Dergi, Genel, Kasım 2016

İstanbul Almanya İstanbul

İlyas Tüfekçi, İstanbul'dan ilk ayrıldığında, isimsiz bir çocuktu. Şehre yeniden döndüğünde ise şöhretli bir futbol yıldızı. Öncesi, sonrasıyla hikâyeyi ondan dinledik...

Fotoğraf: Getty Images

Röportaj: Atahan Altınordu – İlhan Özgen

Türk futbolunun ‘Küçük Dev Adam’ıydı İlyas Tüfekçi. Seksenli yıllara damgasını vurdu. İlk olarak Almanya’da ismini duyurdu. Yurt dışında Türkiye’yi başarıyla temsil eden çok az sayıdaki futbolcudan biriydi. Sonrasında Türkiye’ye geldi. Fenerbahçe’den Galatasaray’a transferi, Derwall yönetiminde yaşanan Avrupa zaferleri, Karabükspor’un başında trajik küme düşüşü ile çokça konuşuldu. Şimdilerde ALS hastalığıyla mücadele eden Tüfekçi’yi evinde ziyaret ettik. Açıkçası, beklediğimizden çok da iyi gördük.

Her şeyden önce, uzun uzun hastalığını anlattı bize İlyas Tüfekçi. Klasik bir ALS hastası olmadığını, özellikle henüz Türkiye’ye gelmeyen bir ilaca ulaşması hâlinde çok önemli bir yol katedeceğini ve bu konuda yardım beklediğini söyledi. En büyük şansı olduğunu belirttiği doktorundan bahsederken, gözleri parlıyordu. Ağzından futbola dair dökülen ilk sözcükleri de onu anlatırken kullandı: “Bakırköy’de ufak bir nöroloji merkezinde çalışıyor. Messi, Afyonspor’da oynuyor öyle düşün.” Sonrasında, futbol konuştuk. İlk günden, Galatasaray’dan ayrıldığı güne dek. Sorularla bölmeden, sözü direkt ona bırakıyoruz…

ALMANYA YOLCUSU KALMASIN
“Futbol hikâyem, babamla başladı. 15 yaşında Galata’nın A takımına yükselmiş. Çok kuvvetli bir adamdı. Sadece Galata’da oynadı. Bir de 17 yaşındayken bir sene Fenerbahçe genç takımında oynamış, Can Bartu’yla beraber.”

“Çocukluğum İstanbul’da, eski Fatih’te geçti. Ben dört yaşındayken babam inşaat işçisi olarak Almanya’ya, Berlin’e gitti. Bir yıl sonra annem, abim ve ben de onun yanına taşındık ama annem yapamadı, yine bir yıl içinde geri döndük. İlkokulu okudum, 1971’de bu defa temelli gittik.”

“Tam da o dönem Ender Konca, Eintracht Frankfurt’a transfer olmuştu. Frankfurt maçlarını beklerdim Ender Abi’yi izlemek için. Uzun süre kalamadı ama… Frankfurt’ta da Jürgen Grabowski, Bernd Hölzenbein ve Bernd Nickel gibi efsaneler vardı. Özcan Arkoç da Hamburg’daydı o dönemde.”

“Almanya’da özel Türk sınıfındaydım, öğretmenimiz de Türk’tü. Teneffüste top oynarken onun dikkatini çekmişim, beni okul takımına aldılar. Düşün; hiç Almanca bilmiyorum, takımda da tek Türk benim. Nasıl oynadığıma hayret ediyorum, fazla da hatırlamıyorum ama sağ açık oynayıp gol attığımı unutmuyorum. Okul maçında iyi oynayınca sınıf arkadaşım Mustafa beni kendi oynadığı kulübe çağırdı. Aklıma yattı hemen, antrenman sahası da evimize yakın. Gittim yazıldım.”

“BBC Südost’tu takımın adı. Çok iyi oynuyordum. Bir yıl içinde şöhretim yayılmaya başladı, ‘Küçük Türk’ diye. Oranın zengin kulüpleri beni almak istedi. Ama ben garibanların takımında kaldım. Arkadaşlarımı, hocamı seviyordum. Bir de bana bazı imkânlar tanındı. Almanya bu konuda çok disiplinli ve düzenliydi. Mesela o yaşta bize aylık bir ücret yatardı. Bana, buna ilaveten bir futbol ayakkabısı aldılar. Bazen annem maça göndermiyordu çok yorulduğum için. Alman hoca eve gelip diz çöküyordu annemin önünde.”

“Ben 13 yaşındayken Berlin’in çok uzak bir yerine taşındık. Şehrin en zengin takımlarından biri teklifte bulundu. Ama ben 3-4 ay eski kulübümde devam ettim. İki otobüs, bir trenle gidiyordum antrenmana. Bir yandan okul var, antrenmandan eve dönüşüm gece yarılarını buluyor. Baktım olmuyor, mecbur kaldım takım değiştirmeye. Gittiğim takım TuS Wannsee’ydi, çok da rahattım. Kulüp bana eşofman ve yol parası veriyordu. Bir tek bana; diğerleri zaten zengin çocuklarıydı. Bir yıl içinde Berlin’in en büyük kulüpleri beni istemeye başladı.”

