“90’Lar İyiydi Abi”

Kaan Kural ve Sinan Güler'le unutamadıkları All-Star'ları konuşmuştuk.

18 Şubat 2017

Foto: Getty Images

Onur Erdem: All-Star maçlarının sizin için ne ifade ettiğiyle başlayalım. Bir gösteri mi, şölen mi, yoksa en iyilerin kapışması?

Kaan Kural: Valla ben topluma aktaran insanlardan biri olduğum için, All-Star’a bakış açım genelde biraz daha heyecan üzerine. Adı üstünde, hepsi yıldız ve yıldızlar birbirleriyle karşılaştığında, bu merak edilen bir organizasyon olur. Maç ama maç gibi oynanmıyor pek, doğrudur. Fakat öyle bakmamak lazım, bu aynı zamanda bir şölen. NBA bunu çok güzel düzenliyor; All-Star seçilmek bir onur, apolet gibi omzuna takıyorsun, yıldızlığın tescili gibi bir şey.

Sinan Güler: All-Star, özellikle 90’lı yıllarda bambaşka bir şeydi. Heyecanla izlediğim tüm oyuncuları bir arada görüyordum. Sonra oyuncu olarak yer almaya başladığımda dikkatimi bir şey çekti; “Bu insanlar, bu yoğunluğun içinde, böyle bir organizasyona nasıl vakit ayırabiliyor?” dedim kendi kendime. Ama bu bir endüstri, pazarlama biçimi; Yao Ming’in ilk beşe seçilmesinin garanti olması da bir örnek…

KK: En güzel yanlarından biri de çok fazla akıl oyununa sahne olması. Hani, sanki oyuncular birbirine üstünlük sağlamak için değil de birbirilerine küçük oyunlar yapmak için çıkıyor sahaya. Shaquille O’Neal’ın Mehmet Okur’la bire bir pozisyonu, Magic Johnson’ın AIDS nedeniyle basketbolu bıraktıktan sonra döndüğü maçta Isiah Thomas’a karşı oynaması, Kevin Garnett’in gidip birileriyle şakalaşması falan… Oyuncular, kazanma baskısının nispeten az olduğu bir ortamda tamamen yeteneklerini ve kişiliklerini sergileyebiliyorlar. Bu çok eğlenceli.

OE: 80’ler, 90’lar, 2000’ler diye ayırsak, hangisi daha yakın size?

SG: 90’lar tabii… Bir kere NBA’i net şekilde, delicesine takip ettiğim zamanlardı. Michael Jordan’ın oyuna hükmettiği dönemdi. Oyuncular ve kurallar, rekabet için daha uygun bir ortam sunuyordu. Daha heyecanlı gibiydi o maçlar. 2000 sonrasında ise sanki maçların daha başlamadan yavan geçeceği belli… Mesela ben eminim ki Jordan, bugün golf oynarken bile işini daha çok ciddiye alıyordur.

KK: Daha fazla takip ettiğin ve ilk büyülendiğin anlar elbette daha cazip geliyor. Tersten başlayayım; en kötüsü 2000’lerdi. İyiden iyiye bazı oyuncuların kişisel şovlarına dönüştü maçlar. LeBron’un, Kobe’nin, Garnett’in bazı maçları resmen rezil ettiğini gördük. MVP olacağım, en çok sayıyı ben atacağım diye topu domine ettiler, maçlar maç olmaktan çıktı.

OE: Tamam ama o maçlarda şöyle bir durum vardı sanki; diğer oyuncular da bunu kabul etmiş gibi oynuyordu. 90’larda ise bu yoktu; o gün kim sıcaksa o alıp götürüyordu, daha spontane gelişiyordu… Katılır mısınız?

KK: Aynen, bir de biri maçı kişisel şova çevirdiğinde karşı takımdan da biri çıkıyordu bu kez, iki kişi arasında teke tek maça dönüyordu iş. LeBron bunu Cleveland’da yapsın sorun yok da All-Star’da diğer oyunculara saygısızlık oluyor.

