Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

GenelBir Avuç Şaka İçin

Neymar'ın kendini yere atışı, Mourinho'nun el hareketi, JR Smith'in süreyi unutması... 2018'in bazı anları, spor izleme biçimimize dair yeni şeyler de söylüyor.

1

“Bu ne demek? 3-0. Başka ne anlama geliyor? Üç Premier Lig kazandım…”

Jose Mourinho’yu futbol anlayışı olarak geri kafalı olmakla suçlayabilirsiniz ama başka açılardan zamanın dinamiklerini yakalama konusundaki maharetini asla küçümsemeyin. Portekizli teknik adam, Porto’daki ilk yıllarından itibaren medyayı ve kamuoyunu yeni içeriklerle meşgul etmenin bir yolunu hep buldu. Herkesin ve her şeyin birkaç saatte kullanılıp atıldığı bir dünyada hâlâ gündemde kalmasının sırrı da burada. Mourinho kendisinden çok iyi bir karakter hatta karikatür yarattı, bir noktadan sonra yarattığı şeye dönüştü ve Portekiz’den İngiltere’ye, İtalya’dan İspanya’ya hep en çok konuşulan futbol adamı oldu. Bunu kazandığı kupalarla desteklemese elbette unutulanlar arasına girerdi ama en nihayetinde, Mourinho hep zirvede olmaya çalıştı. Düşerken bile.  

Tottenham Hotspur maçından sonra yaptığı işaret de 2018’in en özel kareleri arasındaydı. Portekizli, Manchester United ile kötü başladığı sezonda, ardı arkası kesilmeyen eleştirilere parmaklarıyla üç yaparak yanıt veriyordu ve şunu diyordu: “Ben üç kere Premier Lig kazandım. Bu ligdeki diğer antrenörlerin toplamından daha fazla kazandım.” Tottenham’a 3-0 kaybedilen maçın ardından gelen bu patlama sahnesi hem çok aniydi hem de çok ölçülüydü. Yaptığı her şeyde olduğu gibi burada da elbette bir taktik vardı. Saygı istiyordu ve bunu en iyi bildiği yolla yapıyordu.

Mourinho, bu ligde kendisi kadar kazanan başka bir koç olmadığını belirtmekle kalmıyor, aynı zamanda takımı, oyunu, kadrosu üzerine yapılacak olası tartışmaları da taca çıkarıyordu. Çünkü bir ara Chelsea’nin internetteki içeriklerinin kendi onayından geçmeden basılmamasını isteyen biri olarak yeni dünyanın dinamiklerini biliyordu. Birkaç saniye içerisinde videoları, meme’leri, gif’leri her yeri dolduracaktı. Böylece, işi güncel bir tartışmadan bir karakter tartışmasına dönüştürebilir, orada da geçmişte kazandıklarıyla haklı çıkabilirdi.

Nitekim Jose Mourinho futbolda kaybetti belki ama internette kazandı. United’dan kovulduğunun açıklandığı gün de birçokları için milat olabilirdi. Zira ilk dakikalarda “Artık onun hakkında yeni bir şey söylenemez ki” diyen yazarlar öne çıkmıştı. Gerçekten de Jose’ye dair o kadar çok konuşmuşlardı ki 2018’de yenilikçi olmak imkânsızdı. Eğer Ken Early gibi onu Napolyon’a benzetmiyorsanız Birçok yazar eski yazılarını paylaştı, aynı görüşleri ısıtıp tekrar masaya sürdü. Fakat yenilikçi olan bir yer vardı: İnternet. Mourinho’nun Spurs maçı sonrası yaptığı el hareketi yeniden paylaşıldı. Bu sefer mesajlar daha acımasızdı. Herkes “Üç kez kovuldum. Üç” şakaları yapıyor, Portekizli hocayı kendi silahıyla vuruyordu. Ama sorun değildi. Bu Mourinho’nun istediği şeydi. Çağın istediği şeydi.

2

“Beyzbol Final Serisi sırasında, öteki gazetecilerle birlikte Fenway Park’taki basın tribününde maçı takip ediyordum. Herkes Twitter’a bakıyordu. İkinci maç, altıncı inning’de Michael Wacha’nın attığı topa vuran David Ortiz bir home run yaptı. Ortiz’in yaptığını o an fark eden herkes, neredeyse aynı anda, kafalarını bilgisayarlarından kaldırdı ve sahaya doğru bakarak ne olduğunu anlamaya çalıştı. Fakat çoktan kaçırmışlardı bile. Ve ben, bilgisayarı olmayan tek kişi, herkesin bu vuruş hakkında neler dediğini kaçırmıştım. Şu gerçek, gün geçtikçe daha açık bir hâle bürünüyor. İkisine birden aynı dikkati gösteremezsiniz. Her şeyin tepesinde olamazsınız. Bir seçim yapmalısınız.”

