda profesyonel basketbol kariyerinize devam ederken İspanya basketbolunda modern skorbordun temellerini atan çalışmanızı da konuşabiliriz sanırım…

Bugün Estudiantes adıyla bilinen kulüp aslında temellerini bir okuldan, Ramiro de Maetzu’dan alır. Basketbola orada başladım, 1960’ların sonunda da Barcelona’ya transfer oldum. Kötü bir şutör ve yavaş sayılabilecek bir oyuncuydum. Yani, saha dışı için bolca vaktim vardı. Maetzu haricinde bir eğitim almamıştım ve antrenmanlar sonrası vaktimi daha yararlı kullanmak istedim. Babamın da isteğiyle, Barselona’da üniversiteye yazıldım. Telekomünikasyon Mühendisliği’ydi bölüm. Tabii, fizik okuyorduk ve bir dönem boyunca hayatım sadece teoremler/basketbol ekseninde ilerlemişti.

ABD’den ithal edilen skorbordlar o dönemlerde 90 bin peso civarına geliyordu. Full motor, elektrikli olanlar. O dönem IC tabanlı (Intregrated Circuit denilen entegre devreler) bir sunum hazırladım. Diğer modele göre daha analog gibi düşünebilirsiniz. Böylelikle 30 tane skorbord alabildik ve salonlardaki regülasyon krizini aştık. Fiziğin bana basketboldaki savunma prensiplerini daha iyi anlamanın yanında en büyük katkısı bu oldu sanırım. Mutluyum.

Savunma prensipleri demişken, Cotonificio’da adam değişme savunmasını uygulatmak için çok çaba sarf ettiğinize dair bir rivayet var. Doğru mu?

70’lerde tuhaf karşılanan bir denemeydi, evet. İspanya basketbolunun ilk dönemlerinde ‘yeteneksiz uzun’ oyuncuyu takımdan kesmek, hiç şans vermemek gibi bir kültür vardı. Cotonificio benim antrenörlük kariyerimin de başlangıcına denk geldiğinden, deneme-yanılma yöntemiyle birçok felsefeyi sentezlemeye çalıştım. Scholastic Coach diye, çok meşhur bir dergi vardır uzun yıllar yayın hayatına devam eden. Dean Smith’in yazdığı, ‘run-and-jump’ savunma prensibini anlatan makale beni çok etkilemiştir mesela. Tam sahada başlayan, adam adama pres, jump-switch ve tuzaklar… Yetmişlerdeki North Carolina öylesine etkilemişti ki beni, bir sonraki yıl tüm imkânlarımı seferber edip İsviçre’de Dean Smith’in antrenör kliniğine gitmiştim. Tüm antrenörlük hayatımı değiştiren bir deneyim oldu. Maçlardan sonra antrenörler yanıma gelip “Ya siz bugün ne yaptınız? Guardlar kendi aralarında değişti, sonra dört numara da savunmayı değişti. Bir hata mı var?” derlerdi. Rakip analizi yok, video kaydı bulmak mümkün değil. Takip edemiyordu kimse. Doğal olarak, garipsemişlerdi.

Kötü bir şutör ve yavaş sayılabilecek bir oyuncuydum. Yani, saha dışı için bolca vaktim vardı. Ben de üniversiteye başladım.

O dönemlerde Antonio Diaz- Miguel’le çıktığınız bir TV münzarazasında, birçok antrenörü ‘açık fikirli’ olmamakla eleştirirken İspanya basketbolunu ‘yumuşak ve küstah’ bulduğunuzu söylediğiniz bir bölüm bulunuyor… Basın yıllar boyunca benim çok üstüme geldi. Haftada en az iki-üç yazı çıkardı sadece sırf benim ne kadar saçma rotasyonlar yaptığıma, basketbolun 5-6 kişiyle oynanabileceğine dair… Benim niyetim tempolu basketbol oynamak, fizik kondisyonu en üst seviyede tutmaya çalışmak, dolayısıyla yoğunluğa önem vermekti. Geçmiş yıllarda oyuncuların profesyonelliğini sorgulamak da gayet makulken, dar oyuncu grubuyla yüksek tempo basketbolun imkânsızlığını anlatmakta çok zorlanmıştım. Yıldız oyuncuların kenara gelmesine tahammül edemiyordu insanlar. Antonio da fikir ayrılığına düştüğüm insanlardan biriydi.