Caner Eler: LeBron’un tamamen skora odaklandığı bir maç var, hatırlıyorum…

KK: LeBron’un iki tane var, Kobe’nin var bir tane, Garnett’in yine rezil bir maçı var… Duncan falan “Niye geldik buraya, niye bu soytarılığın parçası oluyoruz?” der gibi dolanıyordu hatta sahada. Neyse ki bu korkunç dönem 2010’dan sonra bitti. Oyuncular da bunun fayda getirmediğini, hatta geri teptiğini görünce iyiden iyiye gösteriye döndürdüler işi, Harlem maçı gibi. Bunu sevebilirsin, özellikle oyuncular yeteneklerini rahatça sergileyebildiği için hoşuna gidebilir ama ben o kadar keyif almıyorum abi. Eyvallah, kimse kıran kırana mücadele beklemiyor da ben maçın az da olsa kazanmak için oynandığını, savunmanın dozunun az da olsa bir seviyede kaldığını görmek istiyorum. Sadece ‘trick shot’ karnavalına dönmesin mevzu. O yüzden ben de 90’lar diyeceğim. Temel sebebi de onların nispeten kazanmak için oynanan maçlar olması. Şimdikiler tamamen yetenek sergileme maçları gibi oluyor. Basketbolda üç sayılık atışların ve ‘pace and space’ anlayışının hâkim olduğu bir dönemden geçiyoruz ve ben bunu çok değerli buluyorum ama bu, All-Star maçlarını iyiden iyiye top atma yarışına dönüştürüyor.

SG: Aslında Kaan Abi iyi bir fikir verdi bak, All-Star’ı biraz şekillendirip Harlem’e karşı maç falan yapsalar mesela… Tamam, Harlem’deki oyuncular bireysel olarak inanılmaz yetenekli ve takım olarak sadece eğlence yönünde işler yapıyorlar ama öyle bir maç fena olmaz gibi geldi bana. Bir de şöyle bir sorun var artık; sabah kalkıyorsun, Stephen Curry’nin akşamki maçtan videoları düşüyor hemen önüne, bir bakıyorsun, adam zaten normal bir sezon içi maçta senin All-Star maçlarında görmeye alıştığın bir şeyi yapmış oluyor. Umursamazca bir de, öyle normal gösteriyor ki… Ama çok çalışılmış bir hareket olduğu belli yani, atışından, özgüveninden…

KK: Geçen gün hücum süresinin bitişine 18 saniye kala attığı üçlüğü gördün mü?

SG: Pistons’ın P’sinden attığı üçlük, değil mi?

KK: Evet abi ya, o ne öyle! Başka biri, JR Smith falan atsa “Allah cezanı versin!” dersin ama herif atıyor ve takım arkadaşları da bunun farkında, hazırlar yani.

SG: Bence bu, dönemi çok iyi anlatan bir bakış açısı genel olarak. LeBron nedense Kobe ile birlikte “Yeni Jordan kim olacak?” rekabetinin içinde kayboldu biraz. O rekabetin oyuncuyu taşıdığı yerler olduğu gibi ters teptiği noktalar da var tabii…

CE: Oyun karakteri olarak mı söylüyorsun?

SG: Oyun karakteri, oyun dışında çizmeye çalıştığı karakter, All-Star maçlarında yaptıkları, smaç yarışmasına katılmaması falan….

KK: Adam lisede bile ‘King’ diye anılıyordu ya! Sonra da nedense kral olmak zorundaymış gibi bir psikolojiye girdi. Hâlbuki karakteri hiç öyle değil. Kobe gibi, Jordan gibi baskın bir karakter değil LeBron ama biçilen o rol yüzünden kendini öyleymiş gibi göstermeye çalıştı ve tuhaf bir ‘Araf’ durumu oldu adamın.

OE: En unutamadığınız All-Star maçıyla devam edelim… Hangisiydi ve neden?

KK: 2003, Jordan’ın son All-Star’ı, Jordan maçı bitirecekken Jermaine O’Neal’ın -sağ olsun!- buna izin vermediği iki uzatmalı maç… Magic Johnson’ın AIDS sonrası sahaya döndüğü maç bir de… Aklım duruyordu onu sahada gördüğümde. Zaten anlatılır hep; AIDS dünyada en büyük korku hâline gelmişken, Orta Çağ’da veba neyse öyle gösterilirken, öcü gibi bilinirken, toplumun hastalığı anlamasında Magic Johnson’ın çok ciddi rolü olduğundan bahsedilir, mihenk taşıdır adeta.

SG: Gözümde en net canlanan, Magic Johnson’ın şutları böyle ‘tak tak’ fırlattıktan sonra geri dönerken sırıtışları…

OE: Hatırladığınız en sıra dışı an da bu o zaman?

KK: Magic Johnson’dan daha sıra dışı bir şey olamaz abi.

SG: Hafta sonu etkinliklerini de katıyorsak…

OE: Ona ayrı geleceğim.

SG: Sen de hep beni bölüyorsun, olmaz ki ya..

CE: Belli kurallarımız var ama…

OE: Maçlardan yok mu hiç ya? Bir an, bir pozisyon… Mesela T-Mac’in panyadan kendine attığı topu smaçla tamamlaması falan…

SG: Ya hep benim örneklerimi çalıyorsun!

OE: Onu mu diyecektin gerçekten?

SG: Aklıma en net gelen şey o valla. Bir de Shaq’ın top getirme çabaları ve o garip duruşları… Hah, son bir şey daha; yine Shaq’ın maçlara getirdiği işte ayakkabıdır, telefondur falan, o garip aletler.

CE: Aslında ‘Shaq’tan önce’ ve ‘Shaq’tan sonra’ diye bir şey var değil mi?

KK: Babacım, herkes şovmen olabilir ama bir tane Cem Yılmaz var. Anlatabiliyor muyum? Diğerlerini kötülemek için de söylemiyorum, onun doğasında var abi bu. 2.16 boyunda, 140 kilo bir adam, birtakım garip ruhsal özellikleri de var, ruhu şovmen yani. Genelde o tip oyuncular bana hitap etmez ama ben bile gülüp eğleniyordum yani.

SG: Kontrol etmem lazım ama annemin en sevdiği NBA oyuncusu olabilir Shaq. Şovmenliğinin yanında oyunu da domine edebiliyor. Bu bence pozitif bir etki yarattı. Sırf şovmen olanlar da var, Nick Young mesela; şut atıyor, girdi diye ellerini kaldırıp daha top havadayken dönüyor ama şut girmemiş falan…

CE: Dwight Howard da böyleydi biraz ama oyundaki hâkimiyetini sürdüremedi Shaq gibi.

KK: Şovmenlikle palyaçoluk arasında ince bir çizgi var, hangi tarafta olacağına dikkat etmelisin.

OE: Dwight Howard’a burada palyaço dendi!

KK: Ben öyle bir şey demedim, anlayan anladı… Palyaço olmak da kötü bir şey değil bu arada, şovmenlik kadar iyi olmasa da.

OE: Kıyafetlere ne diyorsunuz? Onlar da absürt hâle gelmeye başlamadı mı iyiden iyiye?

KK: Şöyle bir şey var; NBA oyuncuları 90’lardaki gibi sadece birer basketbol yıldızı değil artık, birer ikon, toplumsal ikonlar hatta. Bugün LeBron bir konsere gittiğinde bile olay oluyor. Dönem değiştikçe oyuncuların algıları ve kendilerini konumlandırmaları da değişiyor. Mesela Russell Westbrook’un her maça gidişi başka bir hikâye, giydiği kıyafetler falan.

