Genel

Dolu Bardak

Sezonun ilk yarısını lider tamamlayan Başakşehir'in başarısının nedenleri çok basit olsa da tartışma sürüyor.
basaksehsir

Süper Lig iyi futboluyla öne çıkan bir lig değil. Her ne kadar hâkim görüşün yarattığı algı kadar diplerde de olmasa da belli bir seviyeyi yakalamakta zorlandığı gerçek. Bunun en önemli nedenini fiziksel yetersizliğe ve buna bağlı olarak topun oyunda kalma süresine bağlayabiliriz. Televizyon izleyicisini boğan oyunlarla çok sık karşılaşıyoruz. Ne zaman özellikle Türk oyuncular kendine has özelliklerle kontrolsüz ve coşkulu bir performans sergilemeye başlıyor, o zaman izlediğimiz maç heyecan verici bir düelloya dönüyor.

Başakşehir’in liderliğinin sırrı da burada yatıyor. Her ne kadar hâlâ ‘yere yatsana’ tezahüratlarıyla anılsalar da ve ‘çok sıkıcılar, savunma futbolu oynuyorlar’ diyerek etiketlenseler de gerçek böyle değil. Karşımızda ligin en iyi dizilen, sahaya en iyi şekilde yayılan ve belki de hücum seçeneği en fazla olan takımı var.

Başakşehir hemen hemen üç yıldır aynı sistemle oynuyor. Çok büyük sırları yok. Başvurdukları sistem, dünyanın en çok kullandığından. Dörtlü savunma, iki merkez orta saha, tek santrfor… 2013-14 sezonunda 1.Lig’de şampiyon olan kadronun kilit parçaları hâlâ takımda; Mahmut Tekdemir, Mehmet Batdal, Doka ve Edin Visca, takımdaki rollerini de kaybetmediler. Başakşehir, Abdullah Avcı’nın geri dönüşünün ardından kadrosunu yavaş yavaş değiştirdi. Bunun adına birçok dilde ‘istikrar’ deniyor.

2014-15 sezonunun ilk haftasında; Başakşehir’in Süper Lig’e dönüşlerini simgeleyen ilk karşılaşmada (Kasımpaşa); sahaya çıkan 11’in 9’u hala takımda yer alıyor. Rajko Rotman ve Doka’yı çıkarırsak 7 tanesi de (Volkan Babacan, Alexandru Epureanu, Yalçın Ayhan, Uğur Uçar, Ferhat Öztorun, Mahmut Tekdemir, Edin Visca) hâlâ ilk 11’de şans bulmaya devam ediyor. Örneği genişletmek gerekirse, aynı hafta Fenerbahçe; Karabükspor ile karşılaşmıştı. Sahaya çıkan 11’den sadece iki isim (Mehmet Topal ve gidip geri dönen Moussa Sow), çubuklu formayı giyme şansına bugünlerde de devam edebiliyor.

Aslında bu rakamlar bize bir yanılgıyı işaret ediyor. Üstelik bu yanılgının kaynağı da belirsiz. Buna göre; Başakşehir’in çok iyi transferler yapma imkânı bulduğu ve bu sayede kadrosunu zenginleştirdiği ve rakipleriyle haksız bir rekabete girerek güçlendiği söyleniyor. Oysa elimizdeki kadro bunun tam tersini yansıtıyor. Birkaç maddeyi kısa kısa sıralayalım.

Yabancılar: Başakşehir’in yabancıları ilerleyen dönemlerde tez konusu olabilir. Özellikle yabancı sınırının genişlediği dönemde hemen tüm takımlar kasalarını açarken Başakşehir bu çılgınlığa bulaşmadı. Zaten yabancı oyuncularının önemli bir kısmı sınırın genişlemesinden önce takıma transfer olmuştu. Uzun süredir de takımın kilit parçaları olarak forma giyiyorlar. Çoğunluğu bonservis olarak da kulübe külfet olmadı. Yani Türkiye Ligi’nde mücadele eden her takımın renklerine bağlama şansı vardı. Şimdilerde bu ihtimal biraz düşük!

