Gündem, Yorum

Modern Klasik

Cleveland Cavaliers-Golden State Warriors eşleşmesi nasıl NBA'in en büyük rekabetlerinden birine dönüştü?
cleveland-cavaliers-golden-state-warriors

Boston Globe‘un deneyimli gazetecisi Bob Ryan, 2008 NBA Finalleri öncesi popüler spor yazarı Bill Simmons’a sinirlenmişti. Zira Los Angeles Lakers ile Boston Celtics’in 1980’lerden sonra karşılaşacağı ilk final öncesi Simmons her zamanki stiliyle sert, eğlenceli ve sıra dışı bir yazı kaleme almış, NBA tarihinin en büyük rekabetinin gerisinde bazı yıkılması gereken mitler olduğunu ifade etmişti. Ona göre 1980’lerde sadece basketbolu değil, dünyayı da ikiye bölen rekabetin 1960’lardaki ilk perdesi aslında bir rekabet sayılamazdı. Zira Bill Russell liderliğindeki Celtics, Lakers ile karşı karşıya geldiği ilk altı finalden zaferle ayrılmıştı. Böylesine tek taraflı bir eşleşme, rekabet olamazdı. Bu yüzden ona göre bu iki takıma dair yaratılan büyük bir mitti ve kırılması gerekiyordu.

Bob Ryan bu yüzden sinirlenmişti. Yarım asırdır ligde gazetecilik yapıyordu ve birçoğumuzun ikincil kaynaklardan deneyimlediği; üzerine okuduğu, belgesellerini izlediği tarihi anlar gözlerinin önünde gerçekleşmişti. İsim vermeden, genç bir yazar diyerek, Simmons’a çakıyor ve bu rekabetin ilk perdesinin de olağanüstü çekişmeli ve saygıdeğer olduğunu söylüyordu. O altı finalden üçü yedinci maça gitmişti ve üçünün toplamında Celtics sadece yedi sayılık farkla kazanmıştı. Ayrıca Lakers, Jerry West, Elgin Baylor ve kısa bir süre de Wilt Chamberlain gibi efsanelere sahip olmuştu. Bunlar, Celtics taraftarının en sevdiği rakip oyunculardı. Elgin Baylor, bir Boston deplasmanında, 1962 NBA Finalleri’nin beşinci maçında, 61 sayı 22 ribauntla oynamıştı. Jerry West ise bu altı finalin sonuncusunu yedinci maçla kaybederken 43 sayı, 13 ribaund, 12 asistle oynuyordu. Tıpkı Wilt gibi, ikisi de hayatları boyunca Bill Russell’ın karşı takımında oynama şanssızlığını yaşamış ve bu unutulmaz yenilgilere rağmen basketbolun altın sayfalarına yazılmışlardı. Ama bütün bunlar ortada konuşulacak bir rekabet olmadığı anlamına gelmiyordu.

Genç yazarla tecrübeli ustası arasındaki bu sürtüşme çok uzamadı ve takip ettiğimiz kadarıyla ikilinin dostluğunun başlangıcı oldu. Zaten 1960’ları geride bıraktığımızda ikilinin fikir ayrılığına düştüğü bir konu yoktu. İkisi de 1980’lerdeki Celtics-Lakers rekabetinin tarihin en iyisi olduğunu düşünüyordu. Magic Johnson ile Larry Bird’ün üniversitede başlayan mücadelesi, muhteşem bir tesadüfün sonucu NBA’in en çok kapışan iki takımında devam etmiş; bu rekabet parke sınırlarında kalmamış, ABD’de siyahla beyazın, ‘showtime’ basketbolu ile geleneksel oyun anlayışının, şatafatla sadeliğin simgeleri hâline gelmişti. İnternet çağının bir başka meşhur yazarı Chuck Klosterman’a göre seksenlere damga vuran bu rekabet, o yıllarda toplumun yaptığı her seçime yansıyordu. Okunan gazeteden, izlenen filme; dinlenen radyo programından, açılan televizyon kanalına kadar. Kaan Kural ise daha sonra Hastasıyım Bu Oyunun kitabında yer verdiği bir yazısında, lise öğrencisi olarak 1980’lerin sonuna doğru iki takımın rekabetini izlerken nasıl basketbola aşık olduğunu anlatacaktı. Ona göre de Celtics ile Lakers zıt kutupları yansıtıyordu ve o, seçimini yeşillerden yana kullanacaktı.