“Hayatımın en önemli olaylarından biri gerçekleşti o sırada. Sahamızın yanında federasyonun tesisleri vardı. Almanya, şampiyonalara orada hazırlanırdı. Federasyon bir antrenörlük kursu düzenlemiş, bizim sahada yapılıyor. Bizi de kobay olarak aldılar. Kursu veren kişi, Berlin’in eyalet başantrenörü. Beni çağırdı, pazartesi kamp yerine gelmemi söyledi. Gittim, Berlin Karması çalışıyor… Cuma günü Almanya Şampiyonası’na gideceklermiş. Farz et ki o takımda herkes Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’tan seçilme; ben Maltepespor’dan geliyorum. Ama antrenmanda beni görsen; çok iyiyim, uçuyorum. Takımın sağ açığı ünlü Pierre Littbarski’ydi. Perşembe günü kadro açıklandı; Littbarski kaldı, beni götürdüler. Hüngür hüngür ağladı Littbarski, arkadaşları uzun süre teselli etti. Biz gittik, çok iyi oynadım. Ama o şampiyonadan sonra hep Littbarski’yle birlikte oynadık. O sağ açık oynadı, ben de orta saha ve forvet.”

Pierre Littbarski (Fotoğraf: Getty Images)

Pierre Littbarski (Fotoğraf: Getty Images)

“Almanya’daki futbol patlaması da hemen hemen o dönemde gerçekleşti; 1974 Dünya Kupası’nda yani. O turnuvayı çok iyi hatırlıyorum. Açılış maçı Berlin’deydi, Olimpiyat Stadı’nda… Yıllarca soyunma odası olarak kullandım o stadın odalarını.  Federal Almanya Milli Takımı, turnuva öncesinde 15 gün boyunca Berlin Eyalet Tesisleri’nde kamp yapmıştı. Bizim TuS Wannsee’deki antrenman sahamız da tesislerin dibindeydi. Bazen gidip Alman Milli Takımı’nı izlerdik.  Franz Beckenbauer, Gerd Müller, Sepp Maier, Günter Netzer, Wolfgang Overath… Bunlar büyük oyunculardı. Ben orada bir Alman genci gibi yetiştim. Türkiye de kupalarda olmadığı için Almanya’yı destekliyordum.”

“Overath çok büyük futbolcuydu. Netzer de çok iyiydi ama şanssızlığı, Overath gibi büyük bir futbolcuyla dönemdaş olmasıydı. Overath, 10 numaranın tam anlamıyla karşılığını veren oyuncu. Bugün mesela 10 numaralardan bahsediyorlar ama hiçbiri Overath gibi değil. O gerçek bir 10 numara, gerçek bir oyun kurucuydu. Belki de yüzlerce kez izledim onu. Şimdikiler oyun kurmuyor. Mesut’a 10 numara diyorlar. Mesut oyun kurmuyor ki! Şimdiki 10 numaraların, o dönemin oyun kurucularıyla alakası yok. Kavramın anlamı değişti. Geçmişi bilmeyenler yorum yapıyor bu 10 numara konusunda. Düşünüyorum; Almanya’da en yakını Toni Kroos. Merkezi olarak biraz olsun o tanıma uyuyor. Diğer ülkelerden de en yakını Andrea Pirlo ve Andres Iniesta son dönemlerde. Iniesta da 10 numara giymiyor gerçi. Messi, Pogba, Hazard falan, alakaları yok!”

ŞEHRİN EN BÜYÜĞÜ
“Bir süre sonra Hertha’ya geçtim ben, şehrin en büyük takımına. 1977’de, bir kez daha Almanya Şampiyonası’na gittik, Littbarski falan, müthiş oynadık. İkimiz de genç milli takıma seçildik. Seçen kim, biliyor musun? Jupp Derwall. Fakat ben, Türk Milli Takımı’nda oynamak istediğimi söyledim ve teşekkür ederek reddettim. Tabii o günlerde Türkiye’de benden haberdar bir kişi bile yok!”

“17 yaşında profesyonel mukavele yaptılar benimle. Babamın o sıra güzel bir işi vardı, postanede çalışıyor ve 1400 Mark alıyordu. Altı aylık deneme mukavelem sırasında ben 1700 Mark kazanıyordum. Tabii ben asıl televizyonda izlediğim adamlarla antrenman yaptığım için heyecanlıydım, parayı zaten kuruşuna dokunmadan anneme veriyordum. Herkes Chrysler’le gidip gelirken ben trenle, otobüsle gidiyordum idmana. Dönüşte ünlü futbolcular beni evime yakın bir yerde bırakıyordu. Altı ay sonra 3000 Mark yaptılar maaşımı, kendime bir Vosvos aldım. Bundesliga takımlarından biri olan Hertha Berlin’in ana kadrosunda bulunuyordum. Üstelik çok iyi takımdık, ligi üçüncü bitirdik.”