Solak stoper Alexandru Epureanu, Avrupa futbolunda adı anılmayan bir ülkede Moldova’da yetişti. Başakşehir’e ise Rusya Ligi’nden, Anzhi takımından geldi. 2.5 sezonda 65 resmi maça çıktı. Önemli bir sakatlık geçirmeseydi, bu sayı çok daha fazla olacaktı. Edin Visca birçok takımın transfer listesinde yer alıyor. Sevilla bu takımlardan biri. Haberlerin doğruluğu tartışılır ama Visca’nın takımına katkısı tartışılmaz. Socrates editörlerinden Atahan Altınordu’nun hazırladığı ilk yarının 11’inde kendine yer bulmuştu. 2011-12 sezonunda ülkesi Bosna Hersek’in Zeljeznicar takımından transfer edildi. Tabii ki bonservis ödenmedi. Brezilya’da doğan Doka ise Başakşehir’e Bulgaristan’ın Litex takımından transfer oldu. Bir diğer Brezilyalı Mossoro, bu sezon çok etkili. Suddi Arabistan’dan transfer edildiğinde bonservis bedeli ödenmedi. Adana Demirspor’dan bu yaz transfer edilen Joseph Attamah, Fenerbahçe’den gelen Samuel Holmen, Rudar Velenje’den dahil olan Rajko Rotman bonservis bedeli ödenmeden Başakşehir’e geldiler ve şans buldukları zaman takımlarına katkı sağlıyorlar. Kulübeden gelerek verdiği katkıyla dikkat çeken Stefano Napoleoni, bir hazırlık maçında beğenildi ve geçen sezonun devre arasında komşu ülke Yunanistan’ın Atromitos takımından 400.000 Euro bedelle transfer edildi. Beşiktaş’ın büyük umutlarla Türkiye’ye getirdiği 20 yaşındaki Nijeryalı Musa Muhammed için ise 300.000 Euro ödendi.

Başarılı bir liste! Bu sayede Başakşehir’in yabancı transferinde ufak bir hata yapma lüksü de var. Üstelik zaman zaman fazlasını da yakaladılar. Stephane Badji, Norveç’in Brann takımından 750.000 Euro’ya transfer edilmişti Bir sene boyunca hem sağ bekte, hem orta sahada görev yaptı. Faydası alındıktan sonra Belçika’nın Anderlecht kulübüne 2 Milyon Euro’ya satıldı. 750 bin Euro’ya alınan Pierre Webo’nun 3 milyon Euro’ya Fenerbahçe’ye satılması da hala akıllarda. Ekonomi tam olarak böyle bir şey olsa gerek!

Yerliler: Başakşehir’in yabancı futbolcularına geniş yer ayırdık ama sanmayın ki takımın iskeletini yabancılar oluşturuyor. Epureanu, Visca ve Mossoro dışında ilk 11’in geri kalanı yerlilerden oluşuyor. Son olarak A Milli Takım’a 4 oyuncu verdiler; bir kaleci, bir savunmacı, bir orta saha ve bir forvet. Ve belki de takımın ve ligin en iyisi (Emre Belözoğlu) o dört isimden biri değil. Zaten takımın çoğu; bir dönem İstanbul’un büyüklerinde oynayan ama gözden çıkarılan oyunculardan oluşuyor. Yani ‘devler’, Başakşehir’e bakıp ‘Bu oyuncuları nereden buluyorlar’ diye soramaz, çünkü onları zaten kendileri bulmuştu! Başakşehir’in TT Arena’da Galatasaray’ı 2-1 yendiği maçta Başakşehir’in ilk 11’inde 5 eski Galatasaraylı vardı. Golleri de onlardan ikisi; Yalçın ve Mehmet Batdal atmıştı. Asistler ise iki farklı jenerasyonun Florya mezunları Emre ve Uğur’dandı.

Bonservisler: Başakşehir transferlerde büyük miktarlar ödemiyor. Kulüp tarihinin zirvesinde Doka var. Bulgaristan’dan 2 milyon Euro bedelle gelmişti. Bedel yüksek olabilir ama verdiği katkı ortada. İkinci sıradaki Sokol Cikalleshi ise geçen sezonun başında 1.8 milyon Euro bedelle RNK Split takımından transfer edildi. Verdiği katkı beklentilerin altında kaldı. Buna rağmen ülkesinin milli sporcusu olmaya devam ediyor ve geçen yaz Euro 20016’da boy gösterdi. Kasadan çıkacak paranın çıtası az çok belli gibi. Ve son dönemde transfer edilen İrfan Can Kahveci, tartışmaları yeniden alevlendirdi.