Bu zıtlıklar, bir yandan da NBA’in dönüm noktasının temsil ediyordu. Daha sonra çok tekrarlanan bir analizle, Amerikan basketbolu kabuk değiştiriyordu. Lig, Magic ile Bird’ün sırtında televizyon çağına ayak uydurmuş; beyzbol, futbol ve hatta buz hokeyi gibi rakipleriyle arasındaki farkı kapatmıştı. Bir dönem uyuşturucuyla, alkolle, potansiyelini bulamayan yıldızlarla ve banttan yayınlanan finalleriyle hatırlanan NBA, artık büyük bir pazarlama malzemesiydi. Ligin başında bulunan David Stern de ne kadar şanslı olduğununun farkındaydı, “Ligin en iyi iki oyuncusu, en köklü takımlarının forması altında karşı karşıya geliyor” ifadelerini kullanıyor, bundan daha iyi bir senaryo bulamayacağını düşünerek ellerini ovuşturuyordu. O yıllarda henüz Michael Jordan liderliğindeki 1990’larda yaşanacaklardan habersizdi.

Herkes böyle bir rekabet ile bir daha karşılaşılmayacağını düşünüyordu. 2008 ve 2010’da bu kez çok farklı öykülerin ve kimliklerin sahibi olan Lakers ile Celtics yeniden karşı karşıya gelmişti. Mikrofon uzatılan herkes tarihten söz ediyor, rekabetin geçmişinden bahsetmeden konuya girmiyordu. O yıllarda Celtics’te Doc Rivers’ın yardımcısı olarak çalışan Tyronn Lue da kesinlikle buna saygıda kusur etmiyordu. O seriden çok şey öğrenen ve belki de oradan kazandığı deneyimi bugünlerde Cleveland Cavaliers’ın koçu olarak sahaya yansıtan Lue, 2010’da kapanan defteri 48 saat önce yeniden açtı. Takımı, tıpkı 2015’te olduğu gibi bu yıl da Noel’de Golden State Warriors ile karşılaşacaktı ve herkes normal sezonun en büyük eşleşmesi öncesi heyecanlıydı. Lue da, elbette biraz abartarak, bu rekabetin yeni Celtics-Lakers olabileceğini ifade etti. O an, birçokları bunun anın heyecanıyla ifade edilmiş bir benzetme olduğunu söyleyebilirdi. Ancak 48 saat ve 48 dakika sonra ise yapabileceğimiz tek şey, Lue’ya katılmak.

Golden State Warriors v Cleveland Cavaliers

Kahvaltı vakti. Noel maçlarının ardından çayımı içiyor, aklımda geceyi döndürüyor ve anne babamla konuşuyorum. Bir ara söz dün geceye de geliyor. Babam, maç boyu heyecanımı görüp “Bahis mi oynadın, hayırdır?” tepkisi vermiş, o anki adrenalinden kaynaklanan hareketleri pür bir basketbol tutkusuyla yaptığıma inanamamış, karşılaşma boyunca yatırdığım paranın miktarını tahmin etmeye çalışmıştı. Arada da Kevin Durant’in 2010’da İstanbul’da oynadığı finali hatırlamış, “Bunu nasıl yeneceksin ki?” demişti. Maç boyunca LeBron James sempatisini bildiği oğluna destek olmaya çalışan ve bazen yanlışlıkla formaları karıştırıp Warriors basketlerine sevinen annem ise mutluydu. Maçın sonuna kadar beklemiş, dördüncü çeyrekte o da heyecanlanmıştı.

NBA’in Noel geleneğinin en büyük özelliklerinden biri de çoğu zaman merakla beklenen maçların sıkıcı geçmesidir. Neyse ki bu sefer öyle olmadı. Dün gece Cleveland Cavaliers, muhteşem bir mücadele sonunda Golden State Warriors’ı 109-108 mağlup etti. LeBron James, 8’de 4 üçlükle 31 sayı, 13 ribaunt yaptı, yine maçı getiren basketi atan Kyrie Irving 25 sayı, 10 ribaunt, 6 asistle oynadı. 3-1 önde olduğu 2016 NBA Finalleri’ni yenik kapatan, yedinci maçın son 4 dakika 39 saniyesinde sayı bulamayan Warriors, bu kez de son periyotta 14 sayı öne geçtiği mücadeleden üzgün ayrıldı. Açık ara gecenin en iyi basketbolunu oynayan ve belki sonda hakemler Richard Jefferson’ın yaptığı faulü çalsa maçın yıldızı olacak olan Kevin Durant 36 sayı, 15 ribauntluk performans sergiledi. Onun yanında Klay Thompson, beş üçlük buldu. Cavs karşısında iki yıldır bir türlü istediği oyunu oynayamayan Stephen Curry ise maçın en kritik üçlüklerinden birini sokmasına ve arkasından aşırı cool bir şekilde saatine bakar gibi yapmasına rağmen 11’de 4 isabetle 15 sayı atabildi.