“Almanların spora bakış açısı, adaleti muazzam. Hiçbir şeye bakmazlar. İyi topçu mu? Bitti. Başkan beni çok severdi. Altyapıda yetişmişim, dört senedir her yaş grubunda takımı taşıyorum, her sene gol kralı olmuşum. Beni evladı gibi görüyor, oynayayım istiyor ama hoca dinlemiyor. Başkan çağırdı beni sonunda. Berlin’in tam merkezinde kocaman bir restoranı vardı, gittim. Mukavelem bitiyordu, ‘Oğlum, sana ne kadar para istersen vereceğim’ dedi. Ben parayı değil, oynamak istediğimi söyledim. Teknik direktörümüz de Hamburg’la Avrupa’da kupa kazanmış bir adam; Kuno Klötzer. ‘Sen de biliyorsun başkan, beni oynatmayacak burada’ falan dedim. Adam bana aylık 8000 Mark teklif etti. Çılgın bir paraydı ama ben oynamak istiyordum.”

“İşte o günlerde, bana en büyük yardımı o eyalet başantrenörü verdi; Adolf Remy. Adolf’un benim üzerimde çok büyük bir emeği var. Beni keşfettiği 1974 senesinden itibaren özel antrenmanlar yaptırdı, elini üzerimden hiç çekmedi. Neyse, Adolf’a durumu anlattım. Bölgede etkili olan bir menajeri aradı, bir süre sonra ‘Tamam, Stuttgart’ta oynayacaksın. Ayda 3500 Mark, üç senelik mukavele, her şey tamam’ dedi. Berlin’de sevgilimi, ailemi, arkadaşlarımı ve büyük bir parayı bırakıyordum. Kolay yol varken zoru seçtim.”

“Eyalet antrenörüm beni Berlin’den Stuttgart’a yollarken, her şeyi halleden menajer arkadaşı, beni Stuttgart’ta havaalanından aldı, kulübe gittik. İlk transferim, şehir dışına ilk çıkışım, kulüp yetkilisiyle oturuyoruz. Adam bana döndü, ‘Seni kahverengi güzel gözlerin için buraya almadık. Sana inanmasak bu kadar masraf etmezdik. Her şey sana bağlı’ dedi.”

“Stuttgart, Bundesliga’nın en genç kadrosuna sahip takımdı ve iki yıldır ligi ilk üçte bitiriyorlardı. Ben de 19 yaşındayım, amatör takımda oynatıyorlar, üçüncü ligde. A takımda antrenman yapıyorum, amatöre gidip müthiş oynuyorum. Nitekim takımı şampiyon yaptım ve gol kralı oldum. Yarıştığımız üç kupanın üçünü de aldık ve beni hemen A takıma aldılar.”

ilyas-tufekci-sixhansi

İlyas Tüfekçi, Stuttgart’tan takım arkadaşları Hansi Müller ve yıllar sonra Galatasaray’da tekrar yollarının kesişeceği Didier Six ile antrenmanda… (Fotoğraf: Mondial Dergisi)

KULELERE KARŞI
“Santrfor oynuyorum. Bir de Bernd Klotz var; 21 yaşında, yarma gibi adam. O zaman Almanya’da kule forvet modaydı. Bayern’de Dieter Hoeness, Hamburg’da da Horst Hrubesch vardı. Bizde de hoca Klotz’u monte edecekti takıma. O 70 dakika oynuyor, ben 20. O 60, ben 30. Altı tane hazırlık maçı yaptık, 10 gol mü ne attım. Lig başladı, ben yine kenardayım. Bir de iki yabancı hakkı var, ona takılıyorum. Yabancılar da yabancı hani. Bir tanesi Avusturyalı Roland Hattenberger, milli takımın on sene değişmeyen orta saha oyuncusu. Öbürü de Yugoslav ve öyle sıradan bir Yugoslav da değil; Dragan Holcer. Yıllarca Yugoslavya’nın kaptanlığını yapmış, Pele’nin jübilesinde Pele’yle forma değiştirmiş adam. Üstelik ikisi de sadece çıkıp futbol oynamamış, kulübe de büyük hizmetler vermiş isimlerdi. Holcer’in, Förster Kardeşler (Bernd ve Karlheinz Förster), Hattenberger’in de Hansi Müller üzerinde çok emeği vardı. Sevilip sayılan bu oyunculara karşı hiç şansım yoktu.”

