Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolYorumA Milli Takım ve Kriz Geleneği

A Milli Futbol Takımı krizlerle anıldı ve anılmaya da devam edecek. Çünkü ülke, toplum ve ‘futbol ailesi’ krizleri bitirecekmiş gibi durmuyor.

Tarihe “Arda krizi” olarak geçecek gündemden sıkıldınız mı? O zaman size kötü bir haberimiz var; bu kriz hakkında biz de birkaç cümle yazacağız.

Ama konuyu değerlendirirken başka bir tarz da deneyebiliriz. Mesela bütün yaşananlara, gece 03.00’lere kadar süren demeç savaşlarına ve toplumun reflekslerine biraz daha geniş açıdan bakabiliriz. Öznelerden değil ama son dönemde gördüklerimizden ilerleyebiliriz.

“Kimse konuşmuyor”

Kabul ediyorum; bu kriz çok uzadı ve bir krizin bu kadar uzaması ortada muğlak bir durumun olduğunu gösterir. Bizim bildiğimiz, Euro 2016 günlerinden bu yana A Milli Takım’da işler ters gidiyor. Belki de kriz, bizim bilmediğimiz, daha da geniş bir zamana yayılmıştır. Önemli değil. 12 ay da bir kriz için gayet uzun bir süre. Bu 12 ayın, 11 ay 20 günlük süreci de oldukça belirsizdi. Olayların aktörleri pek konuşmadı, konuştukları zaman da üstü kapalı davrandılar. Muhabirler, spor müdürleri çeşitli nedenlerden dolayı yetersiz ve etkisiz kaldı. Zaten A Milli Takım gündemde sık sık yer alma şansına sahip bir oluşum değil. Lige verilen aralarda hatırlandıkça konuşuldu ve lige geri dönülünce unutuldu.

Fakat son 10 güne haksızlık etmeyelim. Arda Turan da, Fatih Terim de, üçüncü kişiler de konuştu. Buna rağmen birçok yorumcu ve futbolsever; özellikle Fatih Terim’in basın toplantısından sonra “Yine hiçbir şey konuşulmadı” düşüncesindeydi. Sanki biraz haksızlık gibi. Terim; bazı yerlerde özne kullanmasa da takım içinde yaşananları çok iyi tasvir etti.  Yaşananları Türk dizisi gibi gayet açık bir şekilde karşısında bulmak isteyenler için kolay değildi. Oysa satır aralarını okuyunca çok açık bir durum gözüküyor.

Bazen birileriyle kavga edersiniz ve bunun somut bir nedeni olmaz. Kavganın su yüzüne çıkan nedeni, esasında gerçek neden değildir. Aslında tarzlar, davranışlar, ortamlar, çevreler gerilmiştir ve kapışmak için en ufak bir nedeni beklerler. Birçok iş yerinde veya ailede yaşanma potansiyeli olan bu durum; yönetim maharetleriyle çabucak çözülür hatta su yüzüne bile çıkmaz. A Milli Takım’daki sıkıntı da tam olarak bundan kaynaklanıyor.  İnsanlar ‘şeffaflık yok’ diyerek dert yanıyordu, ama zaten takım içinde de bir iletişim yokmuş. Terim, Pazar günden bundan da bahsetti. Öte yandan muhabirlerin, elektrikler kesilene kadar süren basın toplantısında sordukları sorular (daha önce sorulmamış olanlar), herkesin artık konuşmak istediğini gösteriyor. “Hoca top yuvarladı” yorumuna katılmak mümkün değil. Hatta insan psikolojisi, kriz yönetimi, iş ortamındaki ilişkiler gibi kavramlarla ilgilenenlerin keyiften dört köşe olmasına yetecek bir açıklık mevcuttu. Adeta ders gibiydi.

“Eskiden böyle miydi be abi?”

Elimizde nur topu gibi bir kriz var. Hatta giderek büyüyor. Çözülür mü? Çözülebilir. Milli takım başarılı olabilir mi? Neden olmasın. Ne de olsa daha önce de bu krizlerden çıkmıştı.

“Bir dakika, nasıl daha önceden? Ama insanlar, eskiden böyle olmadığını iddia ediyor” diyenleriniz çıkabilir. Tam olarak böyle olmasa da, eskiden de böyle krizlerimiz mevcuttu. Hatta yaşı 25’i geçenler için geleneksel bir durumdan bahsediyoruz. Çok tutan bir dizinin yeni bir bölümünü izlemek gibi… Ekşi Sözlük’te paylaşılan “2002 Dünya Kupası’ndan F-16’larla dönen milli takım” videolarına aldanmayın. Ya da aldanın, futbol tarihimizin en büyük başarısı için bazı şeyler görmezden gelinebilir.

Fakat meraklı kitleler atlamasın. Hem 2002 yazında, hem Euro 2000’de hem gidemediğimiz turnuvalarda (2006 eleme grubunda yaşanan Ersun Yanal – Hakan Şükür tartışması) bu tip olaylar yaşandı. Eski fotoğraflar güzeldir. Güzel anıları tazeler ve insanların suratında bir tebessüme neden olur. Fakat gerçekler, fotoğraf karelerinden daha sert ve daha detaylıdır. Bir golden sonra birbirine sarılan onlarca insan; size yıllar sonra “Sorunsuz bir kardeşlik” gösterebilir ama eski gazetelerin sayfaları, acımasız gerçeği yüzümüze çarpar.

Futbolcular eskiden de sorunsuz değildi. Milli takım kamplarında kumar oynadıkları için suçlananlar, kritik maçlar öncesinde yasak aşk yaşayanlar, kavga çıkaranlar… Muhakkak onlar, şimdikiler kadar yankı bulmuyordu. İnsanlar bazı şeyleri hemen öğrenemiyordu, belki bazı gerçekler seneler sonra ortaya çıkıyordu ve çalkantılı bir kamuoyu oluşmuyordu. Ama yine de “sıfır sorun bir milli takım”dan bahsetmek hem eskiye hem yeniye haksızlık olur. Eskiye duyulan aldatıcı özlem, bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Zaten gerçekten çok iyi olduğu için mi eskiye bir özlem var; yoksa eski nefret edilen yeninin zıttı olduğu için mi her geçen gün övülüyor emin değilim. Tabii ki bu soruyu muazzam bir kuşağın, oynadığı 10 yıla damga vuran başarılarını unutmadan düşünmek lazım.

“Bu milli takım benim milli takımım değil”

Son yıllarda yerleşen bir kalıp var, insanlar izledikleri takımdan uzaklaşıyor ve kendilerine ait olmadığını söylüyor. Anlaşılmaz değil. İnsanları, sırf vatandaşlık numaraları var ve vergi mükellefi oldukları için A Milli Takım’ı desteklemeye zorlayamazsınız. Fakat esasında bu gördüğünüz, tam olarak da sizin milli takımınız. Sizin, bizim, Arda Turan’ın, Fatih Terim’in, Twitter’daki ateşli tayfanın, saygı duruşunu ıslıklayan tribünün, sokaktaki futbolseverin, altyapıdaki oyuncunun ailesinin… Bütün bunlar birleşir ve ortaya bir sonuç çıkar, o da en net şekilde Türkiye’nin eleme grubundaki yeridir!

A Milli Takım bir sonuç yeridir. Tüm ülkenin, toplumun, ülke sporunun, ülke insanının ortaya çıkardığı ortak bir sonuçtur. A Milli Takım’ın başarılı olması için; bir teknik direktörün yönettiği 20 futbolcunun iki senede oynadığı 10 maçtan daha fazlası gerekir. A Milli Takım piramidin en üst noktasıdır. Altını değişik varyasyonlarla sıralamak mümkün. Kulüpler, TFF, basın, taraftarlar, toplum, siyaset… Ortaya çıkan karmaşık durum; ülkenin aynasını da işaret eder. Bazılarının sorumluluğu (maaş alarak bu işe soyunanlar) daha fazla olabilir ama geri kalanların da görev ve sorumlulukları vardır.

Mesela yaşanan son kriz… Arda Turan’ın teknik direktörü ile kapıştığı artık aşikar. Arda’nın savunması arasında Türkiye’nin en başarılı futbolcusu olduğu sık geçiyor. En azından aktif oyuncular arasında en başarılısı olduğu bir gerçek. Bu durum ona, kendisinin “vazgeçilmez” olduğunu düşündürebilir. Buraya kadar normal bir insan psikolojisinden bahsediyoruz.

Peki Arda neden vazgeçilmez? Mesela 70 milyonluk bir ülkede ikinci bir Arda Turan olmadığı için olabilir mi? Mesela tüzüklerinde görevlerini ‘sporcu yetiştirmek’ olarak belirten kulüplerin oyuncu yetiştirmekten kaçınması bir etken midir? Veya aylarca “Yabancı oyuncu sınırı genişlesin” diyerek yayın yapan medyanın hiç payı yok mudur? Veya oynamaya başlayan her genç oyuncuyu köreltmeye çalışan tribün baskısı? Deportivo La Coruna’da yılın futbolcusu seçilen Emre Çolak’ın Türkiye’deki özgüvensiz ve gelişmeyen yıllarında kendisi dahil kimsenin payı yok mu? Emre Çolak’ı Arda Turan’ın saha içindeki rakibi haline getirememek kimin başarısızlığıdır, sadece Terim ve Arda’nın mı?

Bu milli takım hepimizin, çünkü çıkan sonuç tamamen bize aittir. Hatta yaşanan sorunun ele alınış biçimleri, kullanılan jargonlar, tavırlar, güç gösterileri; hepsi toplumun istediği ortak düşüncedir. Uzak kalmayı istemek tercihtir; fakat bu seçenek sayesinde yerine ‘bizim milli takımımız bu’ diyebileceğiniz bir takım gelmeyecektir.

Vergi mükellefi olarak vergi ödemeye devam edip, kulüplerinizin vergi borçlarını sildirmesini başarı olarak görmeye devam edecekseniz; evet bu milli takım sizin de milli takımınızdır…

Sorun çıkaranlar gitsin; Enesler, Yusuflar, Cengizler oynasın”

Peki sizin milli takımınız nasıl olmalı? Ortaya çıkan ilk seçenek her zaman aynıdır. Dönemin genç, tüysüz, sempatik yüzlü çocuklarından kurulu bir milli takım. Enes Ünallar, Yusuf Yazıcılar, Cengiz Ünderler… Gençler pırlanta gibi. Henüz çocuk yaştalar ve oynadıkları güçlü futbolun yanında çok da sevimli duruşları var. Fakat bu kalıp da artık eskidi. Sorunun isimler olmadığı ortaya çıktı. İlk önce “Hakanlar, Alpaylar bıraksın; Volkanlar, Hamitler, Emreler oynasın” denmişti. Sonrasında onların da bırakması ve Ardaların, Selçukların, Canerlerin oynaması istendi. Onlar da oynadı ve sevilmeme sırası şimdi onlarda. İstenmeyen adam oldular. İnsanlar Enesleri, Yusufları görmek istiyor. Gerçi neden bu paragrafta çoğul eki kullanıyoruz emin değilim. Yusuflar ve Enesler’in sayısı o kadar az ki, çoğul eki kullanarak kurulan cümleler yanlış bir heyecana neden oluyor. İlber Ortaylı’nın da dediği gibi, “Türkiye Milli Takımı’nın kendi oyuncularımız açısından çok zengin imkanlara sahip olduğunu zannetmiyorum. Çünkü bütün takımlarımızın Afrikalı ve Güney Amerikalı oyuncularla dolu olduğunu hepiniz biliyorsunuz.”

Ve inşallah olmaz ama bir süre sonra da Yusuflar ve Cengizler de ‘istenmeyenler’den olacak. Çünkü içine girdikleri deniz onları böyle saf ve temiz bırakmayacak. Karamsar olmaya yetecek bir geleneğe sahipken, en azından insanlığın gelişimine güvenebiliriz. Her kuşağın bir önceki kuşaktan daha iyi olabileceğini, benzer hataları yapmayacağını ön görebiliriz. Fakat istatistikler de; bizim umutlu olmamızı pek sağlamıyor. Birkaç sene sonra “Berkeler, Atalaylar oynasın daha iyi” diyenleri duymaya hazır olun!

Prim mevzusu

Konunun çıkış noktasını atlamayalım. 650.000 Euro gerçekten çok para. Bu miktarı savunmak çılgınlık olur. Ama miktarın kendisinden daha kötü olan, 150.000 Euro olan primin birden 650.000 Euro’ya çıkabiliyor olması. Bu daha da acıklı bir durum. Demek ki ortada hesaplanmayan, plansız, doğaçlama bir yönetim şekli var. Gerçi kulüplerin de nasıl yönetildiği ortadayken bu da şaşırtıcı değil. Üstelik TFF Başkanı’nın eski kulübünden alacaklı olduğu bir organizasyondan veya sektörden (siz nasıl adlandırmak isterseniz) bahsediyoruz.

Primlerin bir gecede dört kat artması oldukça absürd. Fakat bu absürdlük de milliyetçi bir hamasete neden olmamalı. Prim, sporda olabilecek bir şeydir. Fatih Terim’in de dediği gibi, bir sonuç alındığında verilmesi en uygunudur. Zaten A Milli Takım da değerini kendi yaratmıştır. Elde edilen başarılar, halkın gösterdiği ilgi, içinde bulunduğu uluslararası organizasyonlar A Milli Takımı cazip hale getirir. Bu da sponsorların sıraya girmesine neden olur.

Pastanın büyümesini, ne kadar sevmeseniz de, sakatlık riskine rağmen para kazandıkları kulüplerini bırakarak kadroya giren futbolcular sağlıyor. Plajda voleybol oynaması dahi yasak olan (Gerçi şu an oynuyorlardır) oyuncuların, zorluk derecesi yüksek maçlara çıktığını ve galibiyetlerle federasyon kasasına para soktuklarını bilmek gerek. Haliyle oradan bir miktar para kazanmaları normaldir, hatta haktır. Yeter ki ortada somut bir başarı olsun ve miktarlar keyfe göre belirlenmesin.

“Milli forma para için giyilmez” bir yere kadar doğrudur. Orada kontrat yoktur. Fakat sektörün her kesimi para kazanırken, futbolcular da bundan faydalanmalıdır. Burada önemli olan, krizin nedeninin sadece ‘paragözlük’ ile alakalı olmadığını kavramaktır. Oyunculara 650.000 Euro yerine, 650.000 çakıl taşı dağıtılsaydı yine sorun çıkacaktı. Meselenin arkasında cebi doldurmak değil; kimin daha güçlü olduğunu göstermek vardır. En azından milli takımı, bu tip çekişmelerin yaşandığı bir yer olmaktan kurtararak işe başlanabilir.

Anafikir

Stüdyolardaki tartışma programlarının, maç yayınlarından daha çok izlendiği bir ülkede tabii ki işler bir süre daha böyle yürümeye devam edecek. Futbolu sevdiğini iddia eden ama maç izlemekten sıkılan insanların ülkesinde Arda – Terim kavgası ve benzerleri her zaman uzun uzun konuşulacaktır. Mesela Arda Turan’ın uçaktaki hareketinden sonra Arda’yı kınayan ve olaya üzüntüyle yaklaşan Tweet’lere aldanmayın. Birçok kişi bu olayın yaşanmasına çok sevindi, bunu dile de getirdi, yüzü de gülümsedi ama yazıya dökmedi. Taraf olmak için artık bir futbol maçı gerekmiyor.

Ülkede ve toplumda çözülmesi gereken birçok konu varken, A Milli Takım’ın huzurlu bir bölge olarak kalması mümkün değil. Tabii ki milli takımın sorunsuz olması için ülkedeki gelir adaletsizliğinin bitmesini veya sosyal adaletin toplumsal hayatta geçerli olmasını beklemek yersiz olur. Ama en azından, futbol ortamı kendisini biraz daha düzeltebilir. Mesela duyulduğu anda dahi ‘Galiba kötü bir şeyler olacak’ izlenimini veren “Futbol ailesi” ortadan kalkabilir. Futbolu ‘aile’ üyeleri değil, son dönemde çok dillendirilen liyakat tedrisatından geçenler yönetebilir. Tabii yönettikleri esas şeyin para veya bütçe değil de insan (hatta genç insan) olduğunu hatırlayarak…

İlginizi çekebilecek diğer içerikler