SG: ‘Top 20’ oyuncunun kazandığı paraları düşün, finansal olarak değerlendirdikleri şirketleri, sponsorları falan düşün… Hepsinin çeşitli boyutlarda imkanları var; asistandan tut moda stilistine kadar. Dwyane Wade’in çorap markası var mesela.

KK: Onları yönlendirenleri de unutma, kendileri yapmasa bile bir yönlendiren çıkıyor.

CE: Russell Westbrook mesela, GQ’nun Amerikan edisyonu için editörlük yaptı moda haftasında.

SG: Ayakkabı sektörü acayip gelişti mesela. “LeBron’un çocuğu doğdu, bak bu da ayakkabısı” falan olacak yakında.

CE: Ama Duncan’ın oduncu gömleği devam ediyor.

KK: Ya Dwyane Wade, Kobe Bryant gibi birçok oyuncu var tabii ama ön planda olan diğerleri için söylüyorum; NBA’e ilk geldiklerinde nasıl giyindiklerine bak, yıllar sonra nasıl giyindiklerine bak. Bu hem kendi gelişimleri hem kendi modacılarının tavsiyeleriyle… Bir de çoğu zorlu hayatlardan gelen siyah oyuncular, kendilerini ifade etmenin bir yolunu arıyorlar. Kimi son derece garip giyinebiliyor ama Kobe’ye bak mesela, Armani mankeni gibi.

SG: Jay Z’nin 90’lardaki kıyafetlerine bir bak mesela, bir de şimdiki hâline…

OE: Siyah modasında bol kesimden hipster darlığına geçişi nasıl açıklayacağız peki?

KK: Ya esas gözlük meselesi! Herkeste gözlük olur mu ya, gözü düzgün olan bile sıfır numara cam gözlük takıyor.

CE: Cam da olmuyor bazılarında…

SG: Mesela orada şey var… Oyunun globalleşmesiyle birlikte -nasıl ki Tupac ile Biggie’nin rap dünyasına belli bir etkisi olmuştur- Jordan da basketbolculara böyle alanlara ilgi duymanın ve kendini ifade etmenin normal olduğunu gösterdi.

OE: Oyuna dönelim… Smaç ve üçlük yarışmaları sizin için ne ifade ediyor? Birçok arkadaşım var; cumartesi gecesi bu yarışmaları izleyip ertesi gün All-Star maçına kalkmayan.

CE: Önüne geçti mi mesela?

KK: 2000’lerde maçlar tatsız hâle geldiği için öyle bir durum ortaya çıkmış olabilir ama herkesin beğenisi farklı, tersini yapan da vardır yani. Ama bir kere gelenek bunlar, üç sayı ve smaç yarışmaları 80’lerden beri süregelen etkinlikler. Üç sayı, All-Star hafta sonundaki en ciddi organizasyondur hatta; çünkü net bir şekilde sayılarla ölçümlenir.

Smaç yarışması ise fazla böbürlenme üzerine kurulu. Bazı oyuncular orada yenilmeyi ciddi anlamda dert ediyorlar ve -başta LeBron olmak üzere- yarışmaya katılmıyorlar. Şöyle söyleyeyim size, All-Star’ı All-Star yapan bu iki organizasyondur. Bazı seneler güzel olur, bazı seneler tatsız olur, bazı seneler adaletsiz olur ama mesele değil.

SG: Katılıyorum. İnternet ve sosyal medyanın yükselişiyle birlikte bugün önümüze çok şey düşüyor belki ama hatırlıyorum; biz Vince Carter’ın smaç yarışmasında yaptıklarını bir yıl boyunca konuşmuştuk.

KK: Üç sayı biraz daha azdır ama NBA’e dair aklında kalan 100 karenin en az 3-4’ü smaç yarışmalarından değil midir?

SG: Kesinlikle.

KK: Ray Allen’ın finaldeki şutunu hatırlıyorsun ama Carter’ın smaçlarını da unutamazsın yani.