“Neyse ki Avrupa kupalarında yabancı sorunu yoktu. Orada oynattılar beni. UEFA Kupası birinci tur maçları sonunda, Avrupa’da oynayan beş Alman takımının oyuncuları arasında en iyisi seçildim. Tur atladık, ikinci turda da gol attım, attırdım. Ardından taraftar bana büyük bir destek göstermeye başladı, lig maçlarında lehime tezahürat yaptılar. Ama hoca yıllarca beraber mücadele ettiği, takımda ağırlığı olan o adamları satamıyordu. Hâliyle ben yedek kaldım ama oynamam lazım yani. Santrforda da tık yok. En son, Dortmund maçında Hattenberger kırmızı kart gördü, ben takıma girdim. Ondan sonra da hep oynadım, hoca diğer iki oyuncu arasında tercih yapmak zorunda kaldı. Hattenberger liberoya kaydırıldı, Holcer kenara alındı. Santrfor Klotz da kayboldu gitti zaten. Almanlar böyle işte, her zaman adaletliler.”

Fotoğraf: Getty Images

“Benimle beraber aynı gün imza atan bir diğer oyuncu da Joachim Löw’dü. Alman Ümit Milli Takımı’nın oyuncusu olarak gelmişti ve geleceğin yıldız adayı konumundaydı. 700 bin Mark’a gelmişti. Deli paraydı o zaman. Freiburg’da çok iyi oynamış, öyle gelmişti. Rakip olduğumuz için, Löw’le sıcak bir ilişkimiz olmadı. Antrenmanlarda gördüğüm tek şey vardı: Bana hiç de öyle yetenekli gelmiyordu. Bakıyordum, ‘Ulan, ben bundan çok daha iyiyim. Buna bu kadar parayı nasıl verdiler?’ diyordum kendi kendime… Haklı çıktım ama… Üst seviyede başarılı olamadı. Bir senede yok oldu. Benim iyi oynamam hem Klotz’u hem Löw’ü yok etmişti.”

“Almanya’da o zamanki savunmacılar duvar gibiydi. Mesela bizim takımdaki Förster Kardeşler. Onlarla çarpıştın mı trene çarpmış gibi olurdun. İnanılmaz kuvvetlilerdi. Hamburg’la bir maç oynuyoruz… Förster’ler, kaleci, Hörst Hrubesch ve Hamburg’lu Holger Hieronymus kafa topuna çıktılar. Beş tane kule gibi adam, ben de hemen diplerindeyim pozisyon gereği. Bir çarpıştılar, ben gözümü kapattım! Öyle bir çarpışma yok, hepsi yere savruldu. Hemen de ayağa kalktılar, şaka gibi. Bundesliga’nın gücünü orada anladım.”

“Bir de Hans-Peter Briegel vardı. Bu isimler onun yanında hikâye… Maçlarda benimle adam adama oynardı, Alman Milli Takımı’nın değişmez stoperi,  sol beki. Kaiserslautern’le oynadığımız her maçta karşımdaydı. Dev gibi bir herifti. Normalde yapılı futbolcular ağır olur değil mi? Yok, adam 1.90 ama çabuk da. Dekatloncuydu zaten. Beni ilk 10 metrede kimse geçemezdi ama Briegel geçiyordu. Kocaman ayakları, atletik vücudu… İnanılmazdı. Zaten 1.85 altı stoper yoktu o zaman da… Güçlü ve süratliydiler.”

“Kısa boyuma rağmen çok kafa golü atmış olmam, zamanlamamın iyi oluşundan kaynaklı. O ayrı bir kabiliyet. Çok iyi sıçrardım. Mesela Mönchengladbach’a attığım bir kafa golü var, stoperin arkasından gelip vuruyorum. Çok beğenirim o golümü.”

Fotoğraf: Getty Images

Fotoğraf: Getty Images

“Stuttgart’ta sezonun en çok gol atan oyuncusu olmuştum. Sonra olmayacak bir şey oldu. Klotz’u gönderip Dieter Müller’i transfer ettiler. 2 milyon Mark, yılın en büyük transferi. Milli takım santrforunu alınca onu oynatmaya başladılar ama Klotz’la yaşananların aynısı tekrarlandı. Hazırlık maçlarında Müller fıs, ben giriyorum, tak gol. Hoca baktı yine beni oynatmaya mecbur kalacak, anladığım kadarıyla bir plan yaptı. O sezon tarihinde ilk kez küme düşen Schalke’nin genel menajeri geldi, ‘Stuttgart’ta ne kazanıyorsan iki katını garanti ediyorum. Başka bir şey daha; sana oynamayı vadediyorum. Tüm yetki bende’ dedi. Odada üç kişiyiz: Ben, hocamız Sundermann ve Schalke menajeri. Bir de eski takım arkadaşıymış bunlar. Hocaya döndüm, ‘Para falan istemiyorum, aldığın Müller’i de yiyeceğim, bak görürsün. Gitmiyorum’ dedim. O da zaten kalmamı istediğini belirtti ama aslında Müller’e baskı yarattığım için gitmemi istiyordu.”