ABD’li yazar Will Leitch’in birkaç sene önce kaleme aldığı bu yazı, çoktan demode hâle geldi. Spor yazarlarının, seyircilerin, ekran başındaki insanların maç izlerken telefona bakması, sosyal medyada vakit geçirdiği için önündeki birçok önemli olayı kaçırması şimdilerde şikayet bile edilmeyen bir gerçek. Eski topraklar bu konudaki savaşı kaybettiklerini kabullendi hatta birçoğu yeni düzene ayak uydurdu bile. Spor organizasyonları da bu gerçekle barışanlar arasında. Modern insanın artık zamanı yok, zamanı olanların da dikkat aralığı sınırlı ve bu düzende kimseye eskisi gibi maç, kutu veya heyecan satamıyorsunuz. Twitter’ın akıllı televizyonların bir parçası yapılması, NBA gibi yenilikçi yapıların maçların son beş dakikasını satacağını, sadece o beş dakikayı izleyecek insanlar olduğunu kabullenmesi sürecin her açıdan değiştiğinin kanıtı.

Bu değişim en çok da atletleri etkiledi. Çünkü oyun endüstriyelleştiğinden beri onların derdi sadece sporlarını yapmak değil, aynı zamanda nasıl karşılanacaklarını ve hatırlanacaklarını da seçmeye çalışmak. Büyük yıldızlar arkalarına aldıkları takımlarla, markalarla, danışmanlarla kendileri hakkında konuşulan her ortamı yönetmeye çalışıyorlar. Örneğin, Kevin Durant sadece Nike’ın ürünlerini giyen küresel bir ünlü değil, bir yandan da oturma odanızda Kevin Durant konuşulurken ne konuşmanız gerektiğini de belirlemeye çalışan bir algı yöneticisi. Ama bu eskisi kadar kolay değil. Zira inşa ettiğiniz her şeyin birkaç saniyede yıkılması veya yeni bir yola evrilmesi mümkün.

3

Aslında hep benzeri bir durum vardı. Geleneksel medya çağında da birçok atlete dair birkaç tema belirliyor, en büyük kahramanları birkaç fikrin etrafına yerleştiriyor ve bir kutuya kaldırıyorduk. Mesela Eric Cantona yıllar boyunca benim için top alamadığı için ağlayan bir adamdı. Zira babam ateşli bir taraftar olarak Galatasaray-Manchester United maçındaki deneyimlerini anlatırdı ve bir yerde hep Cantona’nın kaleci Hayrettin Demirbaş’a ve top toplayıcılara nasıl tepki gösterdiğini anlatırdı. Zira Galatasaray, son bölümde topu oyuna geç sokuyordu ve bu da Fransız yıldızı çılgına çevirmişti. Babam da o çılgınlığı tribünde izleyenler arasındaydı.

O maçı hiç izleme şansım olmadı. Daha doğrusu özetlerini çeşitli belgesellerde ve internette gördüm ama bahsedilen olayın gerçek olup olmadığını bilmiyorum. Belki de bir abartıdan ibarettir ama bu cidden önemli değil. Zira sporun sözlü kültürünün yayılışı zaten böyledir. Aile büyüklerinizden bir şeyler duyarsınız, sonra sizin zamanınız ve süsleme sıranız gelir, gelecek nesillere aktarılacak başka anlar seçersiniz ve abartırsınız. Doğruluğu ya da yanlışlığı resmi kayıtların işidir. Sıradan izleyiciye kalan şey, meselenin destansı tarafıdır. Bu sayede, internetin olmadığı çağlarda bile, kafamda belirli bir Cantona gif’i ya da meme’i vardı. Seneler içerisinde onun tribüne tekmeyle girdiği ânın klibini de izledim, bir görseli daha aklıma kazıdım. Akabinde Looking For Eric geldi. Hepsi, kafamdaki Cantona odasına yeni bir eşya olarak girdi. 

Dolayısıyla, birkaç saniyelik görüntülerin ve onlar üzerine yazılan şakaların egemenliğini ifade eden ‘gif ve meme çağı’nın işleri bir yandan değiştirdiği bir yandan da eski adetleri keskinleştirdiği açık. En büyük fark da üstte değindiğim gibi mesajı yönetmenin eskisi kadar kolay olmaması. Bana inanmıyorsanız -ve kendisine ulaşabilirseniz- Neymar’a sorun. Bir Dünya Kupası senesi olan 2018’i aslında efsaneleşerek geçmesini bekleyebileceğiniz Brezilyalı, tam aksine kötü bir sezonu ve yılı geride bıraktı. Barcelona’dan sonra durağı PSG olmuştu ve bu yılın ortasında sıradan bir Fransa Ligi zaferi elde etti. Şampiyonlar Ligi’ne erken veda etmek durumunda kalan Neymar, esas büyük yarayı ise Dünya Kupası’nda aldı. Sorun çeyrek finalde elenilen Belçika eşleşmesi değildi. Sorun, Neymar’ın turnuva boyunca zihinlere gözyaşı döken, kendisini yere atan, şımarık, kaprisli bir topçu imajıyla girmesiydi. Yazılı basınıyla Pele’yi, televizyonların yayılışıyla Cruyff ve Beckenbauer’i küresel bir şöhret hâline getiren, markaların egemenliğiyle birlikte Brezilyalı Ronaldo’yu mitleştiren kupa, 2018 edisyonunda Neymar’ı yaralamıştı. Yere atlayan ve kıvranan Neymar, artık yıldız oyuncunun mirasının ayrılmaz bir parçası olmuştu. Tıpkı kariyerinin en iyi yılını geride bıraksa da “Steps yaparak dünyayı dolaşan Harden” şakalarından kısa sürede kurtulması mümkün görünmeyen James Harden gibi…

4

“Büyük bir atletle büyük bir meme, gif arasındaki farkı artık bilmiyorum” demişti Hipster Runoff, 2015’te Grantland’e yazdığı bir denemede. Haklıydı da…  Çünkü bahsettiği dönemde internetin seyri iyiden iyiye değişmişti. Crying Jordan şakalarının Michael Jordan görüntülerinden daha fazla paylaşılmaya başlanması bunun temel kanıtıydı. Sadece tarihin en büyük basketbolcusu değil, rahatlıkla tarihin en büyük sporcusu da diyebileceğiniz Jordan bile belki de uzun yıllar sonra ilk kez kendisi hakkındaki mesajı, algıyı kontrol edemiyordu. Crying Jordan şakaları her yana yayılıyordu ve yeni nesiller Michael Jordan’ı altı şampiyonluğundan, sayısız bireysel ödülünden ve yüzlerce özel basketinden önce gözyaşı döken bir gif’in ya da meme’in başrolü olarak tanıyordu.

Hipster Runoff takma adıyla üstte bahsettiğim denemeyi kaleme alan yazar, “Değişen medya manzarasına rağmen sporu sevme nedenlerimiz aynı kaldı ama sporu tüketme biçimimiz dramatik bir şekilde değişti” diyordu. Ona göre artık büyük yıldızlar yalnızca sahada işini yapan, değer üreten isimler değildi. Onlar, bir beyaz yaka tabiriyle, ‘content üreticisi’ olmuşlardı. Sürekli yeni bir içerik üretmeleri mühimdi. Bunu sadece işlerini mükemmel yaparak başaramazlardı. Birkaç saniyelik, paylaşılabilecek ve sosyal medyayı etkisi altına alacak içerikler sunmaları da gerekiyordu. Bahsettiği değişim, 2015’te büyük oranda görünür olmuştu, şimdi ise oyunun bir kuralına dönüşmüş vaziyette.

Üstelik, bu sadece Avrupa’ya ya da Kuzey Amerika’ya özgü bir değişim de değil. Türkiye’de de uzun süredir spor konuşma biçiminin değiştiğini görüyoruz. Telegol’dan Beyaz Futbol’a uzanan çizgide önce Ekşi Sözlük gibi mecralar sonra da Youtube gibi yerler hedeflenmişti. Şimdi ise herkes sosyal medyaya oynuyor ve bu oyunda sadece transfer haberi yapan gazeteciler, üçgen çizen analistler, video kesen amatör scout’lar yok. Kulüpler, yöneticiler, antrenörler ve yıldızlar da artık nereyi hedeflemeleri gerektiğini biliyorlar. Çünkü taraftarın nereye gittiğini gördüler ve onlar da aynı yolda koşmaya çalışıyorlar.