Andres Jimenez’i siz dört numarada oynatırken Diaz-Miguel’in milli takımda üç numaraya çekmesi ve basına, “Uzun Manolo Flores poziyonda oynatılarak harcanıyor” demesi, sizi çok kızdırmış mıydı?

Pek değil. Antonio’yu Cotonificio’dan beri tanıyordum ve ardından birlikte Badalona’ya gittik, sonra da Barcelona’ya… Kariyerinin başında bırakın üç numarayı, 5’te oynardı. Ardından yüksek postta oynayan 4 numara olarak konumlandırdık onu. Antonio’ya kızmıyorum. Neredeyse 30 yıl İspanya Milli Takımı koçluğunu yaptı. 25 yıl ABD’ye birlikte, aynı kampa gittik. NBA’de yaz ligi modern formatında değilken, her yıl Los Angeles’ta birlikteydik. Herkes benimle aynı fikirde olmak zorunda değil.

Maçlardan sonra antrenörler yanıma gelip “Ya siz bugün ne yaptınız? Bir hata mı var?” derlerdi.

Dean Smith’in A Coach’s Life: My 40 Years in College Basketball kitabında, “Diaz-Miguel, basketbol antrenörlüğünün yanı sıra harika bir tasarımcıydı. Bobby Knight, Kral Juan Carlos ve benim için özel bir deri ceket tasarlamıştı. Dünyada başka kimsede olduğunu sanmıyorum” diye bir bölüm vardı. Tahmin ediyorum ki siz bu prestijli ceket kulübünde değilsiniz?

Maalesef. Bende yok o ceketten. Deri ceketin moda olduğu yıllarda ben Barselona’da, medyayla uğraşıyordum.

Biraz daha detaylandırabilir miyiz bu konuyu? “Aito, yıldızlarla çalışamaz. Ona gençleri verin, geliştirsin” ya da “Madrid doğumlu bir adamın Barcelona’da ne işi var?” ana fikirli birçok makaleye rastlamak mümkün o dönemden…

1985’te Barcelona’nın başına geçtim. Daha ilk günlerden ‘Madridista’ diye çağırmaya başlamışlardı beni. Her maçta, bench arkasında oturan beyaz saçlı, epey yaşlı bir kadın “MADRIDISTAAAA!” diye bağırıyordu kulağımın dibinde. Yahu tamam, Madrid doğumluyum ama Estudiantes’te oynamışım. Normal şartlarda iki zıt kutup, politik bazı çözümlemeler de yaparak tepki gösterilebilecek bir olay, ama benim için geçerli değil ki? Takımda uzun süredir devam eden birçok oyuncu vardı, lokal medyada çalışanlarla da yakın ilişkiler kurmuşlardı. 6-7 ismin dışına çıkan rotasyonla birlikte süreleri düşen bazı oyuncuların hoşuna gitmedi yeni düzen. İşin kötüsü, Joventut’tan Barcelona’ya geçtiğim için Badalona’da da tepki vardı bana. Her yerde kaybediyordum.

1992-1993 sezonunun henüz başında; üç maç geride kalmışken basın toplantılarında medyanın karşısına çıkmamak için başantrenörlüğü Quim Costa’ya bırakıp defakto lider olarak asistan koç sıfatıyla takımı benchten yönetmeye karar vermeniz, benzer baskılardan ötürü müydü?

Aşağı yukarı. Ama verdiğim bu kararımın tartışılmasını anlayabiliyorum. 1992’deki çözümüm buydu, basın toplantılarında soru cevaplamak istemiyordum. Kontratımda, “Basın toplantılarına çıkmasına gerek yoktur” gibi bir ibare olmasına rağmen ACB’den, “Aito, katılman zorunlu” diye uyarı almıştım. Bugün düşündüğümde… Bir açıdan; bana haksızlık yapan medya çalışanlarının, arkamdan bağıran beyaz saçlı kadının galip gelmesine izin verdim o tercihle.

“Bir maçta 20 faul yaparsan 20’si çalınır. 50 faul yaparsan, 30’unu çalarlar” sözüyle birlikte ‘karate press’ tabiri de üzerinize biraz yapışmıştı. Bunun için ne diyeceksiniz?

1960’la 1985 arası Barcelona’nın tarihinde kaç lig şampiyonluğu var? Ya da şöyle sorayım, 25 yıllık periyotta Real Madrid ligi kaç kez kaybetti? Sadece dört kez. Böyle bir kulübün üst üste dört yıl Barcelona’ya kupa bırakmasıyla birlikte algı tabii ki değişmeliydi. ‘Karate press’ benim değil, basının icadı. Baskılı, sert savunma yapıyoruz diye böyle çağırmaya başladılar.

1985’te Barcelona’nın başına geçtim. Daha ilk günlerden ‘Madridista’ diye çağırmaya başlamışlardı beni. yıl Barcelona’ya kupa bırakmasıyla birlikte algı tabii ki değişmeliydi. ‘Karate press’ benim değil, basının icadı. Baskılı, sert savunma yapıyoruz diye böyle çağırmaya başladılar.

Basketbolda değişen trendlerle birlikte, savunmaya da dinamizm veya farklılık katmak için, opsiyonlar artırılır. Her takımında sadece bir savunma prensibiyle oynayan antrenörler bana biraz bağnaz geliyor. Çözüme ulaşmak için personeli, rakibi ve günlük koşulları düşünmelisiniz. Örneğin biz Barcelona’da 1988- 1989 sezonunda hiçbir takıma karşı box-and- one savunma (hedef oyuncuyla adam adama kalınırken diğer dört oyuncu 2-2 şeklinde kutu gibi diziliyor) uygulamamıştık. Yıl sonuna doğru artık Real Madrid’le yani Drazen Petrovic’le play-off’ta eşleşeceğimizi de düşünerek çok gizli şekilde antrenmanlarda bu prensibi öncelik belirledik. Drazen de o yıl Kupa Galipleri Kupası finalinde 62 sayı atmış, şampiyon olmuş, öyle bir özgüvenle geliyordu karşımıza. İyi hatırlıyorum, Jose Biruikov vardı Madrid’de, Fernando Martin de daha çok şut kullanmıştı. Çok iyi oyunculardı ama tabii ki Petrovic kalitesinde değillerdi. Şampiyon olduk, arka arkaya üçüncü kupamızdı ama yine de ‘karate press’ konuşuyordu basın. Savunmanın popüler seçim olduğu ne zaman görülmüş ki zaten? Kung fu, judo… Neyse artık.

Koç, John Wooden’a olan hayranlığınız malum. “Sonuçlar, başarı için kriter değildir. Elinden geleni yaptıysan iç huzuru her zaman elde edersin” sözü ışığında; 90’larda oynadığınız altı Euroleague Final Four’un hiçbirini kazanamamak, sizi rahatsız etmiyor mu?

Kişisel tatmine inanan biriyim. İtibar tamamen önemsiz diyemeyeceğim ama her defasında kendimle alakalı düşüncelerim rahat uyumamı sağladı, ya da sağlamadı. Wooden’ın söylediği gibi; bazen birini geçsen de kaybedebilirsin.

En iyisi olmayı denedim. Hâlâ deniyorum. Hırslarım olmadığını söylemedim hiçbir zaman. Buradaki nüans şu bence; başkalarını düşünerek, onlardan iyi olmaya çalışıyor muyuz? Sonuçlarını kontrol edemediğim ya da edemeyeceğim şeyler bende büyük yıkımlara yol açmaz. İnsan kendiyle barışık olmalı.