“Aradan 10-15 gün geçti, bu arada lig maçları başladı ama 15-20 dakika oynuyorum. İzlanda-Türkiye maçını oynadım, dönüşte uçak Düsseldorf’a indi. Ben oradan Stuttgart’a geçeceğim, Türkiye kafilesi İstanbul’a aktarma yapacak. Uçağa bindim, hostesler beni kendi koltuğumdan başka bir yere yönlendirdi. Beş dakika sonra Schalke menajeri geldi, tak diye yanıma oturdu. Başta tesadüf sandım, havadan sudan konuşmaya başladık. Uçaktan indiğimizde anlaşmıştık. Düşündüm; hem daha fazla para hem de oynama garantisi veriyor adam. 30 maç banko oynadım Schalke’de. Gol attım, attırdım, şampiyon olduk. Takım, tekrar Bundesliga’ya  çıktı. Ama sonraki sezon yine düştük.”

“Orada Werner Lorant’la takım arkadaşıydık.  O da benim gibi bekârdı. Apart otelde kalıyorduk, odalarımız da yan yanaydı. Hep beraberdik, her yere birlikte gidiyorduk. Yıllar sonra Lorant Fenerbahçe’ye geldiğinde, yardımcı antrenör olarak beni istemişti. Ona ‘Fenerbahçe’de çalışmam mümkün değil, beni istemezler. Ben Galatasaraylıyım’ dedim, Türkiye’deki şartları anlattım. O da Alman kafasıyla bana izah etmeye çalışıyor, ‘Anlaşmamda, yardımcımı kendim seçeceğime dair madde var’ diyor sözleşmeyi göstererek. Ben de gülerek, ‘Türkiye’de bu geçersiz’ karşılığını veriyorum ama anlamıyor. Basın toplantısında da bunu söyledi, kulüp açıklama yaptı. İş acayip bir noktaya geldi. Sonunda da olmadı zaten.”

Fotoğraf: Almanak 85, İlker Yasin

Fotoğraf: Almanak 85, İlker Yasin

YA BIYIK YA MİLLİ TAKIM
“En iyi zamanımda çağırmadılar beni milli takıma. Dünyanın en zor liginin en formda, en iyi futbolcularından biri olarak gösteriliyorum ama Türkiye’de kimsenin haberi yok. Milli takım teknik direktörü Özkan Sümer’e gazeteciler benimle ilgili bir soru sormuş, cevap: ‘Bir görmem lazım.’ Genç milli takıma ilk geldiğimde A milli takımda oynayacak seviyedeydim. Almanlar bunun farkındaydı ama bizimkiler değildi.”

“Eski Ankara Demirsporlu Hayrettin Karaman, bir federasyon yetkilisine önermiş beni. Gelip izlediler. Onun hatrına, ’20 Şubat’ta (1978) Bursa Aden Otel’e gelsin’ diyerek ümit milli takıma davet ettiler. Gittim, küçük bir adam gördüler, bıyıklı falan, futbolcuya benzetemediler herhâlde, ‘Bu bıyığı kes’ dediler. ‘Futboluma mı bakacaksınız, bıyığıma mı?’ diye cevap verdim. Bir anda hocayla tartışma boyutuna geldi iş, ya bıyık gidecek ya ben geri döneceğim. Babamın işçi maaşından bilet alıp gitmişim, dönmek olmaz. Hiç bıyık sevdalısı olmadım, hayatımda ilk defa bırakmıştım ama keserken çok sinirlendim. Rahmetli Selçuk Yula çok matrak anlatırdı, ‘Biz seni futbolcuya benzetemedik  ama antrenman başladı, beş dakika sonra birbirimize baktık ‘Ulan bu nasıl futbolcu’ dedik’ diye. O antrenmandan iki gün sonra Romanya maçında 2-0 yenikken oyuna girdim, bir gol bir asistimle 2-2 bitti maç.”

“Herkes bugün bile ‘Gurbetçi oyunculara mı kaldık?’ diyor ama yükseliş o topçuların gelmesiyle başladı. Türkiye’de futbolcu yetişmiyor, bu zihniyetle yetişme şansı da yok. 20 sene evvel, ‘İleride Türkiye Milli Takımı sadece Almanya’da doğan çocuklardan oluşacak’ dedim. Kaçınılmaz bir şey bu.”

“Adolf Remy 80 yaşında ve hâlâ scout’luk yapıyor. Üç sene evvel Abdullah Avcı ile Bremen’deki Genç Milli Takımlar Şampiyonası’na gittik, orada onu gördüm, duygulandık çok. Oradakilere ‘İlyas nasıl futbolcuydu, biliyor musunuz?’ diye sordu. Herkes dikkatle dinliyor, adam tarih… ‘Gece 2’de arayın, antrenman var diye; siz telefonu kapatmadan evvel yola çıkar’ dedi. Kırk sene geçmiş, adamda bıraktığım intibaya bak.”

İlyas Tüfekçi’nin Fenerbahçe günlerinden…

KÜÇÜK DEV ADAM
“Türkiye’ye gelişimde en büyük rolü Ali Şen oynadı. Daha önce Schalke menajerinin yaptığını o yaptı. Schalke’yle küme düştüğümüzün ertesi sabahı aradı beni, ‘Seni Fenerbahçe’ye alacağım’ dedi ve işin peşini bırakmadı. Almanya günlerim de böylece bitti.”

“Fenerbahçe’ye geldiğimde destek gördüm, her maç gol attım, attırdım. Tabii böyle olunca da taraftarın desteğini alıyorsunuz. En çok golü atan futbolcuydum, şampiyonluktaki katkımı herkes söyler zaten. ‘Küçük Dev Adam’ lakabı da bana Fenerbahçe’de oynadığım dönemde Hayri Hiçler tarafından verilmişti. Maçı hatırlamıyorum ama 1983’te bir maç yazısında benden o sıfatla söz etmişti.”

“Geldiğimde Fenerbahçe’nin başında olan teknik direktör Branko Stankovic, çok cins bir adamdı. Bir maçta golü attım, çok iyi oynuyorum, devre arasına beni oyundan almıştı. Sahiden çok enteresan bir adamdı Allah rahmet eylesin. Sabah sekizde çorba, et falan yediriyordu. Maç 12’deyse et yiyoruz, kan akıyor etten. Bu sebepten kadro dışı kalanlar oldu. Samsun’da Abdülkerim’i (Durmaz) bu nedenle kovdu, eti yemediği için. Bir de Özcan’ı (Kızıltan) kovmuştu. Maç toplantısı, Özcan da en ufak şeye güler. Biri bir hareket yaptı, Özcan güldü. Stankovic bağırmaya başladı: ‘Out, out!’ Kovdu iki saat sonra ilk 11’de oynayacak çocuğu. Kampta odaya girer, sigara içen var mı diye bakar, koklar… Antrenmanları da çok sertti. Bir tek Müjdat’la (Yetkiner) ben ayakta kalıyorduk.”

“Benimle alay ediyorlardı takım arkadaşlarım. ‘Aman ha İlyas, sen kal! İdmana ihtiyacın var ya senin!’ Ben açık ara kondisyona en iyi sahip oyuncuydum. Antremandan sonra sahada kalıp ekstra çalışıyordum. Bana destek anlamında çalışmaya gelen bir tek ‘Arap’ İsmail (Kartal) vardı sağ bek. O delidir. Seviyordu çalışmayı. Diğerleriyse beni teşvik edeceklerine gülüyorlardı.”

“Apo (Abdülkerim) benim adamımdı ya! Geldi Karagümrük’ten, ben aldım bunu yanıma, oda arkadaşı olduk. ‘Vay anasını satıyım! Üç gün önce Karagümrük’teydim, şimdi İlyas Tüfekçi takım arkadaşım’ dedi. Apo’yu çok seviyordum ben. Fırlama bir çocuktu. Çok yetenekliydi, kapasitesi çok yüksek bir oyuncuydu ama yeteneklerinin ancak yarısını kullanabildi. Hayata o zamanki bakış açısı çok farklıydı. Zaten şey derdi: ‘Aman baba sen bu maçta yazdın yazdın, yoksa işimiz kötü…’ Maça çıkan çoğu futbolcu arkadaşım böyleydi. ‘Aman sen kal da çalış’ diye dalga geçenler, günü gelip maça çıkınca gözümün içine bakıyorlardı.”

“Almanya’da da sigara içen takım arkadaşlarım vardı ama Apo bir gecede bir paketi bitiriyordu neredeyse. Şaka değil. Bu Türkiye’deki profesyonel hayat epey şaşırtıcıydı o dönemde. Gece kulüplerine takılıyorlar, Kumkapı’dalar. Rahmetli Selçuk Yula ile biz gençliğimizden çok yakın arkadaştık. ‘Lan oğlum yapma! Kendine bak’ diyordum ama nafile. Arif (Kocabıyık) mesela, başında o geliyordu o ekibin.”

“Ali Şen bıraktıktan sonra yönetimle sıkıntılar yaşadım, çok iyi oynamama rağmen hak ettiğim parayı bile vermediler. O nedenle hiç affetmiyorum onları…”

Fotoğraf: Depo Photos

Fotoğraf: Depo Photos

“TOPLARI ALIIIIIN!”
“Ben, Galatasaray’a geldiğimde Fenerbahçe çok üstündü. Her açıdan… Şampiyonluk sayısında falan Fenerbahçe epey öndeydi. Sonra Galatasaray o arayı kapattığı gibi öne de geçti. Bütün olay, iki kulübün bakış açısıyla ilgili. Her şeyin başlangıcı; Alp Yalman ve Jupp Derwall’dir. Mustafa Denizli de çok şanslı bir adamdır böyle bir düzen içerisinde olmasından dolayı. Her iki kulübü de gördüğüm için rahatlıkla söyleyebilirim. Birinin nasıl yerinde sayıp, diğerinin nasıl yükseldiğini en yakın görenlerdenim.”