2015 ile 2016’da arka arkaya iki sene finallerde karşılaşan Cavs ile Warriors’ın artık klasikleri hâline gelen bazı anlar da bu maçtan eksik olmadı. Draymond Green açılıştan itibaren hakemlerle tartıştı, Cavs tribünleri sürekli onun üzerine oynadı, LeBron birkaç blok yaptı, Warriors birkaç büyüleyici seri yakaladı, fazla büyümeyen birkaç ufak kavga çıktı, birileri sakinleştirdi, birileri sakinleşti, en kritik yerde maçın kaderi Kyrie’ye emanet edildi ve taraflar sahayı el sıkışmadan terk etti. Maç bittiğinde Twitter yanıyordu. Bill Simmons bunun 2013’te Chicago Bulls’un Miami Heat’in 27 maçlık galibiyet serisini bitirdiği maçtan beri oynanan en iyi normal sezon mücadelesi olduğunu söylüyordu. Ünlü bahisçi Haralabos Voulgaris ise “Gelmiş geçmiş en iyi normal sezon maçı” demişti. Spor izleme deneyimini tamamen böyle anlar ve abartılar üzerine kuran ben ise bunun herhangi bir spordaki en iyi rekabet olduğunu düşünüyor, bunu Twitter’a yazmamla birlikte gelen “El Clasico” hatırlatmasına katılıyordum. En formda rekabet mi demeliydim? Galiba.

Michigan State University Magic Johnson and Indiana State University Larry Bird, 1979 NCAA National Championship

Biraz geriye, başladığımız yere dönelim. Bob Ryan, 1990’ların başında Sports Illustrated için Magic Johnson-Larry Bird üzerine bir yazı kaleme almıştı. Metin, Celtics-Lakers rekabeti kendi ‘Fetret Devri’ne’ girerken yazılmıştı. Çağ değişiyordu ama yaşananlar unutulmuyordu. Seksenlerin başrolündeki ikili, bütün o mücadele içerisinde birbirlerine nasıl değer verdiklerini ona anlatıyorlardı. Ve hem onların hem çevrelerindeki isimlerin söyledikleri, NBA’de rekabet kelimesinin altının nasıl doldurulabileceğinin bir kanıtıydı.

Röportajların bir yerinde Magic Johnson, ilginç bir kıyas yapıyordu. Ona göre Michael Jordan ile aralarında büyük bir fark vardı. Magic de Bird de her gün, her sene, hemen her final kendisi kadar iyi bir rakiple mücadeleye girişiyor ve karşısındaki ismi hep kendisi için bir referans noktası alıyordu. Jordan’ın ise böyle bir şansı yoktu zira rakipleri hep değişiyordu. Detroit Pistons ile ilk savaşına girmişti; çağdaşı Charles Barkley, Clyde Drexler, Dominique Wilkins gibi yıldızlarla bazen kafa kafaya geliyordu ama Utah Jazz ile üst üste karşılaştığı iki finale kadar dişine göre bir eşleşme bulamamıştı. Ve o finaller de kariyerinin en büyük sayfalarını oluşturmuştu.

Birbirlerine sahip olmanın değerini bilen Magic, 1980’lerde üç kez finalde eşleşen, toplamda 45 maç yapan iki takım arasındaki rekabeti şöyle anlatıyordu: “Aramızdaki ilişkinin doğası gereği, iki takım da asla rahat bir nefes alamazdı. Asla maçın bittiğini hissetmezdiniz. Kazandığımızda bile hareket etmeye çekinirdik. Aklımızda, ‘Gerçekten kazandık mı?’ sorusu olurdu. Bizim gibi karakterler ve her an çılgına dönebilecek iki şehir, hatta tüm dünyanın varlığıyla, asla bizimki gibi bir rekabet daha gelmeyecek.” Onların dışında Kareem Abdul Jabbar, Kevin McHale, James Worthy, Robert Parish gibi yıldızlar da bu kapışmanın parçasıydı ve her biri, saha içi ve dışında bambaşka öykülerin, kavgaların, zaferlerin konusu oluyordu.

Rekabetin boyutunun sadece finallerde ölçülmediğini söyleyen Lakers koçu Riley, aynı yazıda normal sezonda da sadece Celtics’in maçlarını takip ettiklerini ifade ediyordu. Larry Bird ise normal sezon boyunca her sabah ilk yaptığı işin Magic’in istatistik kağıdını kontrol etmek olduğunu itiraf ediyor, “Önemsediğim başka bir şey yoktu” diyordu. Elbette Magic de aynısını yaptığını ifade etmişti.

LeBron James Şampiyonluk Cleveland

LeBron James de bu duyguyu yakından biliyor. 2015’te NBA Finalleri’ni Golden State Warriors’a 4-2 kaybettiğinde, NBA tarihindeki yeri bir anlamda oturmuştu. Herkes onun yeni bir Jerry West olduğunu söylüyor, finali kaybetmesine rağmen tıpkı West gibi “En Değerli Oyuncu” seçilebileceğini düşünüyor ama sınırsız yeteneklerine rağmen her zaman bir kazanandan çok kaybeden olarak hatırlanacağını düşünüyordu. Ligin yeni prensi Stephen Curry ve arkadaşları oynadıkları oyun ve genç yaşlarıyla şampiyonluklara birkaç sene ambargo koyacak gibiydi. Curry, istatistikleri paramparça ettiği ve oy birliğiyle “En Değerli Oyuncu” seçildiği tarihi sezonunu Oklahoma City Thunder karşısında orta sahanın biraz önünden attığı basketle taçlandırdığında Twitter’da onu tebrik edenler arasına LeBron da girmiş, polisiye film dublajıyla çevirirsek, “Artık bir noktada durmalısın, adamım” demiş, basketbol tarihinde onun gibisini görmediğini eklemişti.

Orada büyük resmi donduran herhangi biri aylar sonra yaşanacaklardan habersizdi. Aynı resim, Haziran ayının ortasında da dondurulabilirdi. Cleveland Cavaliers, 2016 NBA Finalleri’nde 3-1 geriye düşmüş, mezar taşları çoktan hazırlanmıştı. LeBron’a geçmişten gelen antipatilerini kusanlar, dalga geçmeye başlamıştı bile. Ancak daha sonra belki de hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu. Bir anda her şey değişti ve Cavs kalan üç maçı da aldı. İlkinde Draymond Green’in cezası nedeniyle oynamaması işlerine yaramış, Kyrie ile LeBron’un 40’ar sayı barajını beraber geçmeleri anahtarları olmuştu, ikincisinde ise ev sahibi olmanın havasıyla coştular, yedinci maçta ise yakın giden giden mücadeleyi bir blok, bir şut ve bir savunma ile hanelerine yazdırmışlardı. Cleveland şehri makus talihini yenip yarım asır sonra şampiyonluğa yürürken LeBron ve arkadaşları başka bir şeyi de başarmışlardı. Belki de ilk kez bu eşleşmenin sempatik tarafı olmuşlardı. Bu ‘Kral’ın kariyer çizgisi içerisinde açıklanabilecek bir dönüşümdü ve başka bir yazının konusuydu.

Golden State Warriors’ın ikinci şampiyonluğunun eşiğindeyken yaşadığı imaj kaybı da bir hayli ilginçti. Draymond Green’in sahada rakiplerine yaptıkları bunun birinci nedeniydi. Takım sahibi, Silikon Vadisi zengini Joe Lacob’un sezon ortasında New York Times’a verdiği ve “Öteki takımlardan ışık yılı uzaktayız” açıklaması da lig genelinde bir rahatsızlık yaratmıştı. Final serisinde Steph’in eşi Ayesha Curry’nin “Hakemler bu serinin kaderini belirledi. Her şey önceden ayarlanmış” minvalindeki açıklamaları, Klay Thompson’ın Draymond ile takışan LeBron ile “Hisleri incinmiş olmalı” diye dalga geçmesi, 1980’lerdeki Lakers’ın önemli oyuncularından olan, Klay’in babası Mychal Thompson’ın “LeBron, seksenlerde oynasa ligde barınamazdı” demeci üst üste gelmişti ve bütün bunlar dışarıdan bakanların da fikirlerini etkilemişti. Geçenlerde ESPN’e adını vermeden açıklama yapan bir başka Cavs oyuncusu ise Draymond’ın cezası öncesi LeBron’un itirazlarını diline dolayan ve Twitter’da biberon emojileri kullanarak onunla dalga geçen Marreese Speights’in en çok sinirlerini bozan hareketi yaptığını ifade etmişti. Ona göre de seri o biberonda değişmişti.

Bu sezon başında bu kez Cavs, ateşi biraz daha yakmaya karar verdi. Cadılar Bayramı partisinde takım arkadaşlarıyla eğlendikleri mekanın kapısında “3-1 Lead” yazdıran LeBron James, Warriors cephesini kızdırmıştı. LeBron’un desteklediği Cleveland Indians, Chicago Cubs karşısında beyzbol final serisini 3-1’den verdiğinde ise Draymond’ın taşı gecikmeyecekti: “Adamım, 3-1 öne geçmek gerçekten berbat bir şey.” Bu yılki Noel maçı öncesi Golden State Warriors soyunma odasının kapısına LeBron’un Andre Igoudala’yı blokladığı ikonik anın karesi yerleştirilmişti. Bir eklemeyle. LeBron’un sol eline yüzük eklenmiş, rakip takımın sinirlerini germek için hiçbir detaydan kaçınılmamıştı. Bu soyunma odası, geçen sene Ocak’ta oynanan mücadele öncesi Stephen Curry’nin “Umarım hâlâ orası şampiyonluktan kalan şampanya kokularıyla doludur” diye yorumladığı yerdi. Medyaya yansıyanlara göre Cavs oyuncuları o açıklamadan sonra küplere binmişti. Her şeyin ortasında ise anlatı değişmiş, sempati-antipati dengesi kaymıştı. Warriors’ın yıldızları Kevin Durant’in katılımıyla iyiden iyiye eleştirilere konu olmuş ve kendilerine yakıştırılan yeni unvanı benimsemişti. Bu yıl takım için yaptıkları bir partide yere büyük harflerle “Villains” yazmışlardı.

2016-2017 sezonu başlarken herkes olası bir üçleme ihtimali üzerinde duruyordu. Zira Cleveland Cavaliers’ın Doğu, Golden State Warriors’ın Batı Konferansı’ndaki hakimiyeti kısa sürede yıkılacak gibi değil. San Antonio Spurs, Los Angeles Clippers, Toronto Raptors gibi takımlar iki yıldır oraya kafaya uzatmaya çalışıyor ama istediklerini yapamıyorlar. Bu sene de gidişat, büyük bir sakatlık ya da sürpriz olmazsa, trilojinin tamamlanacağını gösteriyor. NBA tarihi daha önce iki sene üst üste finalde çarpışan takımlar görmüştü ama üç yıl arka arkaya bunu başaran olmamıştı. Şimdi, Cavs ile Warriors tarihin eşiğinde bekliyorlar. Noel, geçen seneden kalan hesapları yeniden görecek kadar büyük anlam ifade eden bir maç değildi ama yine de önemliydi. Bir sonraki normal sezon kapışmaları da mühim olacak. İki takım da, tıpkı bir zamanlar Magic’in Celtics-Lakers için dediği gibi, hiçbir şeyin belli olmadığı mücadelelere girişiyorlar. Bir yandan her şey çok tanıdık, bir yandan da çok tekinsiz. Curry’nin o üçlüğü deneyeceğini, LeBron’un o hızlı hücumu takip edeceğini, Klay’in üçüncü çeyrekte ortaya çıkacağını, Draymond’ın 48 dakika boyunca itiraz yapacağını, Kyrie’nin son topu kullanacağını, Durant’in bu eşleşmeye katabileceklerini biliyorsunuz ama bunların sonuçta yaratacağı ufak kırılmalardan emin olamıyorsunuz. Ne olursa olsun, maç hiç bitmiyor. Dün de bitmedi. Sadece kısa bir ara verdi. Bir sonraki perdeye kadar.