İrfan, büyük kulüplerin gözdesiydi. O nedenle yüksek bir bedelle İstanbul’a gitmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Gençlerbirliği Başkanı İlhan Cavcav’ın çok eski dönemlerde yaptığı gibi futbolun başkentinden Ankara’ya bir kâr hamlesi yapması bekleniyordu. Ama çıkan haberlere göre Fenerbahçe sadece takas teklif edebilince, fırsat Başakşehir’in ayağına geldi. Ortaya çıkan bonservis bedeli 1.7 milyon Euro’ydu. Bu miktar, transfer çılgınlığını ezberine dahil etmiş herkesi şaşırmıştı. Oysa transfere şaşıranların çoğu kısa bir süre önce, yabancı sınırının genişlemesi gerektiğini savunmuş, böylece yerli futbolcu bedellerinin düşeceğini öngörmüştü. Dedikleri çıktı, fakat bu sefer yine şaşırdılar! İrfan için ödenen bedelin daha fazla olması bekleniyordu. İrfan genç ve yetenekli bir oyuncu. Fakat henüz kariyerinde 150 resmi maça çıkmadı. 21’inin tam ortasında. Emre Belözoğlu’nun Inter’e gittiği, akranı Ozan Tufan’ın Avrupa Şampiyonası’nda oynadığı yaşta. Yani Türkiye standartlarında uğruna 5 milyon Euro istenecek bir oyuncu olmaması gerekiyor. Belki bir yönetim becerisidir. Ama daha da önemlisi Cengiz Ünder’in varlığı önemlidir. Başakşehir, genç oyuncuların oynarken gelişebileceği bir yer olarak görülüyor. O nedenle hem oyuncular Başakşehir’e gitmek istiyor, hem de pazara ekolünü katmak isteyen kulüpler oyuncularını oraya göndermekten gocunmuyor. Cengiz’in ve İrfan’ın oynaması gözlerin Altınordu ve Gençlerbirliği’ne çevrilmesine neden oluyor. Bu da Başakşehir’e oyuncu gönderen kulüplerin indirim yapabilmesine, çünkü ilerleyen dönemde rağbet görmelerini sağlıyor. Ticaret tam olarak böyle bir şey olsa gerek!

Transfer sayıları: Başakşehir son iki sezonda 15 transfer yaptı. Beşiktaş sadece bu sene 16’yı buldu. Galatasaray için 18 rakamı çıkıyor. Üstelik bunların içinde Kevin Grosskreutz, Emrah Başsan ve Kolbeinn Sightorsson gibi hiç oynamayanlar da var. Fenerbahçe ise aynı sürede 20’ye ulaştı. Yani Başakşehir, kadrosunu değiştirmeden yeniliyor! Çok az da olsa; ‘takımı istedikleri gibi kurabiliyorlar, değiştirebiliyorlar’ algısı da geçersiz kalıyor. Bu daha çok, İstanbul’un diğer kulüpleri için geçerli. Başakşehir, kadrosunu istediği gibi oynatıp, istediği gibi nokta transferler yapabiliyor.

Sahadaki fark

Kadronun hangi şartlarda ve nasıl kurulduğunu açıklamaya çalıştık. Elimizde önemli bir veri olarak kalacak. Ama ne olursa olsun kağıt üzerinde gözüken bir durum. Sahada işler nasıl ilerliyor? İşte Başakşehir’in asıl başarılı noktası burası. Başakşehir; tamamen savunma yapmıyor! Buna iddia eden biriyle karşılaşırsanız iki ihtimali var. Ya üç İstanbul takımının aşırı bağlı taraftarlarından biridir, ya da en azından son 6 ayda Başakşehir maçı izlememiştir.

Bu iddiayı iki sene önce söylemek biraz daha mümkündü. Başakşehir; savunmada iyi yerleşen ve ileri hızlı çıkışlarla pozisyona girmeye çalışan bir takımdı. Gol yollarında biraz daha sıkıntılı, oyunu rakip alana yıkmayı düşünmeyen, hatta belki de gücü yetmeyen o nedenle de savunmayı sağlam kurmak zorunda olan bir ekipti. Ama günün sonunda işlem sonuca ulaştı, takım sezonu dördüncü sıraya tırmandı.

Ama ertesi sezon bir seviye daha yükselmeye çalıştılar. Topu daha hızlı gezdirmeye, topa daha çok sahip olmaya başladılar. Türk futbolunu son 15 senede çıplak gözle izlemiş herkes, bu farkın nedenini sadece esame listelerine bakarak kolayca anlayabilirdi: Emre Belözoğlu! Hızlı düşünen zihnin ve kaliteli bir sol ayağın kusursuz birleşimi… Sonuç olarak Emre’nin yönlendirdiği Başakşehir, üstü süte ikinci defa ligi dördüncü sırada noktaladı.

Başakşehir gelişimini bu yaz da sürdürdü. Dikkat çekici transfer bu sefer Eren Albayrak’tı. Sol bekte oynayan oyuncu, aslında sol açık olarak kariyerine başlamıştı. Beke geçince de oyun alışkanlıklarını değiştirmedi ve ‘hücumcu bek’ etiketini aldı. Solda Eren ve sağda Uğur’un varlığı; ortadaki Emre’nin oyun kurucu yeteneği ile birleşince; Başakşehir’in oyunu bir anda başka bir seviyeye çıktı, oyunun başka bir bölgesine taşındı. Savunmada iyi yerleşen bir takım olma kimliklerini de korudular. Bu yetenek, onların hala savunma takımı olarak görülmesine neden oluyor. Ne büyük yanılgı! Savunmada rakibe alan vermediği için anti-futbol suçlamasıyla karşılaşan takımların olduğu başka bir ülke yoktur herhalde. Bu eksikliğin Avrupa arenasında ne kadar sıkıntı yarattığını Euro 2016’daki İspanya maçında görmüştük.