“Sistem şöyle oluştu. Esas zor olan ilk seneki şampiyonluktu, 14 yıl beklenen… Tanju falan yoktu o zaman. O sene gerçekten çok iyi bir Beşiktaş vardı. Onlarla aramızda büyük mücadele oldu. Oturmuş bir takımlardı. Metin, Ali, Feyyaz yıllardır beraberdi. Ulvi, Fikret vardı. Bunlar o zamanın en iyi oyuncuları. Fikret gibi bir orta saha bugün bile çok az var Türkiye’de, oyun kurucu olarak. O Beşiktaş takımı müthiş bir kadroydu. Onların şanssızlığı, bizdik. Yoksa 5-6 kere arka arkaya şampiyon olacak seviyede kalitede takımlardı. Ama biz tabii Almancılarla beraber yani Uğur Tütüneker, Savaş Koç, ben, Prekazi, Simoviç; böyle bir anda 6 tane Avrupalı… Muhammet’i de yarı Avrupalı say. Bir anda takımın şekli şemaili değişti. Kaptan Cüneyt, milli takımın değişmez oyuncusu Yusuf, İsmail, Semih; bunlar da eklenince bir anda çok ciddi bir ekip oluşuyor. Bir de tabii her şeyden önce Derwall gerçeği var. Ona nereye gitsek çok büyük saygı gösteriyorlardı.”

“30 yıl olmasına rağmen Galatasaray taraftarı UEFA Şampiyonu takımını hâlâ unutmadı. Unutmaz da zaten. Ama bizim o takımı da unutmadılar. Sosyal medya sayesinde de gençler dâhil bizi biliyorlar. Bütün oyuncuları tanıyorlar. Çok ilginç. Ama takım onu hak eden bir takımdı.”

“Mustafa Hoca bize tesislerin camını açıp bağırıyordu… Bak saat 10’da antrenmana başlamışız, 1 olmuş. Üç saat… Gece antrenmanı desen aynı. Takımın hocası, oyuncuyu yemeğe çağırır mı? Mustafa Hoca malzemecilere sesleniyor ‘Topları alııın!’ diye. Böyle bir şey olur mu? Biz profesyonel takımız. Türkiye şampiyonuyuz. Milli takımın neredeyse tamamını biz oluşturuyoruz, o seviyede insanlarız. Hoca bizi sahadan kovuyordu. Bundan daha güzel örnek olabilir mi? Bundan daha büyük teşvik olabilir mi? İşte böyle bir takımın kimse önünde duramaz. O zihniyeti yakalayan takım, fiziksel ya da kapasite olarak eksik olsa bile bunları aşar geçer sahadaki mücadelede. Bir yanda Fenerbahçe’de benimle alay eden zihniyet, diğer yanda da bizi zorla antrenmandan yemeğe çağıran Mustafa Denizli…”

"O günü çok iyi hatırlıyorum. Bazıları garipsemiş hatta yadırgamıştı o olayı. Ben sahadaydım ama biliyorum neler olduğunu. O gün Adana Demirspor’un hiç bir riski yok. Biz zaten şampiyon olmuşuz iki maç evvelinden. Dostluk maçı gibi bir maçtı, çay olsa ne olur? Kimseye hakaret yok, saygısızlık yok. Bir de dünyanın en önemli futbol insanlarından bir tanesi, Derwall, hayatta öyle bir saygısızlık kimseye yapmaz. Çay getirilmiş, içiyor nezaketen. 'Aman' falan dese asıl o zaman nezaketsizlik. O zaten içince diğerleri içmeye başladı."

“O günü çok iyi hatırlıyorum. Bazıları garipsemiş hatta yadırgamıştı o olayı. Ben sahadaydım ama biliyorum neler olduğunu. O gün Adana Demirspor’un hiç bir riski yok. Biz zaten şampiyon olmuşuz iki maç evvelinden. Dostluk maçı gibi bir maçtı, çay olsa ne olur? Kimseye hakaret yok, saygısızlık yok. Bir de dünyanın en önemli futbol insanlarından bir tanesi, Derwall, hayatta öyle bir saygısızlık kimseye yapmaz. Çay getirilmiş, içiyor nezaketen. ‘Aman’ falan dese asıl o zaman nezaketsizlik. O zaten içince diğerleri içmeye başladı.”

“Tabii eğlendik de. Derwall’in oyuncularla ilişkisi muazzamdı. Bir de ona King diye bir oyun vardı onu öğretmiştik. Kamplarda akşam yemeğinden sonra 8.00-8.30 gibi oynamaya başlardık. Kaptan Cüneyt, Mustafa Denizli, Derwall, ben; gece 1’e kadar oynardık. Bırakamıyordu Derwall, o kadar seviyordu ki oyunu. Adama bir öğrettik, hepimizi esir alıyordu. 1’e kadar bırakmazdı. Çok değerli bir insandı, nur içinde yatsın. Kumarı parasına oynayan da vardı oynamayan da. Örneğin Simovic’le yemek, tişört ya da ne bileyim, iddiasına oynardık. Tavlayı çok seviyordu ama tabii bizle oynayacak düzeyde değildi. 10 oyunun 9’unu olağanüstü bir zar gelmedikten sonra ben kazanıyordum.”

“Futbola dönersek, Türkiye’nin çok üzerinde bir takımdık. İki sene arka arkaya şampiyon olmuştuk. Şampiyonlar Kulüpler Kupası’nı kazanan PSV Eindhoven’ı yenen tek takım bizdik. Tesadüfen başarılı olmadık, gerçekten iyi takımdık. Avrupa’da iyi oynayan, ligde duman atan… Böyle bir takımdık. Oraya gelene kadar da her şey bu disiplin sayesinde oldu işte. Takımda disiplini suiistimal edecek oyuncular yoktu. Kimse müsaade etmiyordu. O çok önemli bir avantaj. Tanju (Çolak) gibi kişilere kalsa illa bir sululuk çıkar. Ama Tanju’nun gol kralı olmasına rağmen o takımın içinde hiçbir zaman sesi çıkmazdı. Allah’ı var şimdi. O zaman en ‘şey’ tip Prekazi’ydi, nasıl diyeyim, uçuk… Ama çok iyi futbolcuydu. Ve o bile Allah’ı var takımın ahengini hiçbir zaman bozmadı. Herkes takımın başarısına odaklanmıştı. Bir de birbirini sevdiği için idare edebiliyordu. Hoşgörüyle beraber. Böyle bir düzen vardı.”

“Sadece Şampiyon Kulüpler’deki yarı final değil. Bir sürü önemli olay oldu. Çoğu insanın bilmediği veya unuttuğu bir turnuva var mesela, Borussia Dortmund’un organize ettiği 4’lü turnuva… Dortmund’un kendi sahasında. Dortmund, Yunanistan şampiyonu Olympiakos, Brezilya şampiyonu Santos’la birlikte katılmıştık. Böyle bir turnuvayı, biz hepsini perişan ederek kazandık. Finalde Dortmund’u 3-0 yendik. O gün oynadığımız top bana göre bugüne kadar bir Türk takımının yabancı bir ülkede oynadığı en iyi maç. Keşke o kaseti bulsalar da o günkü maçı yayınlasalar.”

Fotoğraf: Depo Photos

Fotoğraf: Depo Photos

“Sonra salon turnuvası var… Avrupa’nın 1 numaralı salon turnuvasını Bayern Münih organize ediyordu. Dünyanın en iyi takımları o turnuvada yer alıyordu ve 15 bine yakın seyirci izliyordu. Biz üçüncü olduk ama ‘gönüllerin şampiyonu’ ilan edildik. Galatasaray’ın orada yaptığı reklamı, Türkiye Cumhuriyeti bugün 100 milyon dolar verse yapamaz. Mümkün değil. 15 bin Alman ayakta alkışladı bizi dakikalarca. Turnuvanın en iyi oyuncusu Prekazi seçildi, ikinci ben. Gol kralı ben oldum, ikinci Prekazi. Yani ödülleri de biz topladık. O turnuva Avrupa’nın en büyük özel turnuvasıydı. Biz böyle organizasyonlara damga vurduk Galatasaray olarak. Bunlar bilinmeyen, insanların unuttuğu şeyler ama en azından bizler hiç unutamıyoruz.”

 

“Galatasaray’ın Avrupa’ya açılan kapısı o takımdı. Bu anlattıklarım, bir Türk takımının yurt dışında elde ettiği ilk büyük başarılardır. Zaten UEFA Kupası’nı alan da o kadronun devamıdır. 16 yaşındaki Tugay, 17 yaşındaki Bülent, bizimle beraber yoğrulmaya başladılar. Uğur Tütüneker, Muhammet (Altıntaş), Erhan (Önal), İsmail (Demiriz), Yusuf (Altıntaş) uzun süre devam ettiler. Sonra Hakan Şükür, Arif Erdem, altyapıdan yeni gelenlerle bir geçiş oldu. Galatasaray’ın hangi noktadan hangi noktaya geldiğini bizzat yaşamış, takip etmiş biriyim. Galatasaray bir yana diğer kulüpler bir yana. Sezar’ın hakkı Sezar’a.”

“Mustafa Hoca, Galatasaray’dan ayrıldı, Almanya’ya gitti, sonra da döndü. Geri geldiği dönemde bizim de Semih’le (Yuvakuran) mukavele bitmişti. Hasnun Galip’te hep beraber oturuyoruz, ‘Haydi, hayırlı olsun. İnşallah imza atarsınız’ dedi. Meğerse içeriye, bizle çalışmayacağına dair rapor vermiş. O zaman kırılmıştık ama geçti sonra.”

*Bu röportaj, Socrates‘in Kasım 2016 sayısında yayımlanmıştır. Bütün sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.