Mesela Fenerbahçe’nin lige kötü başladığı dönemde Philip Cocu’nun her açıklamasının ya da kulübün her paylaşımın altına gelen Ersun Yanal gif’leri boşuna değildi. Çünkü artık algı sadece tribünde duyulan “İstifa” seslerinden oluşmuyor, Twitter ya da Facebook da bu koronun önemli bir parçasına dönüştü. 2018 biterken, kamuoyunun Football Leaks’ten Financial Fair Play tartışmalarından ya da yabancı sınırından daha çok “Ersun Yanal’ın Fenerbahçe’ye dönüş tweet’i Fatih Terim’in Galatasaray’a dönüş tweet’ini geçecek mi?” diye tartışması da bunun bir örneğiydi. 280 karakterlik mesajlar, bir zamanların basın toplantılarının veya kliplerinin yerini almıştı. Yeni çağ, seyirciye de bir aktiflik yanılsaması sunuyordu. Like ya da retweet tuşlarına basmak, aynı görselleri şakayla yenilemek, farklı görüntüler bulmak veya canlı maç izleme deneyimleri sırasında doğru ânı yakalamak, seyircinin yazılı olmayan görevlerinden biri hâline geldi.

5

Bu elbette bir “Her şey değişti ve çok daha iyi oldu” yazısı değil. Tabii ki bahsettiğim şey sarsıcı bir dönüşümün de işareti. Göz önüne geldi diye bu akımı kutsamanın ya da “Efendim, zaman değişiyor ve her şey daha iyiye gidiyor” güzellemeleri yapmanın bir mantığı yok. Bu trendin eleştiriyi de hak eden yüzlerce yanı var. Ama benim amacım, en azından bu yazıda, o değil. Seneye bakarken gördüklerimi hatırlamaya çalışıyorum ve bahsettiğim kısa metinler, görseller, şakalar, caps’ler bana eşlik ediyor. Bütün gün Whatsapp’ta, Twitter’da, Facebook’ta gözlerine zarar veren ve konsantrasyonuyla çok önceleri vedalaşan sıradan bir birey olarak aklıma gelen notları bir köşeye almaya çalışıyorum.

Mesela 2018’in sizin için en unutulmaz ânı neydi? Kylian Mbappe’nin Arjantin savunması arasında slalom yapması mı? Cristiano Ronaldo’nun Juventus’a attığı gol mü? Houston Rockets’ın Golden State Warriors serisi yedinci maçında kaçırdığı 155 üçlük mü? Naomi Osaka’nın Serena Williams’ı yendikten sonra tepkilerden ötürü gözyaşlarına boğulduğu Amerika Açık Finali mi? Chris Froome’un İtalya Bisiklet Turu’nu kazandığı Finestre atağı mı? Liste uzatılabilir ve bunların yanına benzer kıymette onlarca an yazılabilir.

Lakin benim için 2018’in en unutulmaz ânında JR Smith vardı. Neyden bahsettiğimi biliyorsunuz. NBA Final Serisi ilk maçında Cleveland Cavaliers’ın önde olduğunu sanan ve bu yüzden de son topu pota dibinden kullanmak yerine orta sahaya dönen Smith, elli yıl sonra bile kitlelerin yeniden izleyeceği birkaç saniyenin yaratıcısı oldu. Muhtemelen siz de JR’ın LeBron’a dönüp “Önde olduğumuzu sanıyordum” dediği görüntüyü asla unutmayacaksınız. Unutsanız bile sorun değil. İnternet unutmayacak. Sürekli önünüze çıkacak.

Unutmadığınız gibi bir noktadan sonra siz de dünyaya JR Smith gibi bakmaya başlayacaksınız. Önde olduğunuzu düşüneceksiniz ama hep bir şaka, bir like, bir retweet geride kalacaksınız. Ve içerik bombardımanı altında gözleriniz biraz daha buğulanacak, zamanın ritmi biraz daha değişecek, abartılı bir şekilde kutsanan geçmişle yine abartılı bir şekilde karartılan gelecek arasında gidip gelirken şimdiki zamana anlam katmaya çalışacaksınız. Ağlayan Jordan’la, üç yapan Mourinho’yla, kendini yere atan Neymar’la, gözlerini deviren Harden’la ve önde olduğunu sanan JR Smith’le… En nihayetinde ise şundan eminim. Ne kadar kafanız karışırsa karışsın, en azından o topu LeBron James’e vermeyi başaracaksınız.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler