Dergi, Gündem, Yorum

İnsan Kalmak

Socrates'in 22. sayısında ana konu: Umut. Açılışta ise George Weah'ın öyküsü var.

“O halde, insan kalmaya bak. Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve ‘kaderin büyük terazisine’ koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir.” John Berger / Hoşbeş

Yağmur mevsimi yeni başlamıştı. 1996 yılının bir Mayıs akşamıydı. Jack The Rebel ve beraberindeki 70 kadar silahlı adam, bir askeri araç ve altı jipten oluşan konvoy ile hedefledikleri müstakil eve yaklaşıyordu. Aynı Hollywood filmlerinde Afrika’nın tek adam yönetimindeki kaotik ülkeleri resmedilirken elinde silahlarla dört çeker araçların kenarından sarkan adamlar gibi.

Ama gerçekler beyaz perdedekinden çok daha acımasızdı. Araçlar büyük evin bahçesine geldiğinde, Jack the Rebel araçtan inip cebinden bir kağıt parçası çıkardı. Önce “Herkes evden dışarı çıksın” diye bağırdı. Kadınlı erkekli yaklaşık 30 kişi dışarıdaydı. Korkudan yaprak gibi titriyorlardı. Jack the Rebel onlara bağırarak kağıttan bir şeyler okumaya başladı:

“George Weah, bu ülkenin başkanı olmak istediğini açıklayan bir mektup yazdı. Artık futbol oynamak istemiyormuş. Politikaya girecekmiş.”

Evet; burası 90’ların efsane futbolcusu Liberyalı George Weah’ın, ülkesinin başkenti Monrovia’daki eviydi. Evdeki insanlar da Weah’ın akrabaları ve yakınlarıydı. Silahlı milisler önce duvar dibine dizip ayırdıkları erkekleri dövmeye başladılar. Kadınlara ise evin içinde vahşice tecavüz ettiler. Sonra da evi yağmaladılar. Milisler, evde Weah’ın kariyerinden hatıra olan eşyalardan tutun iki lüks otomobile kadar her şeyi alıp götürdüler. Sonra da evi ateşe verip yaktılar.

Uzun yıllardır iç karışıklıklardan fazlaca nasibini almış bir ülke olarak, Atlantik kıyısındaki Liberya’da, artık sıradanlaşan şiddet eylemlerine dönüşmüştü bunlar. Başkan Charles Taylor, 1989’da ele geçirdiği iktidarını, gücünü hissettirmek için bir korku imparatorluğuna dönüştürmüştü. İç savaşı körüklediği o günlerde binlerce insan katlediliyordu. Uyuşturucu verilerek beyni yıkanan çocuk askerler artık eğlence için insan öldürüyorlardı. 1800’lü yıllarda kölelikten kurtulup Kuzey Amerika’dan ‘özgür bir ülke’ umudu ve hayaliyle gelen siyahların kurduğu ‘Liberya’, iç savaşın pençesinde savaş tacirlerinin cirit attığı bir yer olmuştu.

İnsanlık adına utanç dolu o günlerde George Weah, İtalya’da Milan forması giyiyordu. Kariyerinin zirvesindeydi. Tüm sahayı aşarak Verona’ya attığı o unutulmaz golün üzerinden sadece birkaç hafta geçmişti. Saldırıdan sadece birkaç ay önce dünyada ‘yılın en iyi futbolcusu’ seçilmiş, Ballon d’Or ödülünü almıştı. Tarihte bunu kazanan ilk Afrikalı futbolcuydu. Bugüne kadar da tek kalacaktı.

Weah, evinin yakıldığını ve iki genç kuzeninin tecavüze uğradığını öğrendikten birkaç hafta sonra eşiyle birlikte Liberya’ya gitti.  Çok iyi paralar kazanmasına, ABD’den İtalya’ya kadar evleri olmasına rağmen ülkesinden vazgeçmeye ve kopmaya niyeti yoktu. Havalimanından itibaren yine büyük coşkuyla karşılandı. Halk onu neredeyse tanrı katında bir kahraman olarak görüyordu ama devlet nezdinde dokunulmaz değildi. Her ne kadar “Ben yaptırmadım” dese de Başkan Taylor’ın, Jack the Rebel lakaplı George Dwannah ile yakınlığı bilinen bir gerçekti. Sonuçta George Weah, Taylor’ın mutlak hâkimiyeti için büyük bir tehditti. Weah’ın evine yapılan saldırıdan kısa bir süre sonra evden alınan lüks araçlardan birini Başkan Taylor’ın basın sekreteri büyük bir gururla Monrovia sokaklarında kullanmaya başlamıştı.  Weah eşi Clar ile 1998’de gittikleri bir davette, Taylor’a yakın isimlerden biri olan Alahji Kroman’ın evinde oturdukları masanın kendi evlerinden alınan masa olduğunu fark etmişlerdi. Her şey apaçık ortadaydı.