Zaten Başakşehir artık sadece savunma takımı değil. Hücuma çıkışlarını izlemek büyük bir keyif. En önemli nokta olarak; sadece bir tane hücum planları yok. Ligin birçok takımı sadece 1-2 planla bütün sezonu götürmeye çalışıyor. Buna; Jermain Lens ve Bruma’ya yüksek oranda ihtiyaç duyan  şampiyonluk adayları Fenerbahçe ve Galatasaray da dahil. Ligin kalitesini eleştirenlerin haklı olarak dem vurduğu ‘kısır futbol’ ortamında, Başakşehir çok etkili hücumlarla içimizi ısıtıyor. Kontralar, set hücumları, hatta Alanyaspor maçında Mehmet Batdal’ın attığı gol gibi duran top organizasyonları. Visca, Mossoro, Cengiz, Emre ile başlayan ataklar. Mehmet Batdal, Napoleoni ve yeniden kendini toparlamaya başlayan Mustafa Pektemek ile buluşan toplar. Her bir oyuncunun aynı bir meziyeti var ve hepsi eşit bir şekilde harmanlanarak takım içinde yer buluyor. Stoperler bile gol kovalamaya gitmeye çekinmiyor.

Yazının başına geri dönersek; Başakşehir Süper Lig standartlarının üzerinde bir futbol oynuyor. Oynadığı maçlarda topun oyunda kalma süresi, ligi aşıyor; 55 dakikalara yaklaşıyor. Topla oynayan, akışı hızlandıran bir takımın da fiziksel anlamda sıkıntı yaşadığını söylemek haksızlık olur. Ama sanki hem topla oynayan hem de topsuz oyunda iyi yerleşen bir takımın olması hayal ürünüymüş gibi görüldüğünden Başakşehir daha çok ‘savunma takımı’ olarak görülüyor. Ligin en efektif hücum takımlarından birine yapılan haksızlık.

İkinci yarı ne olur?

Başakşehir sezonun geri kalanında ne yapar? Herkes bu soruyu soruyor. Başakşehir’in en büyük avantajı bu noktaya bir anda gelmemiş olmaması. Üç sezondur ligin belli bir seviyesini aşıyordu. Her sene üstüne koymanın ödülü olarak bu sefer yarışa dahil oldu. En azından şunu demek mümkün; bu sezon şampiyon olamasalar bile seneye yine aynı gücü ortaya koyma ihtimalleri çok fazla. Yani ligin saman alevi gibi parlayan ama ertesi sezon kaybolan sürpriz takımlarından biri değiller. Peki bu sezon şampiyon olabilirler mi? Saha dışına bağlandığımız nokta ne yazık ki burası.

Başakşehir’in, tarihsel geçmişini düşünenler, kulübün birçok kurum tarafından kollandığını ve bu sayede zirvede olduğunu iddia ediyor. Saha içine bakınca bunların asılsız olduğunu görmek mümkün. Fakat ülkedeki ortamın bu ayrıma sebep vermesi de doğal. Hükümet karşıtı kitlenin Başakşehir’in çıkışında bir ‘bit yeniği’ araması normal bir reaksiyon. Fakat, Başakşehir’in yükselişinin hemen ardından, diğer üç İstanbul takımının spor yazarlarının da üstü kapalı bir şekilde bu konuya parmak basması oldukça talihsiz oldu. Hakem kararlarının Başakşehir’in lehine olduğunu söyleme yarışı; uzun maratonda Başakşehir’in handikapı olabilir. 16. haftada oynanan Adanaspor maçında, önce verilen sonra iptal edilen nizami golün bu baskıdan kaynaklandığını iddia edenlere hak vermek mümkün.

Fakat her şeye rağmen saha içinin adil olduğunu düşünmek bu oyuna olan ilgimizi kalıcılaştırıyor. Üstelik oynanan oyun da bunun göstergesi.

Abdullah Avcı; iki puan bırakmalarına neden olan o hakem kararının ardından yayıncı kuruluşa, “Beraberliğimizi hakeme yıkamayız. Gol olsa 2-1 öne geçecektik bu kez başka senaryo çıkardı ortaya. Olan oldu artık. İlk yarı lideriyiz, bardağın dolu tarafı bu. Onlar da formsuzdu biz de” dedi. Belki de başarının sırrı buradadır. Eksiklerine bahane aramayan ve bardağın dolu tarafına bakan bir grup sahada mücadele ediyor. Bu bardağın dolu kısmı, ‘büyük’ bardakların yıllardır doldurduklarından çok daha fazla…