Maljkovic’le en iyi arkadaşlar değiliz. Jugoplastika da o dönemlerde mental bir bariyerdi Barcelona için.

1996 Paris’te Jose Montero’nun topu çaldığı an ile Stojan Vrankovic’in bloğu yaptığı pozisyon arasında yaşam/ölüm gibi keskin bir çizgi yok o hâlde?

Yok tabii. Hayatım boyunca, “Aito. Tamam, her şey iyi hoş da, bir de Euroleague kazansaydın keşke” cümlesini duydum. Keşke… Keşke kazansaydım ama hakemin yaptığı hatayı nasıl kontrol edebilirim? Ben hata yapabiliyorum, oyuncu yapabiliyor, hakem de yapabilmeli. Tabii, çok uzun süre itiraz ettik. Sonucu o an kabullenmek kolay değildi. Ama, ne yapabilirsin ki? Sonuçta 1972 Münih’teki gibi, “Sergei Belov basketi atana kadar oynuyoruz” demedi kimse. FIBA’dan birileri sahaya inmedi. Hakemler bir hata yaptı. Herkesin başına gelebilirdi.

Peki bunların hep Bozidar Maljkovic’e karşı olması nasıl hissettirdi? 1990 ve 1991’de Jugoplastika, 1996’da Vrankovic’le yine aynı rakip…

Toplamda kaç final kaybettim? Dört sanırım. Oynadığım Final Four sayısı altı. Bana yardımcı olmalısın. Gördüğün gibi, bunların listesini tutmuyorum.

1994’te Zeljko Obradovic ile Joventut, 1997’de Dusan Ivkovic ve Olimpiakos, 1999-2000’de Maccabi Tel Aviv. Maljkovic’i sormamın sebebi biraz da Barcelona’da antrenörlüğe yerinize gelip sizin GM’lik pozisyonuna geçtiğiniz sezon yaşadığınız tartışmalardan ötürüydü…

En iyi arkadaşlarız diyemem. Jugoplastika da o dönemlerde mental bir bariyerdi Barcelona için. Benim genel menajerlik görevine getirilmem Salvador Alemany’nin isteğiydi. Maljkovic de buraya geldiğinde imkânların sınırsız olduğunu düşündü ve çok yüksek maliyetli transferler yapmak istedi. Barcelona’nın kaynakları diğer büyük Avrupa takımlarıyla yarışabilecek düzeydeydi evet; ama zirvede de değildi. Euroleague şampiyonluğu hedefleyen birçok takım, kadrosunu Barcelona’ya karşı koruyabilirdi, öyle de yaptılar. Maljkovic’in aşırı istekleri oldu, hâliyle transferler yapılamadı ve bunun için de dönemin genel menajerini, yani beni suçladı.

1992’de medya baskısı yüzünden bulduğunuz alternatif çözümün ardından 1997’de tekrar ayrılma kararı almanız da basın sebebiyle mi?

Evet, öyle. Artık dayanılmaz hâle gelmişti benim için. 1996 ve 1997’de arka arkaya Avrupa finali kaybedince basın eleştirinin dozajını daha da artırdı. Her gün hakkımda yazılmış kötü bir makale çıkıyordu önüme. Sokakta insanlar, “Seninle asla kazanamayacağız Aito” diyordu. Bu kez takım içinde de kalmadım, tamamen ara verdim bir sene.

1998’de geri döndünüz; bu kez Pau Gasol ve Juan Carlos Navarro’yla birlikte…

Her ikisini de çok küçük yaşlardan itibaren tanıyordum. A Takım’daki ilk yıllarında birlikte olduk, algıları çok açıktı. Pau çok cılız bir çocuktu, herkes onu güçlendirmeye, yemek yedirmeye çalışıyordu. Kariyerine de üç numarada başladı zaten; sonra dörde geçti, ardından beş… Özellikle ailesinin Pau için en ideal ortamı yarattıklarını söyleyebilirim. Tabi, Marc’ın gelişimi biraz daha geç oldu ama aynı durum onun için de geçerli.

Jordi Villacampa, Andres Jimenez, Rafa Jofresa, Juan Antonio San Epifanio, Ricky Rubio, Rudy Fernandez, Kristaps Porzingis, Tomas Satoransky… FIBA’nın büyük bir turnuva esnasında ekrana İspanya Milli Takımı’yla alakalı grafik taşıdığını ve orada şunun yazdığını hatırlıyorum: “İspanya kadrosunda Aito Garcia Reneses’in yetiştirmediği bir isim var. Evet, görüntüye Serge Ibaka geliyor…” 40 yıldır yetenekten nasıl maksimum verim alıyorsunuz?

Gençler her geçen gün daha çok robot gibi oynuyor. Akıllarına girmek, fikir empoze etmek güç. Hep zordu, ama artık daha zor. Çabuk olmak ile aceleci olmayı karıştırıyorlar. Oyuncu yetiştirmenin tek bir doğrusu yok ama şöyle bir ortak noktası var; iki taraf da emek vermeli. Ben, kişisel olarak oyunculara karşı sesimi yükseltmeyi seven biri değilim. Bu demek değil ki alternatif metotlarla başarı elde edilmiyor… Diyalogu birçok şekilde kurabilirsiniz ama öncelikle oyuncunun saygısını kazanmanız lazım ve bu her geçen gün daha da imkânsızlaşıyor.

 

 

Aito Garcia Reneses’in 1965 yapımı Fernando Palacios filmi La familia y uno mas’taki ufak rolüyle alakalı ALBA’nın genel menajeri Himar Ojeda, “Sinema sektörünün kaybı, basketbolun kazancı” diyor. ‘Güzelim’ ya da ‘fıstığım’ şeklinde çevirilebilecek ‘guapa, guapisima’ repliğini koç Reneses’in telefonunda sakladığını ve her defasında biraz utanarak izlediğini belirtelim…

İnovatif olmaya çalışan herkesin yanlış anlaşıldığı bir dönem vardır. Ben basketbola başladığımda pozisyon diye bir şey yoktu. Aynı futbol gibiydi. “Aito, sen bugün ilerde kal” ya da “Geriye gel” derdi antrenörlerim. Oyunda kalma süresi farklıydı, her şey farklıydı. Bugün bir maçta 40 dakika oynayan yok. 80’lerde, hatta 90’larda yıldızı biraz kenara almak ona küfür etmek gibiydi. Günümüzde, oyuncuyu erken kaybetmenizi kolaylaştırabilecek bir NBA tehlikesi var. Popüler kültürü tamamen domine ediyor ve bence burada problem Luka Doncic’in ya da Pau Gasol’ün oraya gitmesi değil. Problem şu; NBA, elimizdeki yetenekleri o kadar erken yaşta alıyor ve potansiyellerini ortaya çıkaramadan onları bir karmaşanın içine atıyor ki Avrupa’da süper yıldız olabilecek birçok oyuncu daha orada yeterli şansı bulmadan yitip gidiyor. Avrupa’dan giden kaç oyuncu NBA’de koçunu, kulübünü seçebiliyor?

Peki, 72 yaşında bir basketbol antrenörünün nasıl geçmişten gelen saplantıları olmaz? Nasıl modası geçmez?

Geçen bir yazı geldi önüme. Avrupa Kupaları’ndaki ilk finalim 1986’da. 33 yıl geçmiş aradan. Farkında bile değilim. Bir insan, hayatı üzerine bu kadar düşünmek zorunda bırakılmışsa, basketbola kafa yormak bir noktadan sonra daha kolay geliyor. Rahatlatıyor seni.

Sizi mutlu eden bir şey yapıyorsanız eğer, neden bırakasınız ki? Evet, deplasmanlara gitmek artık daha zor. Uyumak, uyanmak daha zor.

72 yaşındayım ve sözüm dinleniyor. Hâlâ işe yarıyorum. Eh, o kadar da zorluk olsun.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler