Abim İçin

Brezilya'nın efsane kalecisi Claudio Taffarel tarafından ”Dünyanın en iyisi” olarak gösterilen Alisson Becker'in hikâyesinde Taffarel'den ama en çok da abisinden parçalar var. Kendisi anlatıyor...

4 Temmuz 2018

Fotoğraf: Getty Images

Alisson Becker’in kaleme aldığı bu yazı ilk olarak The Players’ Tribune’de yayımlanmıştır.


Şimdi anlatacaklarım, ailem hakkında öğrenmeniz gereken her şeyi size hızlı bir şekilde anlatacak. 1998 Dünya Kupası. 5 yaşındaydım. Abim Muriel ise 10 yaşındaydı. Brezilya-Hollanda yarı final maçını halamın evinde izlemiştik, büyük bir partiydi. Halam, yemek ve keke doyurmuştu bizi. Maç penaltılara kalmıştı ve babamla amcam adeta çıldırmıştı. Baskıyı kaldıramıyorlar hatta yerlerine oturamıyorlardı. Taffarel son penaltıyı kurtardığında babam, evin içinde sesi kısılırcasına bağırarak koşuyordu. Peki, sonra ne mi oldu? Kafasını keke daldırdı, odaya geldi ve yüzünden akan kek parçalarıyla “Finale gidiyoruz! Finale gidiyoruz!” diye bağırmaya başladı. Çocukluğumda yaşadığım en komik olay buydu. Babam çıldırmıştı, elbette iyi anlamda!

20 yıl sonra, oğlu Dünya Kupası’na gidiyordu. Dürüst olmak gerekirse, orada olmayı herkesten çok istemiştim! Eğer beni Roma’da ya da Brezilya’da izlerseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Her zaman böyle değildim. Gözlemcilerin benim hakkımda yazdıkları raporu unutmuyorum, şöyle bir nottu: Alisson Becker: Kaleci, 7 yaşında. Kısa boylu, agresif, ağlamaya meyilli. Brezilya Milli Takımı kalesini koruyabilmek için pek de ideal olduğum söylenemezdi ama gerçek bu. Bu noktaya uzun bir yoldan geldim.

Aslında, ergenliğe girdiğimde aile içindeki en iyi kaleci bile değildim. Muriel de bir kaleciydi ve beni sürekli motive ediyordu. O, ne yaparsa tam olarak benim kendimi kaybedeceğimi biliyor ve bunu uyguluyordu. Bana sorarsınız büyük kardeşlerin her zaman bu konuda yeteneği vardır. O, benim hikâyemdeki en önemli parça oldu.

Bazı insanlar benim kaleci olmam gerektiğini söylüyordu ve belki de bu doğruydu. Demek istediğim annem okulda hentbol oynarken, büyükbabam yaşadığımız yer olan Novo Hamburgo’nun amatör takımında kalecilik yapmış. Babam ise iş arkadaşlarının takımında kaledeymiş…  Belki de tanrının planının bir parçası da bendim, değil mi?

5 yaşındayken abim ve ben babamı izlemeyi giderdik. Ne kadar hoşumuza gittiğini anlatamam. Dürüst olmak gerekirse, sahadayken babam da çılgınca oynuyordu. Topu alabilmek için her tekmeye kafa uzatıyordu. Vahşi bir oyun tarzı vardı. Abim de ben de kabul etmeliyiz ki oyun tarzımız babamızdan miras. Hangi çocuk etkilenmez ki? Babanız iyi bir şeyler başarırsa “Onun gibi olmak istiyorum” dersiniz.

Kaleye geçmemin asıl sebebi ise abimdi. Onun arkadaşlarıyla oynardım ve hepsi benden yaşça büyük olurdu. Takımlar seçilirken “Çocuk kaleye geçsin” denirdi. Tartışma şansınız olmazdı. Değil mi? Ama benim için sorun yoktu hatta hoşuma gidiyordu. Çünkü kalede olmayı seviyordum. Futbol benim için sadece eğlenceydi, 2002 Dünya Kupası geldiğinde abim ve ben hazırlığımızı yapmış, çikolatalarımızı, atıştırmalıklarımızı depolamış, maçları izliyorduk. O turnuvayı Brezilya kazandı. Nasıl hissettiğimi unutamıyorum. O an ne yapmam gerektiğini netleştirmiş; Brezilya için oynamaya, o kupaya katılmaya ve kupayı kazanmaya karar vermiştim.

Futbolu ciddiye almaya başlamıştım. Novo Hamburgo sokaklarında oynarken de her topu tutmaya çalışırdım. Ailemiz yan sokaktaki apartmana taşındığında abim ve ben plastik topla, evin içinde teke tek maç yapabilme şansına sahiptik. Salona açılan kapıyı açık tutup orayı kale olarak kullanırdık. Dostum, katliamdı! Ama çok eğlenceliydi. Belki de hayatımın en güzel zamanıydı. Evin içinde yaptığımız maçlardan, Porto Alegre’de, Internacional’in genç takımı için oynamaya başlayacağım zamanlara… Yine de hâlâ bir sorun vardı. Çok kısaydım. Fiziksel olarak geç gelişiyordum. Kendi yaşlarımdaki tüm kaleciler benden uzun ve güçlüydü. Takımdaki hocalarımız bizi fiziksel olgunluğumuza göre 1’den 5’e kadar sınıflandırırdı. Tüm arkadaşlarım 5. seviyedeyken ben 2. seviyedeydim. Bir kaleci için iyi sayılmaz, değil mi? Uzun olmalısın, yükseğe zıplamalısın, kaleyi kaplamalısın. Bir diğer deyişle kısa olmak iyi değildi. Internacional, Palmeiras’tan bir başka kaleciyle anlaşmıştı. Tahmin edin kim? Benden büyük ve güçlü biriydi. O an, “Tamam, artık üçüncü tercihim. Ben ne halt yemeye Brezilya Milli Takımı için oynamayı hayal ediyorum” dedim.

Endişelerim vardı. 14-15 yaşındaki çocukların kendilerini göstermeleri için büyük bir fırsat olan Nike Kupası’nın zamanı gelmişti. Abim bu turnuvada oynamıştı ve en iyi kaleci ödülünü almıştı. Eve ödülü getirdiğinde, “Ben de bu ödülden istiyorum” demiştim. Ama ben sahaya dahi çıkamamıştım. Dürüst olmak gerekirse, çantamı toplayıp gitmeyi dahi düşündüm. Buffon, Casillas gibi diğer bütün efsaneleri düşünüyordum. Onlar ki, 17 yaşındayken profesyonel olarak oynamaya başlayanlar… Ben de onlar gibi olmak istiyordum. Daha ne kadar bekleyecektim? Gerçekleştirebilecek miydim?

Tekniğimi geliştirdim ve ardından inanılmaz bir şey gerçekleşti: Sonunda uzadım. 1 sene içinde 17 cm uzayıp, 187 cm olmuştum. Olgunluk seviyem 4’e yükseldi. Bir anda tekniğe ve fiziğe kavuşmuştum. İnsanlar tahmin ettiğimden daha hızlı bir şekilde beni fark etmeye başlamıştı. 16 yaşındayken bir gün, ailemin yazlığındayken telefonumu kontrol ettim. 5 cevapsız arama vardı. Çok korkmuştum, gerçekten. Tam olarak, “Aileme bir şey mi oldu acaba” diye düşündüm. Paniğe kapılmıştım. “Büyükbaba, ne oldu” diye sordum. O da bana, “Oğlum, hemen dönmen gerekiyor” dedi. Ben de ona, “Biri mi öldü? Birine bir şey mi oldu” dedim. İşte o zaman rahatlayacağım bir haber aldım, “Brezilya 17 yaş altı takımına çağrıldın…”

Buna gerçekten inanamamıştım. Sadece inanamadım. Biliyor musun, büyük babam her zaman bir şakacı olarak tanınıyordu. Yine de bir an önce eve gidip kontrol etmem gerekiyordu. Amcam da bana aynı şeyi söyledi…

“Napıyorsun çirkin? Tebrikler…”

Hâlâ inanamıyordum. Benimle dalga geçtiklerini düşünüyordum. Sahilden eve 30 dakika içinde koştum ve federasyonun sitesinden listeyi kontrol ettim. Sayfanın başında adım görünüyordu: “Alisson Becker!” Gerçekten çağrılmıştım.

Bu çok güzeldi, dönüp bakınca o kadroda olan isimlerin bir kısmıyla hâlâ beraberiz. Neymar ve Coutinho…

2013 yılında, 20 yaşındayken Internacional için ilk maçıma çıkmıştım, 2 sene sonra ise Brezilya için sahadaydım. O zaman hayatım tamamen değişmişti. Bazen durup düşünürüm, “Dostum, vay be! Buradayım. Brezilya Milli Takımı! Dünya Kupası’na gidiyorum, bu bir mucize olmalı.”

Bütün bu başarımı abime borçluyum ve ona teşekkür etmeliyim.

Abimle aynı takımda, aynı mevkide oynamaya başladığımızdan beri hep karşılaştırıldık. Bazıları benim daha iyi olduğumu düşünürken bazıları da onun benden daha iyi olduğunu düşündü. Bir profesyonel olarak, kendimi benden daha iyilerle karşılaştırmayı isterim. Her zaman ondan daha iyi olmak istedim. Yarışmacı bir karakter ve bana karşı kaybetmeyi hiçbir zaman kabullenmez. Internacional’de oynarken antrenmanlarda yorulduğum zaman yanıma gelip “Hadi ayağa kalk. Biraz daha çalışalım” derdi. Ben de çalışmaya devam ederdim. O yorulduğunday ise ben yanına gidip devam etmemiz gerektiğini söylerdim. Çocukluğumuzda plastik topla oynamaya başladığımız günden beri birbirimizle mücadele etmeyi sevdik.

Bazen ne kadar şanslı olduğunu unutmak çok kolay ama bana yardım edenleri unutmam o kadar zor. Bu yaz, sadece Brezilya için ve abim için de oynayacağım. Brezilya formasını her giydiğimde, beraber yaptığımız antrenmanları düşünüyorum.

Abi; eğer bunu okuyorsan, Rusya’da yapacağım her kurtarış, en az senin kurtarışların kadar iyi olacak. Benim başarım, senin başarın. İkimiz aynı hikâyenin kahramanıyız. İşte bu yüzden, sana her zaman minettar olacağım!


Çeviri: Ant Arın Şermet

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN