Aralık 2016, Dergi

Hoşçakal 2016

Mark Selby, "Bit artık 2016" demeyenlerden çünkü kendi tabiriyle hayatının en güzel senesi geride kalıyor. Snooker'ın dünya 1 numarası, Socrates'e konuşmuştu.
LONDON, ENGLAND - APRIL 15: XXX during a media launch for the 2013 Betfair World Snooker Championship at The Groucho Club on April 15, 2013 in London, England. (Photo by Warren Little/Getty Images)

Oyuncular Turu Şampiyonası’nın (PTC) takvime katıldığı 2010 yılından itibaren neredeyse her sezon turnuva sayısının arttığını düşünürsek; son değişimler sizi memnun etti mi? Bir sezonda 18 sıralama turnuvası oynanması fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Barry Hearn bu işe el attığında kendi kendime, “Barry de yapamazsa kimse yapamaz” demiştim. Onun görevi devraldığı geçiş döneminde oyun pek iyi durumda değildi; senede beş-altı turnuva oynayıp daha sonra üç-dört ay ara veriyorduk. Takvimde büyük boşluklar vardı, yeni sezona başlarken hangi turnuvayla giriş yapacağımızı bilmediğimiz dahi olurdu. Artık o günler geride kaldı. Şimdi seçim şansımız var, nerede istersek orada oynuyoruz.

Mesela ben kendi açımdan konuşayım… PTC’ler 2010-2016 arasında oynandı. Eşimin doğum yaptığı sezon haricinde, neredeyse her yıl, her turnuvaya katılmaya çalıştım. Neden? Çünkü oynamayı seviyorum. Daha fazla turnuvada yer almak beni hiçbir zaman rahatsız etmedi. Son dönemde takvime daha dikkatli bakmamın nedeni, baba oluşum. Kızım Sofia Maria iki yaşını doldurmak üzere ve şimdi başka sorumluluklarım var. Bu yüzden seçiciyim.

“Daha fazla turnuva oynamak beni rahatsız etmiyor” dediniz. 2013 Dünya Şampiyonası öncesi burnout’tan (mesleki tükenmişlik) dem vuruşunuz bununla biraz çelişmiyor mu?

Hayır; çünkü burnout meselesi Crucible’a özgü bir durum. Dünya Şampiyonası’nın oynandığı Nisan ayından hemen önce çok maç yapmak, işleri biraz karıştırabiliyor. 15 günlük uzun bir maraton sizi beklerken Mart-Nisan geçişinde Çin’de oynadığınız turnuvaların olumsuz etki yaratma ihtimali yüksek. En azından, benim için öyle. Mesela yakın dönemden örnek vereyim: Bu yıl Crucible’a gitmeden takvimimi boşalttım; iki turnuvadan çekildim ve kendime biraz dinlenme alanı yarattım. Zaten iyi geçirmediğim bir sezondu, verdiğim ara iyi geldi. Olay da bu zaten. Takvimde 60 turnuva da olsa, seçme gücüm var. Bunu kullanıyorum.

Peki daha sık turnuva oynadığınız dönemlerde kazanmanız gerekenden daha azını kazandığınızı düşünmüyor musunuz? 30 yaşına gelmeden daha üretken olamaz mıydınız?

Emin değilim. Oyunun standardı geçmişe oranla çok yüksek. Ronnie O’Sullivan, John Higgins ve Mark Williams gibi oyuncular hâlâ oynuyor. Judd Trump, Ding Junhui, Neil Robertson, Shaun Murphy, Stuart Bingham… Daha hiç saymadığım yeni jenerasyon oyuncular var. Mesela bundan iki yıl önce Çin Açık’ta şampiyon olurken, finale giden yolda ilk 16’dan hiçbir oyuncuyla karşılaşmamıştım ki neredeyse tam katılımla oynanan bir turnuvaydı. 2000’lerin büyük bölümü hep zirve kalitedeydi ve ben de daima elimden geleni yaptığımı düşünüyordum. Daha fazla kazanmalı mıydım? Belki de, kim bilir.

Yani 30 yaşını geride bırakırken hâlâ ‘Dünya Şampiyonu’ olamadığınızı fark edip “Acaba benden geçiyor mu?” demediniz…

Aslında… Yani, tabii ki insan tereddüt ediyor. Önüne geçemezsin bunun. Mesela ben Crucible’da ilk finalimi 24 yaşındayken, 2007’de oynadım. Kazanamadım. Ondan sonra neredeyse 10 yıl geçti. Tabii, baskı her geçen yıl arttı. Her yıl, bir öncekine oranla daha zordu ama en nihayetinde oraya takılıp kalmadım. Ronnie’ye karşı oynadığım 2014 finalini kazanamamış olsam senaryo daha farklı olurdu, orası kesin. İlk şampiyonlukla birlikte o kadar rahatladım ki iki yıl sonra bir tane daha geldi.

<> during The Dafabet World Snooker Championship final at Crucible Theatre on May 5, 2014 in Sheffield, England.

2014 Dünya Şampiyonası Finali, 18-14’lük skorla Selby’ye ilk şampiyonluğunu getirmişti.

2007 ve baskıdan bahsetmişken; 2014’te Ronnie O’Sullivan ve 2016’da Ding Junhui’yle oynadığınız maçları psikolojik yönden nasıl ele almıştınız? Mesela Ding finalinde önceki ikisinden farklı şekilde favori gösterilişiniz baskı yarattı mı?

Favori kavramı çok hoşuma gitmiyor. Ding karşısında ağır bastığımı düşünmüyordum; bugün de aynı noktadayım. Şanslar 50-50’ydi. Higgins ve O’Sullivan finallerinde ise özel durumlardan bahsedebiliriz. Birinde ilk Dünya Şampiyonası finalimdeydim. Diğerinde… Rakibimin adı Ronnie O’Sullivan, yer Crucible’dı. Ronnie’nin tüm başarılarının yanında, o güne kadar oynadığı beş Dünya Şampiyonası finalinde beş şampiyonluk elde etmiş oluşu diğer tüm parametrelerin önündeydi.

Tabii bundan 10 sene önce kırılma eşiğim de daha düşüktü. O yüzden geri dönüşüm çok yanıltıcı olmasın; Higgins 12-4 yaptığında ben, “Bu maçı kazanabilirim” cümlesinden ziyade, “Amaan, ne olacak?” dedim. Kariyerimde daha önce ikinci turu geçemediğim turnuvada John Higgins’le final oynuyordum. Hâlihazırda zaten fazla olmayan baskı, tamamen üstümden kalktı. Bir frame kazandım. İki, üç, dört, beş… Bir baktım skor 12-10’a gelmiş. John tedirgin. Hiç öne geçmedim ama 14-13’ü yakaladığımı hatırlıyorum. Bugün, 2007’deki o anlayışla oynama şansım yok. Beklentileri karşılamalıyım ve bunu yapmak, sıfır baskıyla 12-4’ten geri dönmeye çalışmaktan çok daha zor.

2016 şampiyonluğuyla birlikte ikinci Crucible zaferinizi kazanmış oluşunuz artık sizi ‘82-‘83 jenerasyonunun diğer üyeleri Shaun Murphy ve Neil Robertson’dan iyice ayırıyor mu? Bu konudaki hissiyatınız ne?

Benim söylemem doğru olmaz. Shaun’la küçük yaşlardan beri hep aynı kategorilerde oynadık, neredeyse 20 yıldır birlikteyiz. Onun da, Neil’ın da kalitesi belli. Benden daha önce dünya şampiyonu olup kendilerini kanıtladılar. Kariyerleri de devam ediyor; ikinci şampiyonluk ve daha fazlası için onlara da yeni şanslar gelecektir. Benim açımdan birden fazla kez kazanarak Stephen Hendry, Steve Davis, Ronnie O’Sullivan, John Higgins ve Mark Williams gibi oyuncularla birlikte anılma şansı tabii ki mutluluk verici. Bunun kıymetini biliyorum.

Özellikle de Ronnie’yle birlikte aynı dönemde oynayıp bir şeyler başarmış olmak beni mutlu ediyor. Tarihin en iyi oyuncusuyla oynama fırsatına eriştim. Ürkütücü maçlar yaptık. Mesela Masters’ta ona ve tamamen onun yanındaki Londra seyircisine karşı oynamak çok zordu. Tribünde Leicester’dan gelen birkaç arkadaşım, ailem, istekam ve ben; karşımızda her vuruşunda Ronnie için bağıran iki bin seyirci. Zirve atmosferlerdi. Dünya Şampiyonası, yine aynı. 2014’te kazandığım şampiyonluk sonrası emekli olsam, “Hedeflerime ulaştım” derdim. Ne şanslıyım ki aynı başarıyı bir kez daha tekrarlayabildim.

markselbyleicester

2016 Dünya Şampiyonluğu, Leicester’ın da katkısıyla Selby için unutulmaz oldu.

Her iki şampiyonluğunuzun da Leicester City bağlantısını konuşacak olursak… Leicester doğumlu biri; nasıl olur da iki Crucible zaferini de doğup büyüdüğü şehrin futbol takımının tarihi şampiyonluklarıyla eşzamanlı elde eder? Bir açıklamanız var mı? (Not: 2014’te Mark Selby’nin ilk şampiyonluğunu kazandığı final günü, Leicester City de Championship’i ilk sırada bitirip Premier Lig’e çıkma hakkı elde etmişti. Selby’nin ikinci Dünya Şampiyonluğu 2016’da geldi; aynı gün, hatta aynı saat içinde Leicester bu kez EPL şampiyonu oldu.)

Yok. Gerçekten yok. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Eurosport röportajında da anlatmaya çalışmıştım; Leicester’ın bir gün Premier Lig’i kazanacağını söyleseler kendi şampiyonluğumdan kolaylıkla vazgeçebilirdim. 2014’te kazandığım gün, sadece Championship’i almıştık ki o da büyük bir tesadüftü ama Claudio Ranieri bu kez biraz ileri gitti.

Ding’le finali oynarken Chelsea-Tottenham maçıyla alakalı ilk skor güncellemesini seans arasında alabilmiştim. Ben 16-13 öndeydim, Stamford Bridge’de ise durum 0-0’dı. “Tamam, daha fazlasını duymak istemiyorum” diyerek maça konsantre olmaya çalıştım ve masaya döndüğümde hiçbir şey bilmiyordum. 31. frame yaklaşık 50 dakika sürmüştü, bittiğinde skor 17-14’tü ve şampiyonluk için sadece bir frame’e ihtiyacım vardı. 32. oyunu da kazandım ve maç topunu cebe yolladığımda saat 22.06’ydı. Bittiğinde, tribünlerden biri bana sesleniyordu:

“Hey, Mark! Chelsea 2-2 Tottenham. Bitti.”

Coventry’den Brian, bir Leicester taraftarı. Şampiyon olduğumuzu ondan öğrendim. Sonra bana Stamford Bridge’de maçın yerel saatle 21.55’te bittiğini, benim de ondan 11 dakika sonra maç topunu attığımı söylediler. Hangisi daha saçma bilmiyorum; benim ikinci kez dünya şampiyonu olmam mı, Leicester’ın Premier Lig’i kazanması mı, yoksa tüm bunların eşzamanlı gerçekleşmesi mi? 2 Mayıs 2016, gerçekten güzel bir gündü.

Leicester City efsanesi Gary Lineker, takımın başına Claudio Ranieri’nin geçtiği gün, -alaycı bir tavırla- sosyal medyaya “Ranieri? Gerçekten mi?” yazmıştı. Bir Leicester taraftarı olarak, o günlerde sizin görüşünüz neydi?

Ben de bir itirafta bulunayım o zaman; “Herhâlde yarım sezon civarı kalır, sonra da yollarız” demiştim. Tabii, yedik bu lafları. Söylemeye gerek dahi yok, Claudio artık ölümsüz. Kulübün simgelerinden biri. Aynı, adamım Jamie Vardy gibi…

Jamie Vardy’yle iyi arkadaşlığınız, onun Arsenal’e gitmeyeceğinin bilgisini size herkesten önce getirdi mi?

Evet, sanırım. Basında çıkanlardan sonra hemen mesaj attım, “Ben de senin okuduklarından fazlasını bilmiyorum” diye cevap verdi ve biraz muhabbet ettikten sonra gitmeyeceğini anladım. Zaten gerçekçi olmak gerekirse; Arsenal’da oynamak onun için iyi bir tercih değildi. Arsene Wenger, pas oyunuyla topu kaleye götürmeye çalışan bir teknik adam. Leicester ise bir kontratak takımı, Vardy de bu stratejiyle sivrildi. Eğer Arsenal’a gitseydi, bunun tek nedeni daha fazla para kazanma isteği olurdu ama neyse ki bunu tercih etmedi. Bizimle kaldı. Şimdilerde de benim ona önerdiğim Stamford Cuemakers’tan istekasını edinmiş durumda. Sapında küçük bir futbol topu logosu olan, JV yazılı bir isteka. Leicester’ın nimetlerinden yararlanmaya devam ediyor. Londra’da bu kaliteye erişemezdi.

Tekrar masaya dönelim… Eski röportajlarınızdan birinde, “Maçlara yavaş başlama alışkanlığım var, bunu çözmem lazım” demiştiniz. Son yıllarda bu açıdan gelişim kaydettiğinize inanıyor musunuz? 

Geçmişte maçlara başlarken yaptığım en büyük hata, gereğinden fazla dikkatli olmaktı. Evet, gerçekten. “Kaybetmemeye oynamak” diye tarif edebiliriz o dönemi. Son iki üç yılda ise çok daha farklıyım; çünkü sürekli geriden gelen taraf olmak epey yorucu. Bunu bıraktım artık. Maçlara güçlü girmeye gayret ediyorum. Bundan beş sene önce gitmeyeceğim bir uzun potu deneyebiliyorum örneğin. Oyuna bakışım az da olsa değişti.

2013 Birleşik Krallık Şampiyonası’nda Ricky Walden’a karşı yaptığınız maksimum seri, ‘Yeni Mark Selby’ döneminin kilometre taşlarından biriydi. Aynı sezon Çin Açık’ta Mark King’e karşı son siyahta kaçan 147’den sonra, yine son siyahta takılma ihtimali nasıl hissettirmişti? Müthiş zor bir siyah kesmiştiniz…

“Aman tanrım, kesin kaçıracağım yine!” demiştim. Sakin kalmaya çalıştım ama çok zor pozisyondu. Pota inanmaya gayret ettim. Siyah top cebe düşünce aşırı rahatlamıştım. Hatta şöyle de bir ekstra durum oluştu: 147’yi Mart ayındaki Mark King maçında yapsam Çin’den maksimum 23 bin Sterlin alacaktım, yıl sonundaki Birleşik Krallık Şampiyonası’na kalınca para ödülü 59 bin Sterlin’i buldu. Daha prestijli turnuva, daha yüksek para ödülü. Meğerse farkında olmadan kendime iyilik yapmışım.

Son bölümde biraz SKY Britanya yapımı Mark Selby: Life of a World Champion belgeselinden bahsedelim istiyoruz. Bu kadar zor bir çocukluk geçirmenize rağmen kötü alışkanlardan nasıl uzak durdunuz? Leicester doğumlu eski oyunculardan, akıl hocanız Willie Thorne bile, “Selby hiçbir zaman doğal bir yetenek olmadı. Profesyonel oluşu beni çok şaşırtmıştı” yorumunu yaparken, siz en üst seviyeye nasıl çıktınız? 

Babam, kanserle mücadele ettiği süreçte bile benim geleceğimle alakalı konuşmak isterdi. 16 yaşında onu kaybettiğimde, son sözlerinden biri “Sevdiğin işi yapmanı ve onda da ‘en iyi’ mertebesine çıkmanı istiyorum” olmuştu. O günden beri, masaya geldiğim her anda babamı düşünerek oynadım. Her şeyi, onun için kazandım. O yüzden, Willie’nin ya da diğerlerinin tekniğimle alakalı yorumları beni hiç rahatsız etmiyor çünkü hepsi doğru. Doğuştan yetenekli değilim. Her gün çok ağır antrenmanlar yapmak, saatlerce çalışmak zorundaydım. Aynı vuruşu belki binlerce kez yaptığım oldu. Böyle bir tempoda çalışmamış olsaydım, kariyerim vasat seviyede seyrederdi.

Sonuçta… Ben Ronnie gibi değilim. Çok çalışmam gerek.

*Uğur Ozan Sulak ve Aras Yetiş’in yaptığı bu röportaj Socrates‘in Aralık 2016 sayısında yayımlanmıştır. Bütün sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.