Weah ise bir yandan futbol kariyerine devam ediyor, bir yandan da ülkesindeki insanlık suçlarına dikkat çekmek için Birleşmiş Milletler’i göreve çağırıyordu. Halihazırda barış elçisi olmuştu. O günlerde, Lone Star (Yalnız Yıldız) lakaplı milli takım için ise sık sık ülkesine geri dönüyordu. Halkın yanında onlara umut olmak istiyordu. Kazandığı paraların bir bölümüyle takımın deplasman ve ekipman masraflarını, maaşlarını ödüyordu. Hayali, Liberya ile 2002 Dünya Kupası’na gitmekti. Çok çabaladı ama olmadı. Yine de ülkesinden vazgeçmedi. Bunu şöyle açıklıyordu: “Liberya halkı, zamanında ben futbolcu olarak gelişeyim diye vergi ödüyordu. Sahip olduğum her şeyi Liberya halkına borçluyum. Ne aldıysam onu geri vermeye çalışıyorum.”

Aslında onun için de hiç kolay olmamıştı. Ebeveynleri daha bebekken onu terk etmişti. Büyük annesi onu yoksulluk içinde büyütmeye çabalamıştı. Küçükken Monrovia sokaklarında çıplak ayakla futbol oynayıp mısır patlağı satarak veya çöpten plastik toplayarak geçiniyordu. Büyükannesi onun beladan uzak kalıp çok çalışması için çabalıyordu. Bunların karşılığını da aldı.

1981’de, 15 yaşındayken dikkat çekmeye başladı Weah; önce Kamerun’a, sonra da Arsene Wenger’in çabasıyla 1988’de Monaco’ya transfer oldu. Sonrası bilinen hikâye; bir futbol efsanesine dönüştü. Röportajlarında o günleri anarken Wenger’den minnettarlıkla söz ediyordu. Çocukken ülkesinde yaşadığı zorlukların ardından onun bir baba figürü olduğundan bahsediyordu. “Bana gerçekten oğlu gibi sahip çıkmıştı. Irkçılığın doruk noktasında olduğu günlerde, Arsene bana siyah ile beyazın beraber var olabileceğini öğretmişti. “ diyerek söz ediyordu o günleri anlatırken. 1995’te Ballon d’Or ödülünü aldığı konuşmada, bu başarısını bir yıl önce kaybettiği büyükannesine ve baba olarak gördüğü Wenger’e ithaf etmiş ve Wenger için, bir dakika bile düşünmeden dizini, elini, yüzünü parçalayabileceğini söylemişti.

Weah, köklerine çok bağlıydı. Yoksul halkı için bir şeyler yapmak istiyordu. Ülkesinde, 1989’dan 2003’e kadar devam eden iç savaşta 200 bin insan hayatını kaybetmişti. Yoğun bir çaba ve başta kadınların tetiklediği sivil toplum isyanının sonuç vermesiyle, 2003 yılında Başkan Taylor ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Yaşattığı karanlık dönemin sonunda, nihayet ilk kez gerçek manada demokratik seçimler yapıldı. Weah da aday olmuştu. Ancak eğitim düzeyi (lise terk) gereklilikleri karşılamıyordu. Favori olmasına rağmen kaybetti. Kadın aday Ellen Johnson Sirleaf seçimlerden galip çıktı. Afrika kıta tarihinin ilk kadın devlet başkanı oldu. Hâlâ da yönetimde. George Weah ise başkan olamadı belki ama 2014 yılında senatör olmayı başardı. Şimdilerde ise 2017’deki başkanlık seçimlerine hazırlanıyor.

Aradan geçen yıllarda Liberya sürekli yaralarını sarmaya çalıştı. Halkın %85’i yoksulluk sınırının altında yaşamaya devam ediyor. Yetmezmiş gibi birkaç sene önceki Ebola salgını da ülkeyi vurdu. Weah ise kariyeri boyunca sadece futbolcu olarak ülkenin gururu olmakla yetinmedi. Kazandıklarını Liberya’daki insanlar için okul ve hastane yapımında harcadı. Çocuk askerlerin o dehşetten arındırılıp, topluma kazandırılması için özel çaba gösterdi.

O korkunç gecenin ardından yıkılan evini de yeniden yaptırdı. “Ruhunu kaybetmişti” diyerek kendi oturmadı ama futbolcu gençlerin emrine sundu. Oraya yeni bir ruh getireceklerine inanıyordu. George Weah hâlâ, ölümlere alışmış insanların tekrardan ‘yaşadıklarını’ hissetmelerine ve hayata dair umutlarını korumalarına yardımcı olmaya çalışıyor. O yağmurlu Mayıs akşamında evinde yaşananları aklından bir an olsun çıkarmadan…

Bu sayı; yaşananlar her geçen gün daha hayal kırıcı ve insanoğluna dair inanç daha az olsa da karanlığın peşinden mutlaka aydınlığın geldiğini unutmadan inancını koruyanlar, çaresizliği kırıp tutunmak için bir şekilde güç bulanlar, ölüme değil de hayata anlam yükleyenler ve hep insan kalmayı başaranlar için…

Pink Floyd’un bir zamanlar High Hopes şarkısında dediği gibi;

“Sonsuza dek arzu ve tutkuyla yüklü
Bir açlık daha var doyurulmamış
Yorgun bakışlarımız hâlâ başıboş geziniyor ufukta
Çakılıp kaldığımız hâlde, bu yolda defalarca.”