SG: Sen şimdi üç sayı ve smaç yarışmalarından aklımda kalan en unutulmaz anı soracaksın, o yüzden sen sormadan ben önden gireyim…

OE: Gir, gir…

SG: Üç sayı yarışmalarından aklımda kalan ilk şey, Larry Bird’ün ellerini havaya kaldırarak dönmesi ve uzaklaşması. Diğeri de Peja Stojakovic’in benzer şekilde kazandığı yarışma. Onun dışında net şekilde hatırladığım bir an yok.

KK: Ben de Nowitzki kazandığında epey şaşırmış, “Vay anasını!” falan demiştim, hiç ihtimal vermiyordum kazanmasına.

CE: Bunun bir modeli var mı? Kazanma modeli gibi… Hani kimi sıçrayarak atıyor, kimi mekaniğini oturtup atıyor. Senin bir fikrin var biliyorum, o yüzden soruyorum.

KK: Hızlı ve bacak mekaniği yoğun olmayanlar daha iyi atar ama bu ritim işi; bir tane tutturdun mu, tak tak tak girmeye başlıyor. Ben Nowitzki’nin boyu ve topu kaldırma mekaniği itibarıyla art arda atmakta iyi olmayacağını düşünüyordum ama baba gösterdi yani bize.

SG: En önemli etken çok sıçramamak bence. En çok sıçrayan Ray Allen’dır herhalde, onun da çok sıçramadığını söyleyebiliriz. Bird’ün, Stojakovic’in şut stilleri sıçramaya dayalı değil.

KK: Jason Kapono mesela…

SG: Aynen, yani topu alabildiğince çabuk alıp elden çıkarsın, sıçrarsan yorulursun. Bir de ritim bulamazsan, son topa varamazsın bile.

OE: Günlük performanslar önemli midir?

KK: Tabii. Hatta günlükten çok anlık. İki tane üst üste attığı zaman o kadar otomatikleşiyor ki herifler… Bir de bahsettiklerimiz hayatlarında milyon tane atmışlar o şutlardan. O devinimi bulduklarında gözleri kapalı bile atarlar, bu tamamen ritimle ilgili, saat gibi düşün.

OE: ‘Unutamadıklarımız’ köşesinde sırada smaç yarışması var, buyrun…

SG: Vince Carter! En net hatırlanan odur, internet döneminin tam girişine denk geldiğinden ötürü unutulmaz. Canlı izlediğim için de apayrıdır benim için. Hatta smaçlarından biri bana da smaç yarışması kazandırdığı için başka severim.

CE: Hangisi?

SG: 360 değirmen, yapması en keyifli smaçlardan biridir.

KK: Sen 360 değirmen yapabiliyor musun ya?

SG: Yalandan da olsa yapıyorum.

KK: 360 olmasa da 300… 290’dan 300…

CE: Ona ne kadar çalıştın mesela antrenmanda? Yoksa içgüdüsel mi oldu?

SG: Komik bir şey söyleyeyim mi? Benim smaçlarla alakalı olaya girişim evdeki potayla oldu. Smaç yarışmalarında izlediklerimi evdeki küçük potada deniyordum. En azından bir kas hafızası oluşturmuştur diye düşünüyorum. Ben smaç yapmaya geç başladım, 18 yaşında daha yeni yeni yapıyordum. Sonra sıçramayı ve yere inmeyi çözdüm ve ardından istediğim şeyleri denemeye başladım. 360 değirmeni 18 yaşından beri hasbelkader yapıyordum zaten.

KK: Çok iyi smaçlar geldi, Jason Richardson’lar falan ama Carter kadar estetiği gelmez. Adamın akıcılığı vardı. Gelmiş geçmiş en iyi smaçları Carter mı yapmıştır, o tartışılır.

SG: Tartışılır ama etkinlik anlamında, ilk smaçtan son smaca kadar ‘game changer’ bir şey yaptı.

KK: Buz dansı gibi düşün; Vince Carter teknik puanlarda belki en iyi dereceleri alamaz ama artistik puanlarda 6 tam, 6 tam, 6 tam puan yani… Blake Griffin’in de etkileyici smaçları var, Jason Richardson’ının da var, herkesin var. Mesela Dwight Howard’ın potanın yanından alıp vurduğu var, o Superman smacı falan hikâye kalır yani. Zaten onu yapamadı bile. Ama o potanın yanından alıp vurduğu… Babacım, onu dünya üzerinde yapabilecek insan sayısı birdir ikidir yani. Ama artistik açıdan, görsellik olarak Carter’dır yani. Yarışma olarak soruyorsan da 1988 Jordan-Dominique. Rekabet yönünden acayipti. Jordan kariyer zirvesinde olduğu için kayrılıyor orada, Dominique Wilkins’in kazanması lazım normalde.

CE: Zamanın ruhu da var tabii, o dönemin Vince Carter’ı onlar, smaç da çok alışılmış bir şey değil.

KK: Dominique, Vince Carter; Jordan da LeBron diyeyim sana. Aslında daha iyi smaç yapan Dominique ama Jordan her şeyiyle mükemmel.

SG: Üç tane dönem var: Chocolate Thunder Darryl Dawkins’in hükmedişi, sonra Jordan-Dominique ile birlikte 80’lerin sonundan 90’ların başına kadar süren bir etkileşim, 2000’lerde de Vince Carter…

OE: Peki tek smaç olarak bundan daha iyisini görmedim diyeceğiniz var mı?

KK: Gelmiş geçmiş, teknik açıdan en zor smaç Jason Richardson’ın panyadan alıp bacak arası vurduğu…

OE: Benim de aklımda JR Smith’in arkasından alıp vurduğu kalmış, çok fenaydı.

CE: Oylamaların adil yapıldığını düşünüyor musunuz?

KK: Hayır. Yani evet ama iyi oylama yapılmıyor. Her türlü oylamanın birtakım önyargılarla hareketlendiği aşikar, katılsaydım ben de adil olduğunu hissetmezdim. Benim de insani olarak ön koşullarım var mesela. Defalarca adaletsizlik konuşulmuştur ama kime göre tabii?

Mesela demin örneğini verdim, Dominique daha iyiydi diye. En iyi smaç yarışmalarından birinde Rudy’ye ve Iguodala’ya da haksızlık yapıldı. Öyle düşünüyoruz. Ama jürinin kasıtlı bir şeyler yaptığını düşünmüyorum. Senin adaletsiz gördüğünü onlar adaletli görebilir, senin adaletine uymuyor sadece. Adaletsizlik der misin buna? Uyuşmazlık diyelim.

SG: Adaletli ortam yaratmak çok zor. Sosyal medyayı kullanıp adaletli bir oylama denediler ama orada bile adaletsiz; çünkü sen beni sevmiyorsundur, tam puanlık smaç yapsam bile 0 puan verebilirsin.

KK: Nate Robinson öyle şampiyon oldu ya; adam New York’lu, New York da büyük bir nüfusa sahip. Ama ona da adaletsiz diyemezsin bakarsan, New York’lular onu beğenmiş olabilir.

SG: Yao Ming katılsa, dümdüz vursa bile kazanır mesela. Öyle bir dünya. Bence asıl kriter, jürinin olaya ne kadar hâkim olduğu. Yapacakları şey basit; tarihte smaç yarışması kazananları koyacaklar oraya. Ama nihayetinde o sezon öne çıkan biri vardır, ev sahibidir, işte Jordan örneğindeki gibi Chicago’dadır All-Star etkinliği falan… Birçok farklı şekilde etkilenilecek ortamlar doğuyordur yani.

KK: Adalet kavramları da değişiyor. Mesela Howard’ın en çok hatırlanan smacı hangisi?

OE: Superman maalesef.

KK: Abi o smaç zırva ya! Pelerini taktı, topu fırlattı, tam smacı da yapamadı. Ama niye abi? Çünkü Superman, pelerin, melerin… Ben bunu yadırgıyorum ama Amerika, sadece Amerika da değil, dünyanın önemli bir kısmı bundan ciddi şekilde etkileniyor. Griffin mesela, araba üzerinden yaptığı en kolay smacıydı belki ama herkes onu hatırlıyor. Niye? Çünkü yarattığı ambiyans farklı, arkaya kilise korosu falan… O gösterinin parçaları bunlar. Beni etkilemiyor olabilir ama başkalarını etkiliyorsa burada bir sorun yok.

CE: Atletizmin bir sınırı oluşuyor artık, o yüzden ‘smaç koreografisi’ denen şey çıkıyor ortaya. Yapılacak hareket bir yerde tıkanıyor. Nereye gidecek bu? Zach LaVine bunu değiştiren adam mı? Bunun değişebileceği bir yön var mı ya da? Jeremy Evans tablo yapmıştı mesela, öyle şeyler mi olacak artık?

SG: NBA’de sıçrama ve koreografi açısından oyunu değiştirecek smaçların ortaya çıkması giderek zorlaşıyor. Şimdi YouTube’da bir araştırma yapsak çok abuk smaçlar göreceksiniz belki ama o oyuncuların da NBA’de oynamaları çok zor. AND1 Mixtape’te 720 derece dönerek smaç yapan çocuk mesela, bacak arası 360 yapan ya da… James White mesela; McDonald’s All-Star maçında yaptığı benim gördüğüm en muazzam smaçtı. Türkiye’de de canlı izledim ki katılmadığım için en mutlu olduğum smaç yarışmasıdır. Ayağımı falan koydum faul çizgisine, basıyor mu diye. Ama James White’ın oyun karakteri NBA’de tutunamadı bir şekilde. Aslında, dünya çapında çok fantastik şeyler oluyor ama bunlar NBA’e nasıl kanalize edilebilir, bilmiyorum.

CE: Ya da belki de büyük yıldızları çekmek gerekiyor, LeBron James gibi…

SG: LeBron’u çekemezsiniz bu saatten sonra.

CE: Yok, yani onun gibi biri en azından.

KK: Abi sonuçta smacın yaratıcılığı bitmez ama sınırlandığı kesin. Yapılabilecek smaçların çoğu yapıldı. Sinan’ın bahsettiği gibi mixtape’lerde muazzam şeyler yapılıyor, onları Zach LaVine gibi atlet oyuncular yarışmalarda deneyebilirler. Ama sonuçta koreografi de olsa işin temelinden smacı çıkarmamak lazım. Koreografinin, smacın önüne geçmemesi lazım. Smaç yarışması sonuçta.

OE: İlk beş ve yedek oyuncuların seçim yöntemlerinden hangisi daha adil? Halk oylaması mı, koç tercihi mi?

SG: Oradaki en sıra dışı etken Yao Ming’di, şu anda da Kobe son sezonunda mesela ve halk oylamasında uzak ara birinci. Bu çok normal bir şey, herkes son bir kez daha adamı izlemek istiyor. Ama Yao Ming, belki son dört ya da beş senesinde sakat olmasına rağmen oylamayı birinci bitirdi ve muhtemelen bir daha kimse o kadar oy alamayacak. O bana garip geliyor.

KK: Halk oylaması sonuçta bir popülarite oylaması. Amerikalılar bu konu hakkında “İnsanlar kimi izlemek istiyorsa, onlar ilk beş çıksın” diyorlar. Bana da haklı geliyor bu görüş. Beş kişinin seçilmesinde sakınca yok ama diğer yedi kişinin koçlar tarafından seçilmesi son derece sağlıklı. Bir de şöyle bir şey var; 24 oyuncu belirliyorsunuz ama NBA’in en iyi 24. oyuncusu ile 25. oyuncusu arasında ne kadar fark olabilir ki zaten? O yüzden All-Star’a girmiş 24 oyuncunun 20 tanesi üzerinde anlaşılır genelde ama dört tanesi hakkında tartışma döner. Sonu yok bunun.

SG: Aslında çaylaklara ayrı bir maç oynatılması o açıdan iyi oldu, en azından ilk iki senesinde iyi iş yapan oyuncuları da ödüllendiriyorlar, toplamda 50’ye yakın oyuncu sahne almış oluyor.

KK: All-Star seçilmek bir apolet belki ama All-Star tartışması içinde 50 tane oyuncu oluyor zaten. Bu 50 oyuncu arasına girmişsen, belirli bir seviyeye gelmişsindir. Zamanında Hidayet ve Mehmet için çok yapıldı bu tartışmalar. Sadece bizim abartmamız da değil, ciddi olarak bu tartışmanın içindeydiler. İlk 50’ye girmişsen tamam zaten, sonrası çok da önemli değil bence.

OE: Çaylaklar maçı ile alakalı aklınızda kalan bir sahne var mı? Jason Williams mesela?

SG: Jason Williams’ın bendeki yeri ayrı, o yüzden maçın ne olduğu önemli değil.

KK: Williams’ın dirsek pası unutulmaz. 2004 maçı var bir de; bu Carmelo ve LeBron’un maçı bırakıp smaçlar denediği ve zıvanadan çıkardıkları…

OE: Hadi biraz daha Vince Carter konuşalım…

CE: Vince Carter olmasaydı Jason Richardson farklı algılanır mıydı mesela?

KK: Hâlâ Jason Richardson’ın daha iyi smaç yaptığı söylenir fakat Vince Carter estetiğine ulaşamazsın. Mesela Zach LaVine 50 santimetre daha yukarı sıçrasa bile -ki o da çok estetik- Vince Carter seviyesine ulaşamaz. Onun başka bir estetiği vardı. Kolunu döndürmesi bile farklıydı, insanın kolunu döndürmesi farklı olur mu ya! Mesela, pota altında çift zamanlı stop sonrası yaptığı inanılmaz bir maç içi smacı vardı Toronto günlerinde. O smaç daha iyi yapılabilirdi belki ama daha estetik yapılamazdı.

SG: Şu Chris Mullin’ı geçip de yaptığı ters smaç, değil mi? Maç içerisinde öyle bir smaç yapabilmek gerçekten çok zor.

OE: Frederic Weis’ın üstünden geçtiği smaca ne diyorsunuz?

SG: Ne denebilir ki? Tatsız bir smaç.

KK: O smaçla ilgili en inanılmaz nokta, çok doğaçlama gelişmesi. Vince Carter orada hiç düşünmüyor bile.

SG: Kevin Garnett’in olayı tam anlayamaması ve sonradan sevinmesi var bir de…

KK: Abi, Carter dâhil kimse zaten olayın ne derece acayip olduğunu fark edemiyor başta. O kadar doğaçlama gelişiyor ki olay. Önce Kidd anlıyor zaten mevzuyu.

CE: Yarışmada çembere kolunu soktuğu smacı da kimse anlamıyor başta, tekrarda anlaşılıyor.

KK: Vince Carter’ın büyüsü burada, çok doğal. Yaptığı her şey o kadar doğal geliyor ki sonradan fark ediyorsunuz.

*Bu yazı ilk olarak Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır. Bütün sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

İlişkili makaleler

Parkeye Ait

NBA’in en renkli isimlerinden Craig Sager, iki yılı aşkın süredir lösemiyle savaşıyor. Ait olduğu parkelerden çekilmeyeyse hiç niyeti yok.

“HİÇ KİMSE”DEN FAZLASI

Bir şaka aracılığıyla kendini NHL All-Star maçında bulan John Scott, Amerika’da popülaritesi hızla düşen buz hokeyinin kurtarıcısı olabilir.